Gerçekle Fantezi Arasında Tarih
27.02.2025 - 14:04 | Son Güncellenme: 26.08.2025 - 08:53
Son yıllarda dizi sektöründe tarihi olayları ve kişilikleri konu alan yapımların sayısı büyük artış gösterdi. TRT’nin tek kanal olarak yayınını sürdüğü daha eski dönemde rahmetli Yücel Çakmaklı’nın Kuruluş Osmancık ve 4. Murad’ı başta olmak üzere iz bırakan önemli ve dönemine göre maliyeti yüksek sayılabilecek bazı projeler hayata geçirilmişti. Ancak bunun pek arkası gelmedi. Bu tablodan çıkarak televizyon dizilerinin tarihi projelere yönelmesini bir yenilik olarak görebiliriz. Zorlu bir reyting yarışı içinde bu projelerin ortaya çıkması ve bu rekabet içinde azımsanmayacak mesafeler alması da ayrıca kayda değer...
Araştırmacıların bu yönelişin nedeni üzerinde çalışması gerekir elbette; toplum olarak tarihe daha meraklı bir hale mi geldik, dünyanın gidişatı hemen her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da milli değerlere bağlılığı mı arttırdı, ne oldu? Toplumun ilgisi mi dizi yapımcılarını bu tip yapımlara yöneltti, yoksa yapım şirketlerinin ön almasıyla mı tarihi temalara daha fazla merak duymaya başladı insanlarımız? Bu soruların cevaplarının aranması, toplumsal hayatı, sosyolojik ve sosyo-psikolojik ahvalimizi anlamak ve anlamlandırmak için önemli veriler ortaya çıkarabilir. Bu verilerin önemli olacağını düşünüyorum; ancak bu yazının konusu bu değil! Bu yazıda daha ziyade bu dizilerin yapısal problemlerine ve pozitif-negatif etkilerine dikkat çekmeye gayret edeceğim.

Malum, ülkemiz şu anda dünyanın en önemli dizi ihracatçısı ülkelerinden biri. Son dönemde bu alanda çok büyük kazanımlar elde edildi. Bu da üstünde durulması gereken bir konu. Film ve dizi sektörümüzün uzun zamandır endüstri mantığı ile yönetilen Amerika ile bu noktada pek bir ortak noktası yok bana kalırsa. Bizim yapım sektörümüz daha ziyade bir diğer büyük dizi ihracatçısı ülke olan Güney Kore ile ortak özellikler gösteriyor. Onlar da çok sayıda proje üretiyor, bunların arasında kendi tarihlerini tema olarak alan tarihi diziler ve filmler de var, bunların önemli bir kısmını da dünyaya pazarlıyorlar. Bugün gelinen noktada Türk dizi sektörünün ürettiği diziler de özellikle Orta Doğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Latin Amerika ve Avrupa’nın bir kısmında oldukça ilgi görüyor. Son yıllarda tarih temalı yapımların da bu piyasalarda talep gördüğü ve hatta, bizim bu dizilerde boy gösteren tarihi kahramanlarımızın da bu coğrafyalarda tanınır hale geldiği biliniyor.
Bu iyi bir şey elbette; dizi sektörümüzün ekonomimize girdi üretecek noktaya gelmiş olması değil sadece, tarihimizin başka kültürlere tanıtılıyor olması da iyi bir şey… Bizi bu zamanlara kadar dünyaya daha çok Batılı tarihçiler, kendi bakış açılarıyla tanıttı çünkü. O tarihçilerin zaman zaman objektiflikten uzaklaştıkları da bir vakıa… Şimdi biz bu alanda kısmen ve popüler kültür üzerinden de olsa inisiyatif alma noktasına gelmiş oluyoruz böylece. Bu hiç şüphesiz iyi bir şey!
Ancak tozpembe bir tablo çizmek noktasında biraz çekingenim. Neden? Çünkü bu dizilerin büyük bir kısmı hem konuları işleyişleri hem de kullandıkları film teknikleri bakımdan çok bize özgü, çok bu toprakların ruhunu yansıtıyormuş gibi gelmiyor bana. Dizi üretmede ciddi etkileşim içinde olduğumuz Güney Kore’de yapılan tarih temalı yapımlarla bizim tarihi dizilerimiz arasında özellikle kurgu, efekt kullanımı, kostüm ve mekan düzenlemeleri, aksiyon öncelikleri bakımından büyük benzerlikler görüyorum ben. Seyirciyi ekran başına çekmenin ve orada tutmanın bazı geçerli gereklilikleri olduğunu elbette dikkate alıyorum. İzlediğimiz şeylere belli ezberlerle, özellikle de tempo ve basitliğe alıştırılmış zihinlerle yöneliyoruz biz.
