Enflasyonu Körüklemeden Doğurganlığı ve Aileyi Desteklemek Mümkün mü?

Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Türkiye’de düşen doğurganlık oranlarına karşı aileyi destekleyecek politikaları, enflasyon ve çocuk bakım hizmetleri ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.
enflasyonu-koruklemeden-dogurganligi-ve-aileyi-desteklemek-mumkun-mu.jpg

27.08.2026 - 11:50  |  Son Güncellenme:  27.08.2026 - 12:05

Dünyanın neredeyse her ülkesinde doğurganlık oranları düşüyor. Bazı ülkelerde düşüş daha hızlı, bazı ülkelerde daha yavaş olmakla birlikte bu düşüş evrensel. Ülkemizde de özellikle 2010 yılından itibaren doğurganlık hızı çok belirgin olarak düşmeye devam ediyor. 

Şekil 1. Yıllara Göre Toplam Doğurganlık Hızı 

Kaynak: TÜİK

Düşük doğurganlık hızı gelecekte “Bu ülkede kim çalışacak?” sorusuna cevap vermeyi zorlaştırdığı için ekonomik büyüme ile ilgili de yansımaları oluyor. Ayrıca, sosyal güvenlik sistemimiz bir önceki jenerasyonun emekli maaşlarının şimdi çalışanların primleri ile ödenmesine dayandığı için de doğurganlığın düşüşü, ilerideki emekli maaşları daha az sayıda çalışan insanın primlerinden ödemeyi mecbur kılacağı için bu da ekonomik yapı ile ilgili soru işaretlerini artırıyor.  

Bu gibi nedenlerle aile kurmak isteyen insanların önündeki engelleri azaltmak önemli bir kamu politikası hâline geliyor. 

Ancak politika tercihleri arasında önemli farklar var. Çünkü bazı politika tercihleri enflasyonist iken bazıları dezenflasyonist bir yapıda.   

Ülkemizin ekonomik hayatının da en önemli sorunu sanırım herkesin üzerinde hemfikir olacağı gibi enflasyon. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi OECD ülkeleriyle yapılan kıyaslamada bu sorun kendini çok daha net gösteriyor.  

Şekil 2. Tüketici Fiyat Endeksi 1 Yıllık Değişim Oranı, 2025 

 

Kaynak: OECD Veritabanı 

Enflasyonun sabit gelirliler üzerindeki bilinen maliyetlerinden ziyade, biraz da toplumsal maliyetleri üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü enflasyonun da en az doğurganlık kadar uzun vadeli ve ağır sonuçları var. 

Enflasyon ortamında göreli fiyatlar bozuluyor. “Hangi ürün gerçekten pahalı, hangisinin fiyatı normal; iş yeri tüketiciyi mi kandırıyor, yoksa kendisini yeterince açıkgöz görmediği için bu fiyatı özellikle belirli bir grup tüketiciye mi uyguluyor?” İnsan, giderek daha fazla bu sorularla yüzleşmek zorunda kalıyor. 

Daha kötüsü, zamanla herkeste “Acaba yine kandırılıyor muyum?” duygusu oluşabiliyor. Bu duygu yaygınlaştığında ise mesele artık yalnızca enflasyonun cebimizden götürdüğü paradan ibaret olmuyor. İnsanların birbirine, iş yerlerine ve ekonomik hayata duyduğu güven de aşınıyor. Oysa bir toplumun ekonomik hayatının sağlıklı işlemesi için yalnızca istikrarlı fiyatlara değil, aynı zamanda karşılıklı güvene de ihtiyacı var. 

Bu yüzden “Ekonomik hayatın en büyük günahı enflasyondur.” demek hiç de abartılı olmaz. Türkiye, ne yapıp edip bu enflasyondan kurtulmak zorunda. Çünkü yüksek enflasyonun bedeli yalnızca bugün kaybettiğimiz gelir veya satın alma gücü değil; yarın kaybedebileceğimiz toplumsal güvendir. 

