Esed’den Şara’ya: Yeni Suriye Sahnesinde Körfez Nerede?

Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu, Ahmed Şara döneminde Suriye’de şekillenen yeni düzende Körfez ülkelerinin rolünü ve bölgesel güç dengelerine etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
Feyza Gümüşlüoğlu
esed-den-sara-ya-yeni-suriye-sahnesinde-korfez-nerede.jpg

05.12.2025 - 17:55  |  Son Güncellenme:  05.12.2025 - 18:04

8 Aralık 2024’te Beşşar Esed’in Şam’dan ayrılıp Rusya’ya kaçması, yalnızca on dört yıllık bir iç savaşın sonu değil, Arap bölgesel düzeni açısından da yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) öncülüğünde gerçekleştirilen operasyon sonucu Esed rejiminin çöküşüyle birlikte Suriye’de yeni bir sayfa açılırken, geçiş sürecini daha önce arananlar listesinde yer alan, ancak kısa süre içinde kendisini Beyaz Saray’da Trump tarafından ağırlanırken bulan Ahmed Şara üstlendi. 

Yeni yönetim geçtiğimiz bir yılda bir yandan savaş yorgunu toplumu istikrara kavuşturmayı, ulusal birlik hükümeti kurup kapsamlı bir yeniden inşa süreci başlatmayı hedeflerken; diğer yandan da Türkiye ve Körfez ülkeleri ile ilişkileri derinleştirerek uluslararası meşruiyetini pekiştirmeye çalıştı. Bu tabloda Türkiye sahada başlıca güvenlik ortağı haline gelirken, Körfez ise Suriye’nin yeniden inşasını finanse eden ve siyasi çerçeveyi şekillendiren temel blok olarak öne çıktı.

Kopuştan pragmatik normalleşmeye 

Körfez’in yeni Suriye’ye bakışını anlamak için önce 8 Aralık öncesine dönmek gerekiyor. Arap Baharı sonrası dönemde Körfez başkentleri Esed rejimine karşı açıkça muhalefeti destekledi; Şam’ın Arap Ligi üyeliği askıya alındı, rejim diplomatik yalnızlığa itildi. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi aktörler, ilk yıllarda muhalif gruplara farklı düzeylerde destek verirken, Suriye’yi de İran’ın bölgesel yayılmacılığının kritik bir cephesi olarak görüyordu. 

Fakat savaş uzadıkça ve sahadaki dengeler Esed lehine katılaştıkça, Körfez’de ton değişmeye başladı. 2023’te Suriye’nin Arap Ligi’ne dönüşü, Şam’la ilişkilerde “ötekileştirme” politikasından “risk yönetimi” odaklı bir normalleşmeye geçişin sembolü oldu. Bir yandan Captagon kaçakçılığı, mülteci baskısı ve sınır güvenliği gibi somut güvenlik kaygıları ağır basarken, diğer yandan İran’ın Suriye’de kökleşen varlığı Körfez için uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak algılandı. Normalleşme adımları, bu riskleri “Suriye dosyası üzerinden yeniden Araplaştırma” ve Arap sisteminin içine çekerek kontrol etme girişimi olarak da okunabilir. 

Suriye'nin Devrik Lideri Beşşar Esed ve Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan

Bu dönemde BAE, Esed’le ilişkileri en hızlı normalleştiren başkent oldu; Abu Dabi’nin hesabı, hem ekonomik fırsatlar hem de “devlet merkezli istikrar” söylemi üzerinden Suriye’de yeniden rol kapmaktı. Suudi Arabistan ise daha temkinli, ama daha kapsamlı bir bölgesel yeniden konumlanma stratejisinin parçası olarak Suriye dosyasını ajandasına aldı. 

Hızlı yardım karşılığı etki ve istikrar 

Esed’in 8 Aralık 2024’te devrilmesi ve HTŞ öncülüğündeki yeni düzenin ortaya çıkması, Körfez için riskleri ve fırsatları beraberinde getirdi. Operasyonun stratejik ayağında Türkiye’nin ağırlığı belirginleşirken, geçiş yönetimi uluslararası meşruiyet ve ekonomik nefes için Körfez’e yöneldi. Nitekim Ahmed Şara’nın Şubat 2025’teki ilk yurt dışı ziyareti Riyad’a oldu; hemen ardından BAE, Katar, Umman ve Bahreyn turlarıyla “yeni Şam’ın öncelikleri”ni ilan etti ve Körfez’i başlıca ortak olarak işaretledi.

