Gine Bissau’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Amilcar Cabral

Doç. Dr. Volkan İpek, Gine Bissau’da seçimler beklenirken gerçekleşen askeri darbeyi, Amilcar Cabral’ın mirasını ve ülkenin kronik askeri vesayet sorununu Fokus+ için kaleme aldı.
Volkan İpek
gine-bissau-da-bir-hayalet-dolasiyor-amilcar-cabral.jpg

26.12.2025 - 16:03  |  Son Güncellenme:  26.12.2025 - 16:11

Batı Afrika ülkelerindeki askeri yönetim modasına 26 Kasım 2025 tarihinde Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo’nun devrildiği Gine Bissau da uydu. Ne var ki, Gine Bissau’daki bu darbenin ilginç bir özelliği vardı. Darbe Gine Bissau’da gerçekleşen 23 Kasım seçimlerinin sonuçlarının açıklanmasından bir gün önce oldu.  

Bu bağlamda, seçim sonucu bekleyen bir halkın darbeyle karşılaşması Afrika’nın postkolonyal tarihinde ilktir. Önceki hiçbir darbede cumhurbaşkanı adayları ve halk seçim sonuçları beklerken ordunun müdahalesine tanık olmamışlardır. Tuğgeneral Dinis Incanha tarafından gerçekleştirilen darbe sonrasında Incanha darbe yönetiminin sözcüsü oldu, yönetim ise General Horta Inta-A na Man’a geçti.   

Gine Bissaulu Siyasetçi Amilcar Cabral

Man geçen hafta yapılan basın toplantısında seçim sonuçlarını açıklamayacaklarını çünkü oy kağıtlarının ve oy tutanaklarının darbe sırasında kaybolduğunu söyledi. Amilcar Cabral’ın bağımsızlığı için hayatını feda ettiği ülke Gine Bissau’da sivil yaşam böylece bir kez daha askerler tarafından rehin alınmış oldu. Söylemeye gerek yok tabii, birçok ülke Gine Bissau’nun sivil yönetime bir an önce geçmesi gerektiğini vurguladı. 

Yaklaşık bir asır süren Portekiz sömürge yönetimine karşı halkını örgütleyen Amilcar Cabral yalnızca bir gerilla lideri değil, aynı zamanda toplumun zihinsel ve ahlaki dönüşümünü hedefleyen bir düşünür olarak öne çıktı. Cabral, bu bağlamda, bağımsızlık sonrası dönemdeki Gine Bissau’da yeni bir erkek ve yeni bir kadın oluşturmak istedi. Cabral bu yeni Gine Bissaulu erkeğin ve kadının sömürgeciliğin yarattığı edilgenliği aşarak kendi kaderini tayin edebilecek bilinç düzeyine ulaşması gerektiğini savunuyordu. Ona göre bu dönüşüm ancak güçlü, egemen ve toplumu düzenleyici bir devlet yapısıyla mümkün olabilirdi. 

Devlet üretimi, emeği ve kurumları kontrol etmeli, böylece refah artışı yoluyla toplumsal bilinci yükseltmeliydi. Cabral bu ideali hayata geçirmek için Gine ve Yeşil Burun Adaları için Afrika Bağımsızlığı Partisi (PAIGC) çatısı altında halk meclisleri, teknik okullar ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan ekonomik yapılar kurdu. Ancak Portekizli Gizli Servis PIDE’nin de payının bulunduğu 1973’teki suikast sonucu bu projelerini bağımsızlık dönemine taşıyamadan hayatını kaybeden Cabral, bağımsızlık mücadelesi veren bir Afrika ülkesinde bağımsızlığı göremeden hayatını kaybeden tek liderdir. 

Tarihsel süreç

Cabral’ın ölümünden kısa süre sonra Gine Bissau 1973’te bağımsızlığını ilan etti ve 1974’te Portekiz’de Estado Novo rejiminin yıkılmasıyla uluslararası tanınma kazandı. Yönetim Cabral’ın üvey kardeşi Luis Cabral’a geçti; ancak onun ordunun siyasetten uzak durması gerektiği yönündeki tutumu hem ordu içinde hem de bağımsızlık mücadelesinin askeri kanadı olan Halkın Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARP’) ta ciddi hoşnutsuzluk yarattı. Bağımsızlık savaşında belirleyici rol oynayan FARP milisleri balantalar, yeni dönemde dışlandıklarını düşünerek siyasal gücü ele geçirmeye yöneldiler ve kısa sürede PAIGC üzerindeki etkilerini artırdılar. Bu süreç sivil siyaset ile askeri yapı arasındaki gerilimin Gine Bissau siyasal hayatının kalıcı bir unsuru haline gelmesine yol açtı. Luis Cabral 1980’de Nino Vieira’nın darbesiyle devrildi ve ülke yeni bir otoriter döneme girdi. Vieira Amilcar Cabral’ın savunduğu Gine Bissau ve Yeşil Burun birlikteliğini sona erdirerek ordunun desteğini kazandı, ancak ekonomik kriz ve düşük asker maaşları nedeniyle sık sık darbe girişimleriyle karşılaştı.  