Türkiye’nin mevcut politikası: Doğum yardımları ve doğum izninin uzatılması 

Türkiye de doğurganlıktaki düşüşe karşı bir politika aracı olarak doğum yardımlarını kullanmaktadır. 1 Ocak 2025 ve sonrasında doğan çocuklar için uygulanan yeni sistemde birinci çocuk için tek seferlik 5.000 TL, ikinci çocuk için çocuk beş yaşına gelene kadar aylık 1.500 TL, üçüncü ve sonraki çocuklar için ise çocuk beş yaşına gelene kadar aylık 5.000 TL ödeme yapılmaktadır. 

Bu politikanın önemli bir sosyal politika işlevi vardır ve özellikle düşük gelirli ailelerin çocuk sahibi olmanın maliyetini karşılamasına yardımcı olabilir.   

Ancak doğurganlığı teşvik için ailelere nakit yardımı yapmak kamu harcaması olduğu için enflasyonist bir etki oluşturması, özellikle para politikalarının tüm araçlarının sonuna kadar kullanıldığı günümüzde yüksek ihtimaldir. Özellikle herhangi bir kamu yardımı başladığında bunun hemen kesilemeyeceğini öngören rasyonel aktörler uzun vadede bu paraların nereden finanse edileceğini düşünecek ve enflasyon beklentileri yukarı yönlü revize edilebilecektir. Bu mekanizma sadece doğum yardımlarında değil, bütün kısa vadede üretken olmayan kamu yardımları için geçerli.  

Burada önemli bir başka nokta da 2025 yılında doğum yardımlarının başlamasının ardından doğurganlığın düşmeye devam etmiş olmasıdır. Çünkü çocuk sahibi olmak sadece gelir etkisi ile belirlenen bir karar değildir (Bu noktaya tekrar döneceğiz). 

Doğum yardımlarına rağmen doğurganlık hızının düşmeye devam etmesi doğum yardımlarının miktarı ile ilgili de olabilir fakat daha yüksek meblağlar ödeyen Avrupa ülkelerinde de doğum yardımları doğurganlığı artırmakta etkin olmadığı benim[1] de başka araştırmacıların yaptığı araştırmalarla da ortaya konmuştur.  

Bir diğer önemli politika değişimi, Nisan 2026’da doğum izninin 16 haftadan %50’lik bir artışla 24 haftaya uzatılmasıdır. Bu politika henüz çok yeni olduğu için etkilerini gözlemlemek mümkün değil fakat annelik ile çocuk sahibi olma arasındaki çatışmayı düşürdüğü söylenebilir.   

Çocuk sahibi olmak nasıl bir karar? 

Çocukların üretime katıldığı tarımın ekonomik hayatın ana faaliyeti olduğu asırlarda çocuk sahibi olma kararı bir yatırım kararı iken, günümüzde çocuk sahibi olma kararı, bazı yönleriyle dayanıklı tüketim mallarına yönelik talep kararlarıyla benzerlik göstermektedir.  

Diyelim ki bir buzdolabı aldınız, almadan önce iyi araştırmanız beklenir çünkü bir kere satın aldıktan sonra iade edilmesi neredeyse imkânsız. Benzer şekilde, bir çocuğu dünyaya getirdikten sonra, “Ben yanlış bir karar verdim, vazgeçtim.” deme gibi bir şansı yok ebeveynin. Halk diliyle, “Atsan atılmaz satsan satılmaz.” Bu nedenle de çocuk sahibi olmak uzun vadeli düşünmeyi, ölçüp biçmeyi gerektiren bir karar.  

İkincisi, her tüketim malının talebinde olduğu gibi çocuk sahibi olmada da gelir etkisi ve ikame etkisinin belirleyici rol oynaması beklenir. Nedir gelir ve ikame etkisi? Gelir etkisi, gelirimizin artması ile daha zengin hissetmemiz ve “çocuk” dâhil her mal ve hizmetten daha çok alabilir olmamızdır.  

Doğum yardımları gelir etkisi üzerinden doğurganlığı teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Yani, ekstra verilen para ile ebeveynin mama, bez, karyola gibi giderlerini destekleyerek çocuk sahibi olmalarını desteklemek amaçlanıyor. 

