Hizbullah’ın Tasfiyesi Türkiye ve Suriye’nin Jeopolitik Çıkarlarıyla Çelişiyor mu?
03.07.2026 - 11:11 | Son Güncellenme: 03.07.2026 - 11:27
Lübnanlı büyükelçinin İsrail büyükelçisinin kollarına atılması, İsrail’in Lübnan’da kurmak istediği yeni denklemin açık bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Bu denklem; Lübnan’ı İsrail nüfuzuna açmayı, Lübnan devlet kurumları ile güvenlik mekanizmalarını ise Siyonist gündemin Lübnan ve Biladüşşam’daki hedefleri doğrultusunda araçsallaştırmayı amaçlıyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, Lübnan devletinin İsrail’e karşı savaşarak onu işgal altındaki Filistin sınırlarına geri iteceği anlamına gelmiyor. Aksine bu süreç, İsrail işgalini meşrulaştıran ve İsrail güçlerinin konuşlandığı bölgelerde kalıcılaşmasına zemin hazırlayan bir tablo doğuruyor. Üstelik İsrail’e, Hizbullah’ın silahsızlandırılması bahanesiyle Lübnan’ın iç işlerine müdahale etme alanı açıyor. "Çerçeve anlaşma" olarak adlandırılan düzenleme de genel hatlarıyla direnişi silahsızlandırmayı ve İsrail’in önünü açmayı hedefliyor.
7 Ekim savaşından bu yana İsrail, Lübnan ve Suriye’de yaklaşık 800 ila 1000 kilometrekarelik bir alanda askerî kontrol sağladı. Bu alanın büyük bölümü Güney Lübnan’da yer alırken, daha küçük fakat stratejik açıdan kritik bir kısmı ise Golan Tepeleri yakınındaki Güney Suriye’de bulunuyor. Söz konusu bölgenin yaklaşık yarısı Lübnan içinde, kalan kısmı ise Suriye ve Gazze arasında dağılıyor. Bu büyüklük, İsrail’in 1949 sınırları içindeki yüzölçümünün yaklaşık yüzde 5’ine denk düşüyor.
Bu genişlemeye, İsrail’in İran ve müttefiklerine yönelik askerî operasyonlarını artırdığı süreçte bölge ülkelerinin hava sahasını pervasızca ihlal etmesi de eklendi. İsrail; Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’ı hedef alırken bölge ülkelerinin egemenlik alanlarını da aşındırdı. Bu agresif tutum, Siyonist rejimin bölgesel gündeminin bir parçası olan "Orta Doğu’yu Balkanlaştırma" hedefiyle tamamen örtüşüyor. İsrail bu strateji doğrultusunda azınlıkları destekleyerek çevresinde zayıf ve küçük siyasi yapılar inşa etmek istiyor.
Bu yaklaşım; Suriye’nin bölünmesini destekleme girişimlerinde, SDG adıyla bilinen Kürt milislerine ve Cebel-i Şeyh bölgesindeki Dürzilere verilen destekte açıkça görüldü. Bunun yanı sıra İsrail’in Somaliland’ı tanıma yönündeki hamleleri de aynı politikanın bir başka yansıması olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bugün, İsrail’in güç kullanarak dayatmaya çalıştığı yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
7 Ekim’den sonra, İsrail askerî doktrininin en temel unsuru olan "caydırıcılık" anlayışı kırıldı. Varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığı duygusuna kapılan İsrail, artık olası tüm tehditleri meşru hedef olarak görmeye başladı. Dahası, bu çerçeveyi daha da genişleterek gelecekte kendisine karşı kullanılabilecek potansiyel kapasitelere de önleyici saldırılar düzenlemeye yöneldi.
İsrail’in Hizbullah’ı İran’dan koparma ısrarı
İsrail’in Hizbullah liderliğini ve askerî yapısını hedef alan ağır saldırıları, dolaylı olarak Ankara ve Şam’ın çıkarına hizmet ediyor gibi görünebilir. Çünkü bu hamleler, Tahran’ın bölgedeki en önemli müttefikini zayıflatıyor.
