Filistin İçin Büyük Devletlerin Duruşu Neden Önemli?

Dr. Halim Gençoğlu, büyük güçlerin Filistin meselesindeki tutumunun uluslararası çözüm arayışlarına etkisini ve Türkiye’nin duruşunu Fokus+ için kaleme aldı.
Filistin-%C4%B0%C3%A7in-B%C3%BCy%C3%BCk-Devletlerin-Duru%C5%9Fu-Neden-%C3%96nemli-.jpg

29.07.2025 - 16:47  |  Son Güncellenme:  04.09.2025 - 11:27

Filistin gündemini takip edenler Mısırlı ve Tunuslu ailelerin pirinç ve tahıl dolu şişeleri denize atarak Gazze’ye ulaştırma çabası içerisinde olduklarını görmüştür. Mısırlı vatandaşlar tarafından başlatılan bu girişimin adı: “Denizden Denize Gazze İçin Umut Şişesi.”

Bu şişelerden bazıları gerçekten de Gazze kıyılarına ulaşmış görünüyor. Bu tür bir yardımı insani, sembolik, psikolojik ve jeopolitik açılardan farklı katmanlarda analiz etmek gerekir. Zira “denizden denize umut” düşüncesinin, aç ve abluka altındaki bir halka ulaşmak için şişelere pirinç koyup denize atmak gibi en küçük çabanın bile bir anlamı var.

Bu, şüphesiz devletlerin değil, vicdan sahibi insanların hareketidir.  Ablukaya rağmen duvarları aşan bir merhamet yoludur. Elbette birkaç şişe, aç bir toplumu doyuramaz yada koordineli yardım tırlarının, gemilerinin yerini tutamaz fakat buna rağmen Gazze'de her bir gıda tanesi hayatla ölüm arasındaki fark olabilir. Dünya kamuoyunun dikkatini çekerek daha organize yardımlara ilham da olabilir.

Bu bir yerde Gazze halkı için “Unutulmadınız” demektir. İnsanlık onurunu Filistinlilere yeniden hissettirirken Mısırlılar için ise “hiçbir şey yapamıyoruz” duygusunu eyleme çevirmektir. Benzer hassas davranışlar bölgede ortak Müslüman kimliği duygusunu güçlendirmektedir. Hükümetlerin hareketsizliğini göz önüne sererken neden halk şişe atmak zorunda kalıyor diye bu ablukaların ahlaki sorgulamasını gündeme taşımaktadır. Bu tip yardımlar belki Gazze krizini çözmeyecek fakat son tahlilde insani vicdanı uyandıracaktır.

Dünya basınında Filistin’in işgali  

Uluslararası ortam değişiyor. Daha önce sessiz kalan ya da yalnızca yüksek düzeyde gözlem yapan diplomatik liderler, artık hukuki sorumluluktan devlet tanımaya kadar somut adımlar atıyorlar. Ancak insani felaket sahada derinleşmeye devam ediyor. Bu çabalara rağmen yıllardır süren şiddet devam ederken barış hala kırılgan bir umut olarak kalmaktadır.

Tam bu noktada Fransa Dışişleri Bakanı Jean‑Noël Barrot, bu önlemlerin aciliyetine dikkat çekerek Fransa’nın Filistin’i tanıma konusundaki kararlılığını, müttefiklerle birlikte yürütülen “kolektif bir hareket” çerçevesinde yeniden teyit etti. 24 Temmuz 2025’te Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Eylül ayında yapılacak BM Genel Kurulu’nda Fransa’nın Filistin Devleti’ni resmen tanıyacağını açıkladı. Bu adımla Fransa, bu kararı alan ilk G7 ülkesi oldu. Macron, Filistin’i tanıma kararını Hamas’ın gelecekteki silahsızlandırılması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması şartlarına bağlayarak iki devletli çözüme olan bağlılığını yineledi.

Filistin dayanışmasında Fransa’dan pozitif bir hamle

Filistin meselesinde ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık, Fransa gibi büyük devletler uluslararası ilişkilerde ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi küresel kurumlarda önemli bir ağırlığa sahipler. Bu ülkelerin tutumu, Filistin’in tanınması, İsrail’e yönelik baskılar veya destek gibi konularda doğrudan etki oluşturabilmektedir. Mesela ABD, uzun süredir İsrail’in en büyük müttefiki olarak İsrail lehine politikaları desteklemekte, bu da Filistin'in taleplerini zayıflatmaktadır. Diğer yandan Rusya ve Çin zaman zaman Filistin lehine söylemler geliştirerek denge kurmaya çalışmıştır.