İkame etkisi ise bir mal veya hizmet diğerine göre ucuzlayınca, pahalı olanın yerine fiyatı düşük olanı tercih etmemizdir. Örneğin çayın fiyatı artıp kahve aynı kalırsa, kahve almaya yöneliriz. Bunu “çocuk” sahibi olmak bağlamında düşündüğümüzde, çocuk yetiştirmek çok zaman aldığı için, zamanın çocuk yetiştirmek dışında başka hangi alternatiflerde kullanılabileceği belirgin olacaktır. Dışarıda yüksek maaşa çalışabilen bir annenin daha az çocuk sahibi olması ikame etkisinden kaynaklanır.   

Eskiden bu ikame etkisi veya kadının zamanının fırsat maliyeti düşüktü çünkü kadının çalışabileceği çok fazla imkân yoktu.  

Bu durumda hemen akla “O zaman kadınlar eski hayat tarzı olan dışarıda çalışmaktan vazgeçerse sorun çözülebilir.” gibi gelebilir. Şekil 3’te görebileceğiniz gibi kadınların istihdama ve iş gücüne katılım oranları trendi artma yönünde ve bu artış ekonomik kalkınma için çok büyük potansiyel taşıyor. Daha önce Fokusplus’ta yazdığım şu yazıda da ifade ettiğim gibi kadınlar artık ana doğurganlık yılları olan 25-44 yılları arasında da iş piyasasından çıkmıyor. 

Ayrıca Türkiye'nin resmî kalkınma politikasında kadınların iş gücüne katılımının ve istihdamının artırılması açıkça hedeflenmektedir. 12. Kalkınma Planı’nda 2028'e kadar kadınların iş gücüne katılım oranının %36,2'dan %40,1'e, kadın istihdam oranının ise %32,1'den %36,2'ye çıkarılması hedeflenmektedir. Diğer bir ifade ile doğurganlığı artırmak için kadınların tekrar iş gücünden çıkması mümkün görünmeyen bir yol. 

Şekil 3. 15 Yaş Üstü Kadınlar için Temel İş Gücü Göstergeleri 

Kaynak: TÜİK

En belirleyici husus gelir etkisinden çok ikame etkisi olduğu için, doğurganlığı teşvik edecek politikaların kadınların gelir getirici bir işte çalışmak ile çocuk sahibi olmak arasında sıkışmasının önüne geçebilmesi gerekiyor. Doğum izninin 16 haftadan 24 haftaya artırılması bu amaçla uyumlu. Fakat 24 haftadan sonra çocuğa kim bakacak sorusuna da cevap verebilmek lazım.  

Doğurganlığın artırılabilmesi için geriye kalan tek seçenek, çocuk bakım alternatiflerinin mali açıdan erişilebilir olmasından geçiyor. Bu hedef, OECD’nin 2025 Türkiye Raporu’nda da altı çizilen bir husustur.  

Kamunun çocuk bakım sektörüne girmesinin bir mantığı var mı? 

Türkiye’de çocuk bakım hizmetlerinin geliştirilmesi denildiğinde ilk akla gelen çözüm, diğer bütün konularda olduğu gibi kamunun bu işe el atmasıdır. 

Belediyeler özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Yuvam İstanbul” projesi ile sunduğu uygun fiyatlı kreş hizmetlerine rağbet olması ile kamu kreşi fikri daha da fazla gündeme girdi. 

Belediye kreşlerinin tek bir standart üzerinde hizmet vermeleri ve diğer kamu kurumlarına da genel vatandaşın çocuk bakım ihtiyacına cevap vermek için kamu kreşleri kurulması yönünde bir yönetmelik de 2026 yılı Temmuz ayında çıkarıldı[2]. Fakat bu yaklaşımın önemli dezavantajları olduğu ise pek dile getirilmiyor.  