Bu diplomasi trafiğinin somut sonucu, Körfez’in Suriye’ye dönük yoğun mali ve siyasi angajmanı oldu. Nisan 2025’te Suudi Arabistan ve Katar’ın Suriye’nin Dünya Bankası’na olan yaklaşık 15 milyon dolarlık borcunu üstlenmesi, uluslararası finans kuruluşlarının Şam’la yeniden çalışmasının önünü açan kritik bir adımdı. Katar, kamu çalışanlarının maaşlarının ödenmesi ve elektrik arzının iki katına çıkarılması için fon sağlayacağını açıklarken, doğal gaz sevkiyatlarıyla ülkenin savaş sonrası enerji krizini hafifletmeye dönük adımlar attı. 

Suudi Arabistan, Suriye’nin enerji altyapısını ayağa kaldırmak için ham petrol sevkiyatına dönük mutabakat imzalayarak ülkenin rafineri kapasitesini güçlendirmeyi hedefledi. Aynı dönemde Riyad, hem Washington hem de Avrupa başkentlerine yoğun baskı uygulayarak yaptırımların kaldırılması için diplomatik mesaisini artırdı; AB nezdinde yürütülen temaslarda, mevcut yaptırımların artık “Suriye halkını cezalandırdığı” argümanı öne çıktı.

Bu diplomatik hat, sonunda ABD’nin yaptırımların önemli bir bölümünü kaldırmasına ve Suriye’nin SWIFT sistemine geri dönmesi gibi adımlara uzandı. Böylece yeni Şam yönetiminin küresel ekonomiye yeniden bağlanmasının önü açıldı. Körfez’den gelen hibeler ve enerji anlaşmaları, 14 yıllık yıkımın ardından Suriye’nin yeniden inşa sürecine girerken duyduğu en temel ihtiyacı —nakit, enerji ve uluslararası finans kapılarının açılması— kısmen karşıladı.

Kalkınma yoluyla barış ve nüfuz

Körfez’in bu yoğun angajmanının arkasında yalnızca ‘insani sorumluluk’ söylemi yok. Bölgenin başlıca enerji ihracatçısı ve artık küresel birer orta büyüklükte güç (middle power) olarak tanımlanan Körfez ekonomileri, kendi ulusal vizyon programlarını hayata geçirmek için geniş bir istikrar kuşağına ihtiyaç duyuyor.

Körfez karar vericileri Suriye’de hızlı ve görece barışçıl bir yeniden inşa sürecinin, bölgedeki diğer çatışmalara emsal teşkil edebileceğini düşünüyor; “kalkınma yoluyla barış” tezini sahada ispatlama imkanı görüyorlar. Bu çerçevede Suriye’ye akan fonlar, yalnızca yıkılmış altyapıyı ayağa kaldırmanın değil, Körfez’in kendisini bölgesel barış ve kalkınmanın ana sponsoru olarak konumlandırmasının da aracı. 

İran İsrail Savaşı

7 Ekim sonrası yaşananlar, İran’ın 12 günlük İsrail savaşı ve iç istikrarsızlıklarla zayıflayan bölgesel etkisi, Körfez için Suriye’de de yeni bir stratejik alan açtı. Uzun yıllar İran etkisinin baskın olduğu bir coğrafyada, Suudi ve Katarlı yatırımın artması, Tahran’ın alanını daraltan, “Direniş Ekseni”nin parametrelerini yeniden tanımlayan bir gelişme oldu. Körfez başkentlerinin ortak önceliği, Suriye’de yeni bir güç boşluğu oluşmasını engellemek; özellikle IŞİD benzeri radikal örgütlerin yeniden sahneye çıkmasına izin vermemek. Bu nedenle Körfez’in Suriye stratejisinin merkezinde hem yeniden inşa hem de güvenlik var. 

Türkiye faktörü bu resme karmaşık ama tamamlayıcı bir boyut katıyor. Sahada ana güvenlik ortağı ve kuzeydeki güç dengelerinin başat aktörü olan Ankara, Esed sonrası Suriye’de askeri ve siyasi mimarinin vazgeçilmez unsuru. Körfez’in, özellikle Riyad ve Doha’nın, yeni Şam yönetimini desteklerken Ankara ile eşgüdüm içinde hareket etmeye özen göstermesi hem İran’ın hem de kontrolsüz silahlı grupların nüfuzunu sınırlama hesabıyla örtüşüyor. 

Körfez içi çatlaklar

Bununla birlikte Körfez’in Suriye’ye bakışının homojen olmadığını da not etmek gerek. HTŞ’nin kökleri ve yeni düzenin İslamcı tonları, özellikle pan-İslamcı hareketlere ve Müslüman Kardeşler’e tarihsel olarak mesafeli duran BAE ve Suudi Arabistan açısından ideolojik bir meydan okuma anlamına geliyor. Esed’in devrilmesinin BAE’nin çizgisiyle nasıl gerilim doğurduğunu irdeleyen analizler, Abu Dabi’nin bu yeni tablo karşısında hem temkinli hem de seçici bir angajman tercih ettiğini gösteriyor. 

