G20’nin “G” Harfi ile “üney Afrika”: Bir Toplantının Ardından
28.11.2025 - 16:16 | Son Güncellenme: 28.11.2025 - 16:25
Dünyanın en büyük ekonomilerini oluşturan 19 ülkenin, Avrupa Birliği Komisyonu’nun ve Afrika Birliği’nin bir araya gelmesiyle 1999 yılında Washington D.C’de kurulan G20 son yıllık toplantısını Güney Afrika’nın ev sahipliğinde 22-23 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirdi. 1 Aralık 2024 tarihinde dönem başkanlığını devralan Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde gerçekleşen toplantıda kapsayıcı ve sürdürülebilir büyüme için ticaretin rolü, kalkınma finansmanı ve borç yükünün azaltılması, afet riskinin azaltılması, iklim değişikliğiyle mücadele, adil enerji dönüşümü ve gıda sistemlerinin güçlendirilmesi, kritik minerallerin kullanımı, insana yaraşır iş olanakları ve yapay zekanın küresel ekonomi ile çalışma hayatına etkileri tartışıldı.
1948 yılından 1994 yılına kadar yerli ve Hint nüfusu çoğunluğu Hollanda’dan gelen Afrikaneerlerin oluşturduğu beyaz nüfusun altında ezen apartheid’in etkisi altında geçirmiş olan Güney Afrika için G20 Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak önemliydi. Ülke 2010 FIFA Dünya Kupası’ndan sonra ikinci büyük uluslararası bir organizasyona ev sahipliği yaptı. Nelson Mandela’nın öncülüğünde apartheid’den kurtulan Güney Afrika apartheid sonrası dönemde farklı liderlerin yönelimleriyle hem iç politika hem de dış politikada büyük dönüşümler yaşadı ve G20 toplantısı bu dönüşümlerden biriydi.
Güney Afrika’nın siyasi yönetimi
Mandela cumhurbaşkanı olduğunda ülkede siyah ve beyaz nüfus arasındaki uçurum derindi. Pek çok insan elektriksiz ve susuz yaşıyor, işsizlik ve yoksulluk toplumsal yapıyı ağır şekilde etkiliyordu. Mandela beş yıllık görev süresinde sosyal eşitsizlikleri azaltmayı temel hedef yaptı. Devlet fabrikaları açtı, altyapı projeleri başlattı ve ücretsiz sağlık hizmetlerini yaygınlaştırdı, elektrik ve suya erişimi genişletti, AIDS farkındalık kampanyaları yürüttü. Dış politikada barışçıl diplomasiye önem veren Mandela Filistin-İsrail sorunundan Pakistan-Hindistan arasındaki Keşmir sorununa kadar uluslararası güvenliği tehdit eden pek çok konuda arabuluculuk üstlendi. Kongo Savaşı, Ruanda soykırımı ve Burundi iç savaşının sona ermesi için girişimlerde bulundu. Ayrıca Libya, Küba ve diğer ülkelerle ilişkiler kurdu. 1999’da görevini kendi isteğiyle bırakarak ülkesinde demokratik bir örnek oluşturdu ve 2013’te hayatını kaybetti.