Kamunun böyle bir hizmet sunması kamu harcamalarını artıracağı için enflasyonist bir etki oluşturması yüksek ihtimaldir. Çünkü bu hizmetin sunulması, ilk olarak yeni binaların alınmasını veya hazırlanmasını, hizmeti sunacak yeni kadroların ihdas edilmesini ve bu kadrolarda çalışacak kişilere maaşlar ödenmesini gerektirecektir. Kamu tarafından doğrudan sunulan bir hizmetin yalnızca belirli şehirlerde veya belirli kamu kurumlarının çalışanlarıyla sınırlı tutulması, zaman içinde hizmete erişimde eşitlik tartışmasını gündeme getirecektir. Hizmetin ülke genelinde yaygınlaştırılması yönünde oluşacak beklenti ise kamu maliyesi üzerinde ilave baskı oluşturabilecek ve enflasyonla mücadeledeki elzem olan mali disiplinin gevşemesine daha da çok netice verebilecektir. 

Ayrıca kamu kreşleri, Türkiye için yeni bir model değil. Kamu kreşleri bu ülkede daha önce de denenmiştir. 1983 yılında 18240 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan SHÇEK Kreş ve Gündüz Bakımevi yönetmeliğinde çerçevesi çizildiği gibi çalışan anne ve babaların çocuklarına yönelik olarak bu kreşler kamu uhdesinde hizmet vermiştir. 1985’te 21 tane çalışan anne babalara hizmet veren kreş faaliyete başlamış fakat bu kurumlar 2006 yılında hizmetini durdurmuş ve 2009 yılında yönetmelikleri de yürürlükten kaldırılmıştır. 2006-2008 dönemi yatırım programı hazırlama rehberindeki “… Mutlak zorunluluk bulunması hâli dışında lojman, memur evi, kamp, kreş, misafirhane ve benzer sosyal tesis yatırımı başlatılmayacaktır. Çok zorunlu hâller dışında mevcut tesislerin bakım ve onarımları için ödenek tahsis edilmeyecektir.” şeklindeki ifadeler, 2006’lı yıllardaki bütçe disiplinini sağlamak için atılan önemli adımlardı ve bu mali disiplin sonucunda enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmeyi ülke olarak başarmıştık.  

Kamu tarafından işletilen bu tarz kuruluşların kapatılmasının en önemli gerekçesi ise zarar etmeleri. Sadece geçmişte değil, 2024 yılında yaklaşık 70 yıldır işletilen Ege Üniversitesinin kreşinin zarar etmesi nedeniyle kapatılmasının gündeme geldiğini biliyoruz. Zira, kamu hizmetinin kâr amacı taşımaması, gelir-gider dengesinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. 

Eğer kamu bu hizmetleri özel sektör mantığı, ücretli olarak vatandaşa sunacaksa o zaman kamunun bu işi özel sektörden farklı fiyattan sunması mümkün olmayacaktır. Zira Aile Bakanlığı personeline yönelik hizmet veren kreş, 17.000 TL ücret ile çocukları kaydetmektedir. Bu fiyata özel kreşlerden de çocuk bakım hizmeti sunan kuruluşlar bulunmaktadır. Bu durumda neden bu hizmeti kamu sunsun? 

Çocuk bakım hizmetleri, yüksek miktarda fiziksel sermaye gerektiren sektörlerden farklı olarak emek yoğun bir sektördür. Bu durum, uygun düzenlemeler altında küçük ölçekli girişimcilerin ve yeni hizmet sağlayıcıların piyasaya girmesini mümkün kılabilir. Uzay bilimleri gibi kimsenin bilmediği bir alan olmadığı için çocuk bakımı, bu sektöre devlet müdahalesinin iktisadi bir argümana dayanması zor. 

Altı çizilmesi gereken bir nokta da çocuk bakım hizmetinde yalnızca kontenjan ve ücret değil, hizmetin çalışma hayatıyla uyumu da belirleyicidir. Sabah 09:00–18:00 arasında çalışan bir kurum, çalışma saatleri 08:00–19:00 veya vardiyalı olan bir ebeveynin bakım ihtiyacını tam olarak karşılayamaz. Kamu kreşleri kurulsa bile özel sektördeki uzun süren çalışma saatlerine göre esnek olması çoğunlukla mümkün olamayabilecektir. MEB’e bağlı anaokulları dahi yarım gün hizmet vermekte, bu nedenle özel sektörde çalışan anneler MEB anaokulları yerine imkânı olanlar özel anaokullarını tercih etmektedir. Çocuğun okula ulaşımı, okuldan alınması, öğle yemeği ve ebeveynin çalışma saatleriyle kurumun çalışma saatlerinin uyumlu olması da önemlidir. “Yuvam İstanbul” ile ilgili internetteki şikâyetlere baktığınızda hemen bu hizmetlerin çalışanların iş saatleri ile uyumsuzluğunu dile getiren çok sayıda şikâyet duyabilirsiniz.  