Ahmed Şara liderliğindeki yeni yönetimin geçmişi ve ideolojik arka planı, Abu Dabi ile Şam arasındaki işbirliğini tabiatı itibarıyla sınırlayan bir faktör olmaya devam ediyor. BAE’nin yeni yönetim üzerinde “İslamcı unsurlardan mesafe alma” ve daha teknokratik, devlet merkezli bir yönetişim inşa etme yönünde baskı kurması bekleniyor. 

Katar ise geleneksel “arabulucu” kimliğini ve pan-İslamcı aktörlerle çalışma esnekliğini Suriye dosyasına da taşıyor. Doha, kamu sektörünü ve enerji altyapısını finanse ederken, aynı zamanda yeni Şam yönetimi ile İsrail arasında olası temaslarda arabuluculuk rolüne hazırlanıyor. Bu sayede hem ABD ile çıkar uyumu sağlıyor hem de bölgesel etkisini koruyor. 

Suudi Arabistan içinse Suriye giderek “ulusal güvenliğin ileri cephesi” haline geliyor. Riyad, yeni Şam yönetimi üzerinden İran, İsrail ve Türkiye’nin etkilerini dengelemeye çalışan çok katmanlı bir strateji izliyor; Suriye dosyasını hem iç güvenlik (uyuşturucu ağları, milis tehdidi vb.) hem de bölgesel rekabet başlıklarıyla birlikte okuyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

Körfez’in Suriye angajmanının, daha geniş bölgesel güvenlik denkleminde İsrail’le örtük bir çıkar uyumuna yaslandığı görülüyor. Bu yaklaşımın arka planında, özellikle İran’ın Suriye’deki milis ve füze kapasitesinin geriletilmesi hedefi bulunuyor. 2020 sonrasında oluşan Körfez–İsrail güvenlik diyaloğu, Suriye’de ortaya çıkan yeni düzeni “risk azaltımı için fırsat” olarak tanımlarken, Riyad ve Doha’nın yeni Şam yönetimiyle çalışırken İsrail’in Golan cephesine yönelik kırmızı çizgilerini dikkate alması bu örtük uyumu pekiştiriyor. Dolayısıyla Körfez’in Suriye stratejisinin sessiz ama belirgin bir boyutunu, İran’ın Suriye’deki askeri altyapısının sınırlandırılması konusunda İsrail’le ortaya çıkan bu dolaylı paralellik oluşturuyor.

Fırsatlar, zorluklar

Sonuç olarak, 8 Aralık’tan bu yana geçen ilk yılın sonunda ortada halen hem önemli bir dönüşüm hem de ciddi kırılganlıklar var. Körfez, Suriye’yi İran’dan kısmen uzaklaştırmayı, Batı’yla yeniden ilişkilendirmeyi ve ülkeyi Arap bölgesel düzenine yeniden bağlamayı büyük ölçüde başarmış görünüyor. Türkiye’nin sahadaki etkisiyle birleşen bu Körfez kapasitesi, Suriye’yi “kaybedilmiş dosya” olmaktan çıkarıp bölgesel düzen inşasının merkezine taşıdı. 

Ama bu ‘başarı’ halen son derece kırılgan. İran’ın Suriye içindeki vekil ağları varlığını sürdürüyor; İsrail’le normalleşme ihtimaline karşı Suriye kamuoyunda güçlü bir toplumsal direnç var; Gazze savaşı sonrası bölgesel tansiyon halen yüksek seyrediyor; Suriye’de devam eden sorunlar, reformların yavaş ilerlemesi ise hem içeride meşruiyeti hem de dışarıda Körfez’le ilişkileri test ediyor. 

Suriye bugün Arap dünyasına yeniden dönme, toparlanma ve istikrar inşa etme açısından gerçek bir fırsat penceresiyle karşı karşıya. Körfez ise kendi tarihsel sınavını veriyor: iş birliği, yeniden inşa ve dengeli siyasi düzen üzerine kurulu yeni bir bölgesel model kurup kuramayacağı bu dosyada belli olacak. Eğer Körfez’in şartlı desteği, Türkiye’nin güvenlik rolü ve Şam’ın içeride atacağı reform adımları uyumlu biçimde ilerlerse, Suriye dosyası uzun süredir tartışılan ama bir türlü somutlaşamayan “yeni Körfez anı”nın (Gulf moment) somut laboratuvarı haline gelebilir. Aksi hâlde, bugün istikrar için kullanılan araçların yarın yeni kırılganlıkları beslemesi de mümkün. Suriye ve Körfez açısından son bir yılda yepyeni bir sayfa açıldı, ancak asıl sınav daha yeni başlıyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.