Özellikle Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi bu açıdan kritik bir dönüm noktasıydı. Nasrallah, İran ekseninin bölgedeki lider kadrosunda Kasım Süleymani’den sonraki en etkili figür olarak kabul ediliyordu. Buna ek olarak Hizbullah’ın çağrı cihazı operasyonuyla hedef alınması, örgütün yaklaşık 8 mensubunun ölümüne, 3 bin kişinin ise yaralanmasına yol açtı.
Bu darbeler, İsrail açısından Hizbullah’ı tasfiye etmek adına tarihî bir fırsat penceresi araladı. Bu nedenle İsrail, İran’la yürüttüğü savaşta Lübnan cephesini İran’dan ayrı tutmaya özel bir önem verdi. Çünkü güvenlik bürokrasisi, Hizbullah’ın örgütsel kapasitesini yeniden toparlayamayacağını ve uzun süre direnemeyeceğini öngörüyordu. Ancak İsrail, Güney Lübnan’da güçlerinin karşılaştığı sert direniş karşısında bu tahminlerin fazla iyimser olduğunu anladı. Hizbullah, ağır hasar alan örgütsel yapısının bir kısmını hızla toparlayarak hem işgal altındaki Kuzey Filistin’in derinliklerinde hem de İsrail’in Güney Lübnan’da ilerlediği bölgelerde operasyonlar düzenlemeyi sürdürdü.
Hiç şüphe yok ki Hizbullah bugün varoluşsal bir tehditle karşı karşıya. İsrail’in Hizbullah’ı İran’dan koparmakta bu kadar ısrarcı olmasının temel nedeni de bu. İsrail; örgütü sınır hattından uzaklaştırmak, silahsızlandırmak ve özellikle stratejik silahlarını devre dışı bırakmak için operasyonlarına devam etmek istiyor. Bu hedef, İsrail’in güneydeki savaşı sürdürmesinin başlıca gerekçelerinden biri olarak öne çıkıyor.
İsrail açısından Hizbullah’ın tasfiyesi, bir daha ele geçmeyecek tarihî bir fırsat olarak görülse de bu hedef sahada çok daha karmaşık ve belirsiz bir tabloyla karşılaşacaktır. Çünkü bu denklemin önünde Suriye, arkasında ise Türkiye yer alıyor.
Türkiye-Suriye denkleminde Hizbullah ve İsrail
Türkiye açısından bakıldığında Hizbullah, Ankara’nın Suriye, Irak ve Lübnan’daki nüfuz mücadelesinde karşı karşıya geldiği İran ekseninin en önemli kollarından biridir. Bu nedenle Hizbullah’ın kapasitesinin zayıflaması, doğrudan İran nüfuzunun gerilemesi anlamına gelir. Bu durum Türkiye’ye bölgesel varlığını genişletme ve İran karşısında daha güçlü bir jeopolitik konum elde etme imkânı sağlayabilir.
Ancak bölge yalnızca Türkiye ve İran’dan ibaret değil. İsrail de istikrarsız bir aktör olarak sahada oluşan her boşluğu sert güç kullanarak doldurmaya çalışıyor. Bu nedenle Hizbullah’ın zayıflamasını yalnızca Türkiye-İran rekabeti üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olur; tabloyu Türkiye-İsrail veya Suriye-İsrail rekabeti ekseninden değerlendirmek çok daha isabetlidir.
Suriye cephesine gelince; devrimin zaferi ve Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası güçlerinin aralık ayında Şam’a girmesi, bölgede yepyeni yerel ve uluslararası dinamikler doğurdu. Oysa Beşşar Esed yönetiminin son döneminde, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesi ve Esed’in Suudi Arabistan’da ağırlanmasıyla birlikte rejim bölgesel düzeyde yeniden meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Bu süreçte Hizbullah’a giden ikmal hatlarının kesilmesi de masadaydı. Ancak rejimin yapısal zayıflığı ve kırılganlığı, bu ölçekteki saldırılarla baş edebilme kapasitesinin çok ötesindeydi.