Gazze

Bu minvalde Fransa ve Suudi Arabistan, 28–29 Temmuz 2025 tarihlerinde New York’ta iki devletli çözümün teşvik edilmesi amacıyla BM konferansına ev sahipliği yapacaklar. Konferansta rehinelerin serbest bırakılması, Hamas’ın silahsızlandırılması, Filistin Yönetimi’nin reformu ve Gazze’nin yeniden inşası gibi başlıklar yer alıyor. Öte yandan 2025 başında kurulan Lahey Grubu, Temmuz ortasında Bogotá’da büyük bir zirve düzenledi. Bu zirvede 30’dan fazla ülke, İsrail’e yönelik silah ambargosu, askeri sevkiyatların engellenmesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) soruşturmalarına destek gibi altı somut hukuki ve kurumsal adım üzerinde uzlaştı. UCM, İsrail Başbakanı ve Savunma Bakanı da dahil olmak üzere bazı İsrailli liderler için tutuklama emri çıkardı. Bu gelişme İsrail’in bazı müttefikleri tarafından kınansa da, uluslararası hukukun uygulanmasına kararlı Lahey Grubu üyesi devletlerden destek gördü. İnanması zor ama Fransa, Filistin’in tanınması yönünde insani yardım, siyasi diyalog ve bölgesel istikrar çağrılarıyla uyumlu kararlı diplomatik adımlar atıyor. Macron, bu adımı siyasi fırsatçılık değil, kalıcı barış için ahlaki bir zorunluluk olarak tanımladı.

Fransa’nın Filistin konusundaki son dönemdeki “pozitif çıkışları”  özellikle de Emmanuel Macron’un Eylül 2025’te Filistin’i tanıyacaklarını açıklaması  uluslararası toplumda yankı uyandırsa da bu adımların samimiyeti hem diplomatik çevrelerde hem de kamuoyunda tartışmalıdır. Zira Fransa, yıllardır iki devletli çözümü desteklediğini söylüyor; ancak İsrail’in yerleşim politikalarına karşı somut bir yaptırım uygulamaktan kaçındı. Bir yanda "barış çağrısı", öte yanda İsrail’e silah satışları ve stratejik ortaklıklar dünya kamuoyunu şüpheye düşürmektedir.

Fransa’nın pozisyonu diplomatik olarak önemli, ancak tam anlamıyla “samimi” olup olmadığını görmek için eylemlerin sözleri takip edip etmeyeceği belirleyici olacaktır. Eğer bu açıklamalar uluslararası kamuoyunu yatıştırmak için yapıldıysa, sahada ciddi bir değişim görülmeyebilir. Fakat eğer Fransa gerçekten İsrail’e baskı uygulamaya başlar, uluslararası hukuk mekanizmalarını desteklerse, bu samimiyet sınavını geçecektir. 

Türkiye’nin Filistin’e sarsılmaz desteği

Filistin’deki insani krize karşı parçalı ve çoğu zaman kutuplaşmış küresel tepkilerin ortasında, Türk halkının yıllardır net bir kararlılıkla sesi yankılanıyor. Türkiye’nin insani yardımdan diplomatik savunuculuğa uzanan Filistin desteği, dış politikasının ve ahlaki pusulasının temel taşlarından biridir. Ancak bu güçlü dayanışmaya rağmen, özellikle uluslararası sosyal medya platformlarında bu destek çoğu zaman görmezden gelinmekte, çarpıtılmakta ya da tamamen yok sayılmaktadır.

Türkiye’nin Filistin’le olan bağı yeni bir jeopolitik hesaplamanın ürünü değil; bu bağlar yüzyıllar öncesine, Osmanlı dönemine, Kudüs’ün özel bir idari ve manevi statüye sahip olduğu günlere kadar uzanır. Ancak modern zamanlarda bu dayanışma çok daha somut ve etkili bir hal almıştır.

2009’daki Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “Öldürmeye gelince, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” diyerek Gazze’deki katliamı sert biçimde eleştirmiş ve sahneden ayrılmıştı.

Mavi Marmara’dan günümüze yardım eli

Mavi Marmara

Türkiye’nin Filistin’e bağlılığının en çarpıcı sembollerinden biri 2010’daki Mavi Marmara olayıdır. “Gazze Özgürlük Filosu” kapsamında yer alan Türk gemisi, İsrail ablukasını delerek insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıktı. İsrail ordusunun gemiye yaptığı kanlı baskında 10 Türk aktivist hayatını kaybetti. Bu olay dünya kamuoyunda büyük bir infiale neden oldu ve Ankara-Tel Aviv hattındaki gerginliği tırmandırdı. Ancak Türkiye’nin Filistin’le olan dayanışması bu olayla daha da güçlendi.