Modern medya düzeninin kurnazca geliştirdiği yöntemlerden biri, hepimizi görsel ve içeriksel anlamda kolaycılığa alıştırmış olmaları… Kolay izlensin, yormasın, tabiri caizse kafa ütülemesin istiyoruz izlediğimiz şeyler… Ciddi meselelerin ağırlığına uygun olarak işlendiği yapımların bu ortamda yazık ki pek şansı yok. Buna karşılık tarih ciddi bir mesele… Popüler kültürün arz-talep düzenine kurban edilmemesi gereken bir mesele. Tarihi nasıl algıladığımız, geçmişte yaşananlardan hangi dersleri çıkardığımız önemli… Çünkü toplumsal meselelerin tarihi kökleri var, bunları anlamadan bugünleri anlamak, bugünleri anlamadan bugünün toplumsal problemlerine çözüm bulmak mümkün değil.

Peki ne olsun, bize tarihimizi, kültürümüzü dünyaya anlatma imkanı veren bu diziler, sırf meseleyi künhünden biraz uzaklaştırıyor ve popülize ediyorlar diye yapılmasın mı? Elbette hayır! Mesele neredeyse yarı fantastik bu tip popüler dizilerin yapılıyor olması değil; bütün dünyada tarihi kendi gerçekliğinden kısmen uzaklaştırarak kurgusal bir cazibe içinde sunan bu tip diziler yapılıyor, bunların azımsanmayacak sayıda seyircisi de var. Bizde sıkıntı, bunların dışında, tarihi kendi gerçekliği içinde anlatacak olan dizilerin artık pek yapılmıyor oluşunda… Bunların sırf yeterli reytinge ulaşmadığı için maliyetlerini karşılamak istemiyor pek kanallar… Geniş kitlelere ulaşabilecek nitelikte tarihi belgeseller de yeterince yapılmıyor ayrıca. Bu konuları bir masa başında oturan insanları dakikalar boyunca konuşturarak stüdyo işi yapımlarla insanlara aktarmaya çalışıyoruz daha çok. Bu elbette bir çelişki… Tarihi dizileri seyredilmiyor diye hafifletip, dilini sadeleştirmek isterken avamileştirip, hamasete boyayıp, renklendirip, imaj tasarımcılarının elinden geçmiş modern görünümlü oyuncularla cazibe katarak kotarıyoruz ama gerçekliği içindeki tarihi bugünün seyircisini ekran karşısında tutamayacak sabit, donuk, görsellik anlamında çekiciliği olmayan, uzadıkça yoran prodüksiyonlara mahkum ediyoruz. Bu herhalde yanlış bir hesap!
Popüler kültürün, reyting düzeninin, sosyal medya duyarlılıklarının, izleyici yönelimlerinin tarih gibi hayati bir konuda temel belirleyiciler haline gelmiş olması zaman içinde zihinlerde yanlış, derinlikten uzak ve tek taraflı bir tarih bilgisi ve algısı oluşturacaktır. Özellikle de tarihin gerçek mahiyeti içinde ele alınıp kitlelere anlatılabildiği imkanlar çok kısıtlı, sınırlı ve demodeyse… Bunun korkutucu sonucu, toplumun kahir ekseriyetinin kendi toplumlarının köklerine, değerlerine, hassasiyetlerine, tarihin zihinsel mirasının bugüne etki eden yansımalarına yabancılaşması, hamasi söylem ve aksiyonların hakiki tarih söyleminin ve mahiyetinin yerine geçmesi olacaktır. Yeni tekno-dünyanın kuru laf kalabalığı arasında kim olduğuna dair bir şuur geliştirme imkanı bulamayan yeni nesiller başta olmak üzere!
Bir toplumun kendini tanıması için geçmişini bilmesi şartsa, ki öyledir, toplum olarak gerçek ile fantezi arasındaki farkı zihinlerimizde korumak, kurguyu gerçeğin yerine koymamak zorundayız.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.