Suriye devriminin zaferinde yerel, bölgesel ve uluslararası faktörler aynı anda kesişti. Bu kesişim, devrim yılları boyunca daha önce benzeri görülmemiş bir konjonktür ortaya çıkardı. Belki de bu şartlar 7 Ekim’den sonra oluşmasaydı, bu sonuç da mümkün olmayacaktı. Aksa Tufanı, İsrail ve ABD açısından sahada acil bir zorunluluk doğurdu: İran’ın Güney Lübnan’ın derinliklerine uzanan lojistik ikmal hatlarının kesilmesi. Bu nedenle Washington ve Tel Aviv, Suriye’deki bu değişimi kabul etti, ona karşı direnmedi; aksine genel mutabakatlar çerçevesinde yeni duruma uyum sağlayıp onu sabitlemeye çalıştı.
Öte yandan Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye’deki rejim değişikliğini memnuniyetle karşıladı; çünkü bu dönüşümün, İran’ın bölgesel nüfuzunu kırma noktasında muazzam bir etkisi vardı. Rusya ise hem Ukrayna cephesiyle meşgul olduğu hem de Akdeniz’e bakan askerî üslerinin kapatılmayacağına dair güvenceler aldığı için zaten çökmekte olan Suriye rejimine etkili bir destek veremedi. Dahası, İran ve müttefiklerine Şam savaşlarında güçlü bir arka çıkması da mümkün değildi.
Bu stratejik kesişmeler, İran’ı oldukça zor bir gerçeklikle baş başa bıraktı. Suriye rejimi güçlerinin büyük çöküşünün ardından oluşan yeni düzene karşı savaşmak ve direnmek artık neredeyse imkansız hâle gelmişti; zira İran’ın sahadaki kayıpları daha da büyüyebilirdi. Üstelik aynı dönemde doğrudan İsrail’le de karşı karşıyaydı. Bu yüzden İran açısından en rasyonel seçenek, Suriye’de yenilgiyi kabul etmek ve bir adım geri çekilerek önceliklerini yeniden düzenlemek oldu. Çünkü Trump ve Netanyahu’nun ilan ettiği büyük hedefler arasında İran rejiminin değiştirilmesi de yer alıyordu.
Şüphesiz Hizbullah hem Türkiye hem de Suriye açısından bir rahatsızlık kaynağıdır; her iki ülke için de farklı düzeylerde siyasi ve güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Buna rağmen örgütün tamamen ortadan kaldırılması, mevcut bölgesel dengeler içinde iki ülkenin de stratejik çıkarlarıyla uyuşmamaktadır. Güvenlik merkezli ve pragmatik bir bakışla değerlendirildiğinde Hizbullah, İsrail’e karşı denge denkleminde yer alan yapısal bir aktördür. Hatta başka hiçbir gücün üstlenemeyeceği bir caydırıcılık duvarı ve denge aracıdır.
Bu denklemde İran’ın nüfuz hesapları bulunsa da Hizbullah, İran’ın 40 yıl boyunca İsrail ve bölgedeki müttefiklerine karşı bir denge unsuru olarak inşa ettiği stratejik bir araçtır. Dolayısıyla mesele, basit bir İran nüfuzu tartışmasının çok ötesindedir. İran’ın bu zayıf noktası, aynı zamanda Suriye ve Türkiye açısından bir güç kaynağına dönüşmektedir; çünkü Hizbullah, Suriye sınır hattında âdeta bir öncü güç gibi konumlanmaktadır.
Hizbullah’ın ortadan kaldırılması, boşalan alana otomatik olarak Türkiye-Suriye nüfuzunun yerleşeceği anlamına gelmez. Aksine bu durum, İsrail’in bölgesel nüfuzunun kontrolsüzce genişlemesine yol açabilir ki normalleşme anlaşmaları da bunun en açık göstergesidir.