Türkiye’nin desteği sadece geçmişteki bir jest değil; bugün de devam eden çok yönlü bir bağlılıktır. Sadece birkaç gün önce Türkiye’nin Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Gazze’ye tıbbi malzeme, gıda ve barınma ürünleri gönderdi. Söz konusu bölgenin koşullarında, sivillere ulaşan her yardım yaşama tutunmak anlamına gelir ve bu yardımlar bir yardım eyleminden öte, ortak bir insanlığın beyanıdır.

Ancak Türkiye’nin bu görünür faaliyetleri ve tutarlı tavrına rağmen, küresel sosyal medyada rahatsız edici bir eğilim gözlemleniyor: Bu yardımlar ya hiç görünmüyor ya da algoritmalar arasında kaybolup gidiyor. Filistin hakkında paylaşım yapan bazı ülkeler kolayca gündem olurken, Türkiye’nin sesi sıklıkla bastırılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil Türk liderler, dünya sahnesinde Gazze ve Batı Şeria’daki adaletsizlikleri dile getirmeye devam ediyor. Birçok Türk için Filistin davası “yabancı bir mesele” değil, kişisel bir adalet arayışıdır. Bu dava, onların adalet duygusuna, tarihî kimliğine ve karşılıklı saygıya dayalı bölgesel barış vizyonuna hitap eder.

Türkiye’nin Filistin’le olan bu bağı, Orta Doğu’da barış için öngördüğü vizyonu da şekillendiriyor. Diğer aktörlerin desteği çoğu zaman jeopolitik çıkarlar veya geçici ittifaklarla sınırlıyken, Türkiye’nin Filistin’e olan desteği daha geniş bir adalet ve çözüm arayışının parçasıdır. Bu vizyon; işgalin sona ermesini, uluslararası hukukun tanınmasını ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını kapsar.

Sonuç

Filistin halkının bağımsızlığı için büyük devletlerin duruşu; siyasi, diplomatik, ekonomik ve güvenlik açısından kritik önemdedir. Bu ülkeler, çatışmanın çözümünde ya da sürmesinde belirleyici aktörlerdir. Dolayısıyla Filistin’in bağımsızlık, tanınma ve barış taleplerinin uluslararası düzeyde karşılık bulabilmesi büyük ölçüde bu devletlerin tavrına bağlıdır.

Bu noktada Filistin meselesine yönelik küresel tepkinin yön değiştirmesi son olarak Fransa’nın Filistin’i tanımasıyla uluslararası diplomaside dikkate değer bir dönemece işaret ediyor. Ancak bu yeni girişimlerin ötesinde, Türkiye’nin uzun süredir devam eden ahlaki duruşu, günümüz manşetlerinden çok daha önce şekillenmiştir. Osmanlı hafızasına, İslami dayanışmaya ve modern adalet anlayışına dayanan bu destek, uluslararası siyasetin gri alanlarında dahi netliğini korumuştur.

Davos’taki sembolik çıkıştan Mavi Marmara’nın kanlı güvertesine kadar Türkiye, sadece bir müttefik değil, aynı zamanda bir ahlaki tanık olarak öne çıkmıştır. Politik çıkarların insan onurunun önüne geçtiği bu dünyada, Türkiye’nin kararlı tutumu bize dayanışmanın görünürlükle değil, istikrarla ilgili olduğunu hatırlatıyor.

Filistin’in mücadelesi diplomatik sahnelerde ve Gazze sokaklarında sürerken, Türkiye ile Fransa gibi ülkeler arasındaki bu tarihsel yakınlık, belki de yeni bir etik mutabakatın kapısını aralayabilir.  İrlanda, İspanya, Norveç gibi ülkeler Filistin’i tanıma yoluna gidince Fransa’nın “ilk G7 ülkesi” olarak bu adımı atması, bir tür diplomatik öncülük yarışının parçası olarak da değerlendirilebilir. Macron’un konuşmasında Filistin’i tanıması “Hamas’ın silahsızlandırılması ve İsrail’in güvenliği sağlanması” gibi şartlara bağlandı. Bu, tanımanın gerçekleşmesi için zaman kazanma ve kamuoyunu yatıştırma amacı güttüğü izlenimini oluşturmaktadır. Ancak gerçek egemenlik ve adalet sağlanana kadar, dayanışma “gösterişli” değil, dönüştürücü olmalıdır. Özetle yarın Fransa’nın ne yapacağını bilemeyiz, lakin Filistin özgür olana dek bu konuda Türkiye sesini kısmayacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.