Mandela’nın görevi bırakmasından sonra cumhurbaşkanı seçilen Thabo Mbeki sosyoekonomik kalkınmaya ağırlık verdi ve Siyah Ekonomik Güçlenme programıyla özellikle işsiz ile suça bulaşmış genç nüfusu istihdama kazandırmaya çalıştı. Zamanla kapsamı genişletilen bu proje yabancı sermayenin ilgisini çekti. Mbeki aynı zamanda Afrika kıtasında ekonomik iş birliğini güçlendirmek amacıyla NEPAD’ın kurucuları arasında yer aldı, Güney Afrika’yı yükselen güçler grubuna dahil etmek için çabaladı ve ülkesini BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine taşıdı. Ancak Mbeki’nin HIV ile AIDS arasında bağlantı olmadığını iddia etmesi gibi bilim dışı görüşleri büyük tepki topladı. Bunun üzerine Mbeki’nin ilaç erişimini de kısıtlaması sonucu çok sayıda insan hayatını kaybetti. 2002’de Anayasa Mahkemesi Mbeki’yi HIV ilaçlarını ithal etmeye zorladı. Bu dönemde ülkede yoksulluk ve suç oranının artması, ekonomik eşitsizliğin derinleşmesi ve siyasal tartışmalar Mbeki’nin halk desteğini sarstı. En kritik gelişme, yakın arkadaşıyla birlikte ANC içindeki rakibi Jacob Zuma’ya yolsuzluk suçlamaları yöneltmesi, fakat daha sonra Zuma’nın suçsuz bulunması oldu. Bu süreçte ANC Mbeki’yi istifaya zorladı ve Mbeki apartheid sonrasında Mandela’dan sonra koltuğunu kendi isteği dışında bırakan ikinci Güney Afrika cumhurbaşkanı oldu.
2009 seçimleriyle Cumhurbaşkanı olan Jacob Zuma, Mandela’dan ve Mbeki’den farklı olarak ekonomik ve sosyal politikalardan ziyade dış politikaya ağırlık verdi. Güney Afrika’nın Afrika kıtasındaki diplomatik gücünü artırmayı hedefledi ve ulusal çıkar eksenli bir dış politika benimsedi. Dış İlişkiler Bakanlığı’nın adını Uluslararası İlişkiler ve İş birliği Bakanlığı olarak değiştirerek Güney Afrika’nın bölgesel bir diplomasi gücü olmasını amaçladı. Afrika Merkez Bankası, Afrika Para Fonu ve Afrika İnsan Hakları Mahkemesi gibi oluşumların gelişmesine katkı sundu. 2010’da Güney Afrika’nın BRIC grubuna eklenmesini sağlayarak BRICS’e dönüştürmesi ülkeye önemli ticari hacim kazandırdı.
Aynı yıl FIFA Dünya Kupası’na ev sahipliği yaparak küresel görünürlüğü artırdı. Buna karşın iç politikada elektrik kesintilerinin ve dış borcun fazlalaşması, toprak reformunun beklentileri karşılamaması ve ülkenin güçlülerinden Gupta ailesiyle olan ilişkileri yolsuzluk iddialarını güçlendirdi. Çok eşliliği ve bazı ayrımcı tutumları halk arasında tepki topladı. Artan protestolar sonrasında 2018’de istifa etmek zorunda kaldı.
Zuma’nın istifasının ardından 2018 seçimlerini eski bir apartheid karşıtı olan Cyril Ramaphosa kazandı. Ramaphosa Zuma döneminde başlatılan toprak reformunu yeniden ele aldı ve elektrik krizine çözüm bulunması amacıyla özel şirketlerin enerji üretimini artırmaları için devlet desteğini genişletti. Ayrıca genç işsizliği azaltmak için Genç İstihdam Programı’nı başlattı. Ekonomik kalkınma hedefiyle büyük fon anlaşmaları imzaladı ve Zuma hakkında yolsuzluk davaları açtı. 2021’de Anayasa Mahkemesi Zuma’yı 15 aylık hapis cezasına çarptırınca ülkede ciddi protesto ve şiddet olayları patlak verdi. Aynı yıl Güney Afrika dünyanın en yüksek işsizlik oranlarından birini açıkladı ve ülke ekonomik açıdan büyük baskı altına girdi. Bu dönemde yaşanan büyük sel felaketi ulusal acil durum ilan edilmesine neden oldu. Öte yandan bazı kamu kurumlarının affirmative action politikaları doğrultusunda beyaz çalışanları işten çıkarıp yerlerine siyahları ataması ülkede tartışmalara yol açtı. Tüm sorunlara rağmen Ramaphosa 2024 yılındaki seçimleri kazandı ve cumhurbaşkanlığındaki ikinci dönemine girdi.
