Güney Kafkasya’da Jeopolitik Rekabet ve Kalıcı Barış Arayışı

Araştırmacı Dr. Mammad Ismayilov, İkinci Karabağ Savaşı sonrası Güney Kafkasya'da değişen jeopolitik dengeleri, Rusya'nın zayıflayan rolünü, Türkiye'nin yeni garantörlük hamlelerini ve barış sürecini tehdit eden bölgesel riskleri Fokus+ için kaleme aldı.
odak-guney-kafkasya-da-jeopolitik-rekabet-ve-kalici-baris-arayisi-mammad-ismayilov.jpg

13.07.2026 - 12:35  |  Son Güncellenme:  14.08.2026 - 14:20

İkinci Karabağ Savaşı sonrası Güney Kafkasya’daki mevcut durum, ustalıkla oynanan ama süresi hızla tükenen bir jeopolitik satranç müsabakasına benzemektedir. Masada taşların yerleri değişmiş, geleneksel olarak “büyük usta” rolünü üstlenen Moskova oyunda inisiyatifi kaybetmiştir. Ancak bu satranç tahtasında hamle yapmak için oyuncuların sonsuz zamanı yoktur; zira Ermenistan’daki iç siyasi fay hatlarının gerilimi ve Orta Doğu denkleminden yükselen yeni bölgesel dalgalar, saatteki kumun hızla akmasına neden olmaktadır. 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve Bakü’nün 2023 askerî harekâtı, otuz yıllık “donmuş çatışma” statüsünü kalıcı olarak bitirmiş olsa da kalıcı ve hukuki bir barışın zamanında imzalanmaması satranç tahtasının devrilmesine ve eski statükonun daha agresif bir şekilde geri dönmesine yol açabilir. 

Rusya’nın geri çekilişi ve Türkiye’nin yeni garantörlük rolü 

Sovyet sonrası dönem boyunca Güney Kafkasya’daki çatışma yönetimi Moskova’nın tekelindeydi. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte zayıflayan Rus diplomatik/askerî kapasitesi, Türkiye’nin bölgeye kurumsal ve stratejik bir şekilde yerleşmesinin önünü açmıştır. İkinci Karabağ Savaşı bir kırılma noktası olmuş; Türkiye sahadaki ve masadaki ağırlığıyla Rusya’nın geleneksel hegemonik rolünü büyük ölçüde dengelemeyi başarmıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Şuşa Beyannamesi’ni imzalarken

Ankara, Bakü ile imzaladığı Şuşa Beyannamesi ile bölgedeki askerî ve siyasi varlığını en üst düzeyde resmîleştirmiş ve ittifak mimarisini kurumsallaştırmıştır. Bu süreçte Türkiye, sadece Bakü’nün bir müttefiki olarak kalmamış, aynı zamanda Ermenistan ile başlattığı normalleşme adımları ve doğrudan diyalog kanallarıyla Azerbaycan-Ermenistan barış sürecine aktif bir arabulucu olarak katkı sağlamıştır. Ankara’nın bu rasyonel ve dengeli tutumu, krizleri kendi lehine dondurma eğiliminde olan Moskova’ya kıyasla çok daha yapıcı, istikrarlı ve “güvenilir bir arabulucu” profili çizdiğini uluslararası topluma göstermiştir. 

Ermenistan için zaman baskısı ve Rusya’nın dönüş riski 

Buna karşın, kalıcı barışın önündeki en büyük tehditlerden biri zaman faktörüdür. Eğer Bakü ve Erivan arasında nihai bir antlaşma hızla imzalanmazsa, Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu yeniden tesis etmesi için uygun bir kaos ortamı doğacaktır. Bu riskin kaynağı doğrudan Ermenistan iç siyasetidir. 

