Ekonomik Yaptırımlar: Modern Savaşın Birinci Silahı

Doç. Dr. Zeynep Burcu Uğur, ekonomik yaptırımların modern savaşın başlıca aracı haline gelmesini ve İran örneği üzerinden bu stratejinin siyasi, toplumsal ve ekonomik etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
ekonomik-yaptirimlar-modern-savasin-birinci-silahi.jpg

05.02.2026 - 16:00  |  Son Güncellenme:  05.02.2026 - 16:13

Silahların daha seyrek konuştuğu ama ekonomilerin sıklıkla hedef alındığı bir çağdayız. Günümüz uluslararası ilişkilerinde ekonomik yaptırımlar, askeri müdahaleye başvurmadan önce ülkeler üzerinde baskı kurmanın en yaygın araçlarından biri haline geldi. ABD’nin İran’a uyguladığı ekonomik yaptırımlar da bu stratejinin güncel ve çarpıcı örneklerinden biri.  

Peki nedir bu ekonomik yaptırımlar? Resmi söylemde amaç politika değişikliğine itmek olarak sunulsa da pratikte çoğu zaman yaptırıma maruz kalan ülke ekonomisinin diz çöktürülerek, yaptırım uygulayan ülke veya ülkelerin stratejik hedeflerine uygun pozisyon almaya zorlamaktır. En yaygın olarak, yaptırım uygulayan ülkenin pazarlarına erişimin kısıtlanması olarak kendini gösterir. Ekonomik yaptırımlar, daha geniş kapsamlı da olabilir. Yaptırıma tabi tutulan ülkenin hükümeti, vatandaşları veya firmaları ile her türlü ekonomik ilişkinin yasaklanmasını içerebilir.  

Ekonomik yaptırımlar şu şekilde sınıflandırılabilir: Finansal yaptırımlar ve/veya ticari yaptırımlar. 

Finansal yaptırımlar, parasal kısıtlamaları kapsar (para birimi taşınmasına ilişkin yasaklar, fon veya varlıkların dondurulması, belirli kişi ya da kuruluşlara fon sağlanmasının yasaklanması ve sigortacılık faaliyetlerine yönelik kısıtlamalar). Buna örnek olarak; Suriye Merkez Bankası’na ait varlıkların AB ülkelerinde dondurulması gösterilebilir. Ayrıca, Ukrayna savaşından sonra Rusya’da bulunan bankaların SWIFT uluslararası ödeme sisteminden çıkarılması da finansal yaptırımlara örnektir. Bu tür finansal yaptırımlar, yalnızca bankaları değil, ithalatın finansmanını, firmaların üretimini ve nihayetinde hane halkının gündelik hayatını da etkiler. 

Ticari yaptırımlar genellikle silah, ham petrol, yüksek teknoloji ürünleri ve stratejik malların ihracatını engellemek amacıyla kullanılır. Bu yaptırımların hedefi, yaptırıma tabi tutulan ülkenin stratejik görülen mallara erişimini engellemektir, böylece caydırıcılık hedeflenmektedir. Ticari yaptırımların daha düşük perdedeki versiyonları gümrük vergileri veya kotalar iken daha şiddet versiyonları ambargolar şeklinde uygulanabilmektedir. Ticari yaptırımlara örnek olarak; ABD ve AB’nin İran petrolüne uyguladığı ambargo gösterilebilir. 

Bu stratejiyi her ülke uygulayabilir mi? 

Her ne kadar ekonomik yaptırımlar deyince akla ilk olarak ABD gelse de ekonomik yaptırımlar Birleşmiş Milletlerin de ülkeleri uluslararası hukuka uymaya zorlamak için baskı uygulamanın araçlarından biridir. AB ülkeleri tarafından da zaman zaman uygulanmaktadır.  

Ekonomik yaptırımları her ülke uygulayamaz. Finansal yaptırımların etkili olabilmesi için yaptırımı uygulayan ülkenin küresel finans sisteminde merkezi bir rolü olması gerekir. Aynı şekilde, ticaret ağlarını ve ödeme mekanizmalarını kontrol edebilmesi ve diğer ülkeleri bu yaptırımlara ikna edebilecek gücü olması gerekir. 

ABD’nin doların rezerv para olması, SWIFT sistemi üzerindeki etkisi ve küresel pazar erişimi sayesinde yaptırımları “ikincil yaptırım” yoluyla üçüncü ülkelere de yayabilmesi, onu bu konuda avantajlı kılıyor. Aynı stratejiyi orta ölçekli ya da bölgesel bir gücün uygulaması çoğu zaman pek sonuç vermez.  

Fakat ABD için dahi yaptırımların ciddi ekonomik yükü vardır, özellikle bu yaptırımlar tek bir ülke tarafından uygulanıyorsa. Bir araştırmaya göre, 1995 yılında Amerikan ekonomisine ihracat kaybı olarak 15 milyar doların üzerinde bir maliyet getirdiği ve ihracata yönelik sektörlerde yaklaşık 200 bin iş kaybına yol açtığı tahmin edilmektedir. 