G20 ve Amerika
Afrika Birliği dışında ülke olarak Afrika’dan sadece Güney Afrika’nın üye olduğu G20 Johannesburg toplantısının sonunda ilginç bir detay göze çarptı. Önümüzdeki yıl boyunca G20 başkanlığını yapacak olan Amerika Birleşik Devletleri’nden hiçbir temsilci Johannesburg’da değildi, bu nedenle de bir başkanlık devir teslim töreni yapılmadı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Johannesburg toplantısında yer almamasının nedeni ise Başkan Trump’ın Güney Afrika’nın beyaz azınlığa karşı şiddet uyguladığı iddiasının Güney Afrikalı yetkililer tarafından reddedilmesiydi. Johannesburg toplantısını bu nedenle boykot eden Amerika Birleşik Devletleri sonradan Pretoria’daki büyükelçisini temsilci olarak göndermek istediyse de bu talep G20 üyelerinin hepsi devlet başkanları tarafından temsil edilirken Amerika’nın büyükelçisiyle temsil edilmesi Cumhurbaşkanı Ramaphosa’ya bir saygısızlık simgesi sayılır diye reddedildi.
Trump’ın beyazlara şiddet uygulandığını iddia ettiği Güney Afrika’nın özellikle belli saatlerden sonra tehlikeli olduğu bilinen bir gerçek. Ülkedeki Nijerya mafyasının da varlığı düşünüldüğünde Güney Afrika’ya turist olarak giden beyazların dünyanın her ülkesinde olabileceği gibi çeşitli suçlara maruz kalabileceği de biliniyor. Ne var ki bu durum ülkedeki hemen hemen her turistik noktada özellikle beyaz ziyaretçilere bildiriliyor. Nerdeyse 50 yıl boyunca Avrupa’dan İngilizlere bile kafa tutacak bir hırsla Güney Afrika’ya gelip buradaki yerli nüfusa fiziksel şiddetin yanında psikolojik şiddet de uygulayan Hollandalı çoğunluklu beyazlara apartheid sonrası dönemde karşı bir girişim olduğu da her yerden görülüyor. Yine de her ne kadar oldukça kapitalist bir girişimin meyvesi de olsa, siyahlarla beyazları bir araya getiren bu organizasyonun ev sahipliğini yapan ülkeyi boykot etmek doğru olarak değerlendirilemez. Amerika Trump liderliğinde apartheid sonrası dönemi siyahlarla beyazlar eşitliğin yerine siyahların üstünlüğü olarak kabul edenlerin arasına girmek için neden bu kadar istekli göründüğü de sorgulanmalı.
Bu sorudan bağımsız olarak, Trump’ın açık bir biçimde Afrika ülkelerine karşı katı bir tutumu olduğu görülüyor. İlk başkan olduğu dönemde de herhangi bir Afrika politikası bulunmayan Trump’ın Afrikalı liderlerle görüştüğü bir gün bile yoktu. Görevdeyken Namibya’ya “Nambiya” demesi, Kongo hakkında konuşulurken “Kongo nedir daha önce hiç duymadım” demesi, Lesotho hakkında konuşulurken “Kimsenin adını duymadığı bir ülke” demesi, Afrika Büyüme ve Fırsat Yasası’nı 30 Eylül’de bitirecek olması, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Ramaphosa ‘ya “Sizin ülkenizde beyaz çiftçilere soykırım yapılmış” demesi, Afrika Kalkınma Bankası’na Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı yardımı kesmesi bu duruma örnek oluşturabilir.