Bu girişimlere rağmen iktidarını koruyan Vieira zamanla balanta kökenli muhalifleri tasfiye etti, muhalefeti bastırdı ve gücü tek elde topladı. 1980’lerin sonlarına gelindiğinde yönetim daha da otoriterleşti. Buna rağmen IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalarla neoliberal politikalar uygulanmaya başlandı ve bu politikalar yoksul halk ile ordu üzerindeki baskıyı artırdı.  

Uluslararası baskılar sonucu çok partili hayata geçiş süreci başlatıldı ve 1994’te ilk serbest seçimler yapıldı. PAIGC seçimleri kazansa da Vieira’nın seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak da demokratik ilkelere uymaması toplumda hayal kırıklığı yarattı. Muhalefet, ordu ve çeşitli toplumsal gruplar 1990’ların ortasında anti-Vieira koalisyonu oluşturdu. Vieira’nın Anayasayı kendi lehine değiştirme girişimleri, başbakanı görevden alması ve Genelkurmay Başkanı Ansumane Mané’yi tasfiye etmesi gibi nedenler ülkeyi iç savaşa sürükledi.  

1998 ve 1999 arasındaki çatışmaların ardından Vieira sürgüne gönderildi ve Mané olağanüstü yetkilerle donatılmış geçici bir yönetimin başına geçti. Mané döneminde ise asker vesayet kurumsallaştı. Magna Carta adlı düzenlemeyle orduya uzun süreli ayrıcalıklar tanındı. 1999 seçimlerinde PAIGC’nin yenilmesi ve sivil bir hükümetin kurulması umut yaratsa da fiili güç Mané’nin elinde kalmaya devam etti. Banka soygunları ve askeri keyfilik devlet otoritesinin ne kadar zayıfladığını gösteriyordu. 2000’de Kumba Lala’nın cumhurbaşkanı seçilmesiyle Mané’nin askeri yönetimi resmen sona erdi ancak Mané kendi otoritesini korumaya çalıştı ve ülkede fiilen iki cumhurbaşkanlı bir durum ortaya çıktı. Kısa süre sonra Mané’nin ölümü bu ikili yapıyı sona erdirse de Lala döneminde de beklentiler boşa çıktı. Meclis’in dağıtılması, seçimlerin ertelenmesi ve keyfi yönetim uygulamaları toplumla devlet arasındaki bağları kopardı. 2003’te General Verissimo Seabra’nın darbesiyle Lala görevden alındı ve geçici bir sivil yönetime geçildi.  

2004 seçimleriyle PAIGC yeniden iktidara geldi ancak ordu maaşlar ve siyasal nüfuz konusundaki taleplerini sürdürdü. Aynı yıl gerçekleşen askeri ayaklanma demokrasiyi daha da geriye götürdü ve ordunun başına geçen General Tagme Na Waie ile birlikte gerilim tırmandı. 2005’te Nino Vieira’nın sürgünden dönerek yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi ülkeyi geçmişteki istikrarsızlığa geri taşıdı. Vieira ve Waie döneminde Gine Bissau Avrupa’ya yönelik uyuşturucu ticaretinin önemli bir merkezi haline geldi. Bu durum ulusal ve uluslararası alanda büyük tepki topladı. Meclis’in eleştirileri karşısında Vieira Meclis’i dağıttı ve iktidarı daha da merkezileştirdi. Ordu içindeki çekişmeler ve başarısız darbe girişimleri 2009’da Vieira’nın ve Waie’nin suikastle öldürülmesiyle sonuçlandı. 

Eski Gine Bissau Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo

Sonraki yıllarda yapılan seçimler ve kurulan hükümetler kısa süreli istikrar girişimleri dışında kalıcı bir çözüm üretemedi. Yeni Cumhurbaşkanı Malam Bacai Sanha’nın uzlaşı ve istikrar vurgusu ordunun gölgesinde sınırlı kaldı. 2012’deki darbe bir kez daha sivil siyaseti kesintiye uğrattı. 2014’te Jose Mario Vaz’ın görev süresini tamamlaması sembolik bir başarı olsa da kurumsal sorunlar devam etti. 2020’de Umaro Sissoco Embalo’nun seçilmesi ve 2022’deki darbe girişimini atlatması Gine Bissau’nun hala kırılgan bir denge üzerinde olduğunu gösterdi.  