Lübnan iç dengesi ve direniş duvarına duyulan ihtiyaç
Hizbullah’ın varlığı, kuzey cephesinde İsrail’e karşı yapısal bir denge unsuru oluşturarak İsrail’in Lübnan, Suriye ve hatta Doğu Akdeniz’deki hareket serbestisini sınırlar. Bu durum, Türkiye’ye Lübnan sahasında daha geniş bir manevra alanı açarken, Ankara’nın Lübnan içindeki farklı kamplarla iletişim kurabilen bölgesel bir aktör olarak konumunu güçlendirir.
Bu denklemde özellikle Lübnan’daki Sünni toplumun pozisyonu dikkat çekiyor. Lübnan’daki diğer toplumsal bileşenlerin dış aktörlerle güçlü bağları bulunurken, Sünni toplum benzer bir bölgesel derinlikten yoksun durumda. Ayrıca Lübnan Sünnilerinin, son on yıllarda maruz kaldıkları aşındırma politikalarının ardından saflarını yeniden sıkılaştırmak için zamana ihtiyacı var. Bu nedenle Sünni toplumun, Suriye içinde kendisini destekleyen güçlü bir derinlik oluşmadan İsrail’le doğrudan bir cepheyi yönetebilecek kapasitesi bulunmuyor.
Sünnilerin yeniden organize edilmesi ve İsrail’i caydıracak bir güce kavuşturulması kolay bir görev olmayacağı gibi, bu süreç İsrail’in yakın takibi altında ilerleyecektir. Buna ek olarak, Güney Lübnan’dan başkente ve kuzeye doğru yaklaşık bir milyon kişinin göç etmesi, Sünni-Şii eksenli tehlikeli bir mezhepsel kutuplaşmayı tetikleyebilir. Bu da İsrail’in "Orta Doğu’yu Balkanlaştırma" yönündeki geleneksel stratejisine hizmet eder; zira Sünni toplumun kendisini savunma mekanizmaları da yetersizdir.
Lübnan’daki istikrar denklemi, geçmişte sömürgeci güçlerin dayattığı mezhepçi devlet modeli nedeniyle doğası gereği kırılgandır. Bu model; siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerin sürmesindeki en temel yapısal nedendir. Lübnan geçmişte yıkıcı bir mezhep savaşı yaşamış, İsrail de bu iç savaşın kışkırtılmasında ve taraflardan birinin desteklenmesinde büyük rol oynamıştır. İsrail ve arkasındaki ABD, bu kaosun mümkün olduğunca uzamasını istemiştir; çünkü savaşın sürmesi, Lübnan devletini ve toplumunu zayıflatmak, marjinalleştirmek ve İsrail’in Lübnan sahnesine kendi çıkarları doğrultusunda müdahale etmesini sağlamak açısından stratejik fayda sağlamıştır. Ancak Hizbullah, bu süreçte hem büyük bir engel hem de İsrail açısından hesapta olmayan bir direnç unsuru olmuştur.
Hizbullah’ın yok edilmesi, Lübnan’da istikrar getirmekten ziyade devasa bir güç boşluğu doğuracaktır. Bu boşluk üzerinde dış güçler rekabet edecek, üstünlüğü ise İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi hedefleyen aktörler elde edecektir.
Hizbullah’ın tasfiyesi senaryosunu Lübnan sisteminin kırılganlığından bağımsız ele almak imkânsızdır. Örgüt yalnızca askerî bir yapı değil; Lübnan devletinin ve toplumunun dokusuna işlemiş siyasi ve toplumsal bir aktördür. Dolayısıyla Hizbullah’ın güç kullanılarak ortadan kaldırılması, yeni bir istikrarsızlık dalgasına kapı aralayacaktır. Bu durum; etkileri Suriye ve Türkiye’ye mülteci akınları, ekonomik sarsıntılar ve güvenlik riskleri olarak yansıyacak yeni bir iç çatışmayı tetikleyebilir.