Trump ikinci kez başkan seçildikten sonra ise 9 Temmuz 2025 tarihinde Beyaz Saray’daki bir öğle yemeğinde Moritanya Cumhurbaşkanı Mohamed Ould Ghazani, Senegal Cumhurbaşkanı Bassirou Diomaye Faye, Liberya Cumhurbaşkanı Joseph Boakai, Gine Bissau Cumhurbaşkanı Umaru Sissoco Embalo ve Gabon Cumhurbaşkanı Brice Oligui Nguema ile bir araya gelmişti. Yemek konuşmasına “Sizin kıtanızda çok fazla öfke var” diye başlayan Trump’tan sonra cumhurbaşkanları sırayla söz aldı. Senegal Cumhurbaşkanı Faye’nin “Siz golfü çok seviyorsunuz, bizim ülkemize gelmeden önce söyleyin sizin için bir golf sahası yapalım” demesinden sonra söz alan Liberya Cumhurbaşkanı Joseph Boakai’nın konuşması bitince Trump Boakai’ya döndü ve “Siz çok güzel İngilizce konuşuyorsunuz, böyle konuşmayı Liberya’da mı öğrendiniz?” diye sordu.
Özellikle Liberya’daki bazı çevreler Trump’ın bu yorumuyla Liberya’da İngilizcenin resmi dil olduğunu bile bilmediğine işaret ettiler. Ayrıca, Trump yönetimi ilk dönemde göreve geldikten 9 ay sonra yardım programı USAID'in Afrika ile olan bağlarını kesti. USAID’i bir cömertlik olarak değerlendiren Trump bu cömertliğin Afrika ülkelerinde bir bağımlılık şekline dönüştüğünü ifade etti.
Geçen eylül ayında yayımlanan Amerika Önce Küresel Sağlık Stratejisi Afrika’da başta olmak üzere yardım alan ülkelerin yardım yerine daha çok çalışmaları gerektiğini öğütlüyor. Oysaki Amerika USAID ile birlikte Afrika ülkelerindeki insanların sağlığı için çok önemli. USAID’in 21 Afrika ülkesinde yardımları, hükümet sağlık harcamalarının en az %20'sine eşitti, sekizinde %50'nin üzerindeydi ve Somali, Güney Sudan ve Malavi olmak üzere üç ülkede hükümet harcamalarını aşmış durumdaydı. Amerika ayrıca AIDS, Tüberküloz ve Sıtma ile Mücadele Küresel Fonu ve UNICEF, DSÖ ve WFP gibi BM kuruluşlarına en büyük tek bağışçıydı. Trump’la birlikte bu katkılar azaldı. Örneğin Dünya Gıda Örgütü bütçeden WFP bir önceki yıl 4,3 milyar ABD doları alırken bu yıl 326 milyon ABD doları aldı. Ayrıca DSÖ'ye (133 milyon yerine 553 milyon) ve UNICEF'e (265 milyon yerine 1,1 milyar ABD doları) ayrılan fonlar da tamamen kesildi. 1 Ağustos 2025 tarihinden itibaren de USAID’ın programlarının %77’sinin sözleşmesi bitti ve uzatılmadı. Amerika’nın Kongo’daki, Sudan’daki, Güney Sudan’daki WASH yardım projesi de durduruldu.
15. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar köle ticaretleri ve kolonyalizm nedeniyle oldukça acı çekmiş Afrika ülkelerinin ve bu ülkelerin kurduğu bir birliğin küresel ticaretin %75’i ile dünyadaki gayri safi ulusal hasılanın %85’ini oluşturmakla övünen neoliberal sermayeci pazar arayışındaki bir gruba üye olması tabii ki çok üzücü. Afrika’ya bu acıları acı çektiren sistemlerin savunucuları ile Afrika ülkelerinin aynı çatı altında ekonomi ve çevre konuşması da anlamlı değil. Ne var ki, tüm bu durumdan sonra, Afrika’nın en büyük ekonomisi olarak görülen Güney Afrika’nın 2026 Washington toplantısına katılmaması en iyi seçenek olarak gözüküyor. Bu toplantıya katılmamanın sadece Güney Afrika’nın Amerika’ya değil, tüm Afrika’nın Amerika’ya bir cevabı niteliğinde olacağı da unutulmamalı.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.