Embalo’nun ekonomik sorunları bir türlü çözememesinin yanında uyuşturucu baronlarının ve baroneslerinin başkent Bissau’da son derece lüks bir hayat yaşamalarına müdahale etmemesi ülkede kendini rejimin koruyucusu olarak gören ordunun tepkisini çekti. Bunun yanında Embalo’nun cumhurbaşkanlığı dönemindeki savurganlığı da ordu için bir sorundu. Embalo beş yıllık görev döneminde 302 kere yurtdışına çıkarak bu alanda bir rekor kırdı. Embalo’nun yurtdışı gezilerinin çokluğundan ziyade bu gezilerin karakteri daha ilgi çekici.  

Embalo bir yurtdışı gezisine giderken gideceği ülkenin cumhurbaşkanına ya da başbakanına bilgi verilmiyordu. Cumhurbaşkanları ya da başbakanlar Embalo’nun geldiğini Embalo o ülkeye gelince öğreniyorlardı. Geçen aylarda Trump’ın Beyaz Saray’daki öğle yemeğine katılan Embalo’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne geleceğini CIA son anda öğrenmişti. Bir iddiaya göre o öğle yemeğini Embalo ayarlamıştı ve Moritanya, Senegal, Liberya ve Gabon cumhurbaşkanlarını da yemeğe o davet etmişti.  2020 yılından beri Cumhurbaşkanı olan Embalo’nun tam bir Donald Trump hayranı olması da ordunun son yıllarda giderek ulusallaşan ve Afrikalı köklerine dönen Batı Afrika ülkeleri furyası içinde tepki çekiyordu. Ayrıca Gine Bissau tam bir narko-devlet olmuştu. Avrupa’ya ve Amerika’ya yönelik uyuşturucu ticareti Gine Bissau’dan başlıyordu çünkü hint kenevirinin Batı Afrika’da en iyi yetiştiği ülke Gine Bissau’ydu. 

Gine Bissau ile birlikte Batı Afrika’da askerlerin yönettiği ülke sayısı Mali, Nijer, Burkina Faso ve Gine ile birlikte beşe yükseldi. Şu ana kadar bu ülkelere yönelik sivil yaşama geçme baskıları bir işe yaramadığı gibi Nijer’i, Mali’yi ve Burkina Faso’yu da birleştirerek yeni bir bölgesel örgüt kurmalarına bile neden oldu. Sahel Devletleri Birliği adındaki bu örgütün Gine’yi ve Gine Bissau’yu da üye olarak kabul etmesi bekleniyor. Daha önceki darbelerin sivil yönetime geçişi konusunda etkili olan Afrika ve Batı ülkeleri ise son yıllarda bu konudaki formsuzluğuna devam edecek gibi duruyor. Man’ın 3 Aralık tarihinde açıkladığı sivil yönetime geçiş planı en az bir yıllık bir süreyi kapsıyor ve Man bu konuda başka herhangi bir baskıyı kabul etmeyeceğini her zaman söylüyor. Bu durum demokrasiden giderek uzaklaşan Afrika ülkelerinin yanında Afrika’yı artık ciddiye almayan, hatta Afrika’yı yatırım dışında önemsemeyen batılı ülkelerin dönüşümüne dikkat çekiyor.  

Trump’ın geçtiğimiz günlerde Somali hakkında söylediği küçümseyici sözlerin altında biriken tarihsel ve sosyolojiden uzak açıklamaları, Fransa’nın askerlerini geri çekmesi, Almanya’nın kıtadaki varlığını azaltmaya başlaması bu durumun yansımaları şeklinde gelişiyor. Gine Bissau da diğer dört ülke gibi askerlerin yağında kavrulmaya doğru gidiyor ve şimdilik bu konuda yapacak pek de bir şey yok. Umalım da Gine Bissaulu askerler Amilcar Cabral’in çizgisinden çok ayrılmasınlar ve Cabral’in şu sözlerinin sürekli hatırlasınlar:  

“Biz silahlı militanlarız, asker değiliz ve yaşama sevincimizi her şeyden üstün tutuyoruz. Bizim fikirlerimiz sadece kafada yaşamazlar; aynı zamanda ruhta, kalpte, midede ve geri kalan her şeyde yaşarlar. Bizlerin insanları dinlememiz ve insanlardan öğrenmemiz gerekir. Biz halktan hiçbir şeyi gizlemeyeceğiz ve halka yalan söylemeyeceğiz. Yalanları ortaya çıkaracağız, zorluklara, hatalara, olumsuzluklara maske takmayacağız ve küçük zaferlerle övünmeyeceğiz.” 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.