Ermenistan’da yapılan son seçimlerde Başbakan Nikol Paşinyan her ne kadar sandıktan birinci çıksa da parlamentoda mutlak çoğunluğu sağlamakta zorlanmış ve meşruiyet tabanı zayıflamıştır. Seçimi kaybeden Rusya yanlısı radikal ve milliyetçi gruplar ise mağlubiyete rağmen oylarını kayda değer oranda artırmayı başarmışlardır. Barış anlaşmasının gecikmesi veya halk nezdinde “taviz” olarak algılanacak her diplomatik hamle, Paşinyan karşıtı bu revizyonist blok tarafından manipüle edilecektir. Kalıcı barışın yakın zamanda kurulamaması, Ermenistan’da sokak hareketlerini, ordunun siyasete müdahalesini veya doğrudan Rusya destekli bir askerî darbe senaryosunu tetikleyebilir. Paşinyan hükûmetinin devrilmesi ise Güney Kafkasya’da Rus etkisinin radikal bir şekilde geri dönmesi ve tüm barış mimarisinin çökmesi anlamına gelecektir. 

TRIPP Koridoru ve değişen bölgesel dengeler 

Moskova’nın gerilemesini fırsat bilen ABD, 2025 yazında Washington’da tarafları bir araya getirerek “Barış ve Devletlerarası İlişkilerin Tesisi Anlaşması” taslağını hazırlatmıştır. Bu taslağın en tartışmalı unsuru, Nahçıvan’ı Azerbaycan’a bağlayacak olan ve resmî metinde “Trump Koridoru/TRIPP” olarak anılan güzergâhtır. Anlaşmaya göre hat, Ermeni egemenliğinde kalacak ancak işletme ve geliştirme hakkı 99 yıllığına ABD’ye devredilecektir. 

İran faktörü 

Barış sürecinin ve özellikle ABD güdümlü TRIPP koridorunun önündeki en agresif bölgesel aktör ise İran’dır. Tahran’ın Kafkasya politikasını, küresel jeopolitikteki son askerî ve diplomatik performansından bağımsız okumak imkânsızdır. 

Yaşanan ABD/İsrail-İran Savaşı sürecinde Tahran, konvansiyonel kapasitesiyle Batı ittifakına karşı askerî bir direnç göstererek “caydırıcı bir devlet” olduğunu kanıtlamıştır. Eğer bu sürecin sonunda Washington ile Tahran arasında kapsamlı bir stratejik barış/uzlaşı antlaşması imzalanırsa, bölgedeki jeopolitik yenilgi tamamen İsrail’e fatura edilecek ve bu durum, İsrail’in Güney Kafkasya ve Orta Doğu’daki diplomatik izolasyonunun başlangıcı olacaktır. 

TRIPP Projesi

Orta Doğu cephesinden bu denli büyük bir stratejik öz güvenle çıkan İran, kendi kuzey sınırında yani Güney Kafkasya’da ABD denetiminde bir altyapı projesine asla izin vermek istemeyecektir. Kendini kanıtlamış bir bölgesel güç olmanın getirdiği bu yeni öz güven, İran’ın Kafkasya politikasında daha proaktif ve sert adımlar atmasına yol açacaktır. Dolayısıyla İran’ın daha fazla güç devşirip süreci tamamen sabote etmesini engellemenin tek yolu, Ermenistan ve Azerbaycan arasında Tahran’ın itiraz marjını daraltacak kalıcı bir barış antlaşmasının derhâl imzalanmasıdır. Dolayısıyla ABD-İran arasında henüz istikrar sağlanmamışken Bakü ve Erivan, kalıcı barışı temin etmek için acele etmelidirler.   

Sonuç 

Güney Kafkasya’daki yeni düzen, aktörlerin kendi içsel krizleri ve bölgesel öz güvenleri arasında sıkışmıştır. Satranç tahtasında Ankara-Bakü aksı yapısal bir üstünlüğe sahiptir; ABD finansal ve normatif garantörlük önermekte, AB ise gözlem misyonu ile sınır hatlarında tampon görevi görmektedir. 

Ancak bu dışsal mühendisliğin kalıcı bir istikrara dönüşmesi, Ermenistan iç siyasetinin Paşinyan karşıtı radikal bir kırılmaya veya darbeye uğramadan barış şartlarını yasallaştırmasına ve İran’ın Orta Doğu kaynaklı öz güven patlamasının bölgeyi yeni bir vekalet savaşına sürüklemeden dizginlenmesine bağlıdır. Güney Kafkasya vakası, uluslararası hukukun başarısının, sahadaki güç asimetrisinden ziyade diplomatik zamanlamanın doğruluğu ile ölçüldüğünü gösteren dinamik bir örnektir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.