Böyle bir senaryo, bir yanda İran ekseni, diğer yanda ABD, İsrail ve bazı Arap ülkelerinin desteklediği ittifak arasındaki kutuplaşmayı daha da derinleştirir. Bu da Ankara’nın esnek, dengeli ve çok yönlü ilişkiler ağını koruma stratejisiyle açıkça çelişir.
Hizbullah, doğrudan ya da dolaylı destekle işgal altındaki Kuzey Filistin’de İsrail’in kapasitesini yıpratan stratejik bir duvara dönüşebilir. Bu durum, İsrail’in yayılmacı emellerini frenleyerek Suriye’nin iç derinliğinde Türkiye-Suriye caydırıcılık kapasitesinin inşa edilmesi için kritik bir zaman kazandırır. Böylece İsrail, Suriye sınırları içinde saldırı düzenleme ya da Suriye hava sahasını ihlal etme konusunda daha fazla tereddüt yaşamak zorunda kalır.
Suriye ise savaş sonrası dönemin önceliklerine zarar verebilecek yeni bir çatışma sarmalından uzak durmaya çalışıyor. Şam’ın öncelikleri; devlet kurumlarının yeniden ayağa kaldırılması ve iç istikrarın tahkim edilmesidir. Özellikle Dürzi faktörü ve bu kesimlerin İsrail’le olan ilişkisi hâlâ hassasiyetini korurken, Şam açısından doğrudan bir savaşa girmek büyük riskler barındırmaktadır.
Bu nedenle, Esed döneminde Hizbullah’ın doğrudan katıldığı katliamlara rağmen, Şam’ın önceliği Hizbullah’ı ortadan kaldırmaya dönük doğrudan bir cephede yer almak olmayabilir. Çünkü Lübnan’da patlak verecek yeni bir savaş, Suriye’nin güvenliği ve ekonomisi üzerinde doğrudan yıkıcı etkiler doğuracaktır. Böyle bir çatışma, Güney Lübnan’dan yaklaşık bir milyon kişinin kalıcı şekilde göç etmesine yol açarak Kuzey Lübnan’da ve Suriye’nin güney sınırlarında yeni güvenlik krizleri yaratabilir.
Ayrıca Şam, Hizbullah’ın silahsızlandırılması meselesini Lübnan’ın bir iç meselesi olarak görmekte ve Suriye ordusunun ya da herhangi bir dış gücün bu süreci dayatmasına karşı çıkmaktadır. Bu doğrultuda Suriye’nin yaklaşımı, kapsamlı bir çatışma ya da tasfiye seçeneğinden ziyade, riskleri kontrol altına alma ve süreci yönetme anlayışına dayanıyor.
Netice itibarıyla; Hizbullah’ın denklemden tamamen çıkması, bölgesel güç dengesini radikal bir şekilde İsrail lehine bozacaktır. Aynı zamanda Ankara’nın rakip eksenler arasında arabulucu ya da dengeleyici bir güç olarak rol oynama kapasitesini de ciddi ölçüde daraltacaktır. Bu nedenle Hizbullah’ın tamamen tasfiye edilmesi yerine, yerel ve orta ölçekli bir güç olarak varlığını sürdürmesi daha rasyonel bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çünkü örgütün ortadan kaldırılması, tamamen İsrail merkezli ve İsrail eksenli yeni bir bölgesel düzenin önünü açacaktır ki bu senaryo, Türkiye ve Suriye’nin uzun vadeli jeopolitik hesaplarına kesinlikle hizmet etmemektedir.
Bu anlamda Hizbullah’ın tasfiyesi ve silahsızlandırılması senaryosu, tamamen İsrail ve Batı’nın çıkarlarına hizmet eden; buna karşılık Türkiye ile Suriye’nin stratejik menfaatleriyle açıkça çelişen bir hamledir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.