Ayrıca belediyeler veya diğer kamu kuruluşlarının devlet kaynaklarını kullanarak kreş gibi hizmetler sunması ister istemez bu sektörde hizmet veren özel sektör kuruluşlarını olumsuz etkiyecektir. Özel kreşlerden hizmet alan çocukların bazıları belediye kreşlerine kayabilecektir. Bu da özel sektörün bu alana yatırım yapmasına mani olacaktır.  

Velhasıl, üniversitelerin ve belediyelerin dahi vatandaşın ihtiyacını sağlayacak zaman aralığında ve fiyattan kreşleri işletmeleri çoğunlukla mümkün olmamaktadır. Bazen hizmet kalitesi, hizmet sunulan saat, insanların ihtiyacını karşılamamakta, bazen de fiyatlar yüksek olmaktadır.  

Devletin rolü: Hizmeti kendisi üretmek yerine piyasayı çalışır kılmak 

Burada devlet ile özel sektör arasında yanlış bir ikilik kurmamak gerekir. 

Burada anlatılanlar devletin çocuk bakımından çekilmesi anlamına gelmez. Ancak devletin bakım hizmetlerini kendisinin üretmesi de gerekli değildir. 

Daha etkili bir model, devletin üç temel rol üstlenmesi olabilir: 

Birincisi, kaliteyi denetlemek. 

Devlet, çocukların güvenliğini sağlayacak asgari standartlar belirlemelidir. Devletin kendi sunduğu hizmetleri denetlemesindense piyasadaki özel kreşleri denetlemesinin daha az çıkar çatışması içereceğinden daha kolay olması öngörülebilir.  

İkincisi, düşük gelirli ailelerin bakım hizmetine erişimini desteklemek. 

Özel kreşler yoksul ailelerin çocuklarına hizmet sunmaz. Bu nedenle, ekonomik durumu olmayan ailelerin çocuk bakım hizmetlerine erişimi konusunun kamu kaynaklarıyla çözülmesi bir zorunluluktur. Genel vatandaşa hizmet vermek yerine, yoksul insanların çocuklarının bu hizmetlere erişiminin bir gündem olması ise kamunun müdahelesini gerektiren bir durumdur. Bunun için de doğrudan çocuk bakım hizmeti sunmak yerine, kayıtlı ve denetlenen farklı bakım sağlayıcılarında kullanılabilecek çocuk bakım destekleri düşünülebilir. 

Üçüncüsü, piyasaya giriş engellerini azaltmak. 

Böylece yeni girişimcilerin, kadınların ve küçük ölçekli bakım sağlayıcılarının sektöre girmesi kolaylaştırılabilir. 

Piyasaya girişlerin artırılması, hizmet sağlayıcıların çeşitlendirilmesi, ev temelli bakım modellerinin devreye alınması gibi tedbirler ise kamunun para harcamasını gerektirmediğinden enflasyonist etkileri olmaz. Hatta devlet bu hizmet sunuculardan vergi de alacağı için kamu maliyesine olumlu yansımaları bile olabilir.   

Özetle, doğurganlığı desteklemek üzerine olan aile politikası araçlarını sadece bir sosyal yardım politikası olarak değil, meselenin arz tarafını, kamu maliyesine etkilerini ve dolayısıyla enflasyon beklentilerine etkisini kapsamlı olarak düşünmek gerekir. 

Referanslar 

 [1] Ugur, Z. B. (2020). Does Having Children Bring Life Satisfaction in Europe? ZB Ugur. Journal of Happiness Studies, 21(4), 1385-1406. https://link.springer.com/article/10.1007/s10902-019-00135-5  

[2] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/06/20260627-3.htm 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.