Yaptırım uygulayan ülke de bir miktar zarara uğrayacağını öngörüyor ama yaptırım uyguladığı ülkenin daha büyük zarara uğrayacağını ve pes edeceğini öngörüyorsa yaptırım uygulamasının bir mantığından bahsedilebilir.  

Başka hangi ülkelere yaptırım uygulanıyor? 

İran yalnız değil. Kuzey Kore de İran gibi nükleer program nedeniyle ekonomik yaptırımlara maruz kalan bir diğer ülke.  

Venezüela da gerçek sebep her ne kadar petrolü kontrol etmek de olsa insan hakları ve ‘antidemokratik’ uygulamalar bahane edilerek 2019 yılından bu yana ABD’nin ekonomik yaptırımlarına maruz kalan bir ülke. 

Küba da listedeki bir diğer ülke. ABD tarafından 1962’den beri süregelen ambargo ve yaptırımların hedefi olan Küba, yarım asrı aşkın bir süredir fiilen ekonomik baskı altında tutulan bir diğer ülke.  

2014’te Kırım’ı işgal etmesinden sonra Rusya’ya sektörel olarak kısıtlı miktarda uygulanan yaptırımlar 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası öyle boyutlara vardı ki, Rusya dünyanın en çok yaptırım uygulanan ülkesi oldu. ABD’de gündeme gelen Rusya’dan doğal gaz vb. enerji ürünleri alan ülkelere %500 gümrük vergisi uygulanacağının ifade edilmesi de bir diğer örnek.  

Bunların dışında Suriye ve Belarus gibi ülkeler de Batı yaptırımlarının payına düşeni aldı.  

AB Konseyi’nin internet sayfasında terörizm, nükleer silahların yayılmasına yönelik faaliyetler, insan hakları ihlalleri, yabancı bir toprağın ilhak edilmesi ya da egemen bir devletin kasıtlı olarak istikrarsızlaştırılması gibi durumlar yaptırımlara gerekçe oluşturduğu belirtilmektedir.  

Kağıt üzerinde etik görünen bu gerekçeler ise pratikte çifte standartla uygulanmaktadır. Örneğin, herhangi bir AB ülkesi Filistin topraklarını işgal eden İsrail yönetimine karşı bir ekonomik yaptırım uygulamamıştır. Tam tersine, Temmuz 2025 yılında BM özel raportörü Francesca Albanese Gazze ile ilgili tarafsız tutumu nedeniyle ABD tarafından yaptırıma maruz bırakılmıştır ve bundan dolayı Albanese yaptığı sağlık harcamalarını ABD yaptırım listesinde olmasından dolayı özel sağlık sigortası şirketinden geri ödemesini alamamıştır.  

İran yaptırımları hangi stratejinin parçası? 

İran’a uygulanan ekonomik yaptırımlar yeni değil. Bu yaptırımların geçmişi, 1979’daki İran İslam Devrimi’ne kadar uzanıyor. Devrimin ardından ABD, İran’a karşı ilk kapsamlı yaptırımları yürürlüğe koydu. Bu dönemde İran’ın yurt dışındaki varlıkları donduruldu, ticaret ve finansal ilişkiler ciddi biçimde kısıtlandı. 

1990’lı yıllarda ABD yaptırımları daha da genişletilmiş ve İran’ın enerji sektörü, özellikle petrol ve doğal gaz yatırımları, hedef alındı. Ayrıca ABD, İran’la iş yapan üçüncü ülke şirketlerini de cezalandıran ikincil yaptırımlar uygulamaya başladı. 2000’li yıllarda yaptırımların odağı İran’ın nükleer programına kaydı. Bu kez yalnızca ABD değil, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği de sürece dâhil oldu. İran’ın petrol ihracatı, bankacılık sistemi ve uluslararası para transferleri hedef alındı. İran bankalarının SWIFT sisteminden dışlanması, ülke ekonomisini doğrudan etkileyen adımlardan biri oldu. 

2015’te imzalanan JCPOA nükleer anlaşması ile İran nükleer faaliyetlerini sınırlaması karşılığından yaptırımların bir kısmı geçici olarak kaldırıldı ve İran ekonomisi kısa süreli bir rahatlama yaşadı. Ancak 2018’de ABD’nin anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle birlikte yaptırımlar yeniden ve daha sert şekilde devreye girdi. “Azami baskı” politikası kapsamında enerji, finans, deniz taşımacılığı ve sigortacılık gibi pek çok alan yaptırımlardan etkilendi. 

Fakat Haziran 2025’te İsrail ve ABD’nin İran ile 12 gün savaşı sonrası yaptırımlar da yeniden maksimum baskı durumuna geçti.  

2025 Aralık ortasında İran’daki protestolar Batı kaynaklarında boy boy verilirken, o protestoları başlatan asıl ekonomik sorunların arkasındaki ekonomik yaptırımlardan ise hiç kimse bahsetmiyor.  

İlginç şekilde, ABD Hazine Bakanı Scott Bessant’ın Fox TV’ye verdiği mülakatta İran’da ekonomik kaos yaratmakla açıkça övündüğünü görmek mümkün. Besant Aralık 2025’te İran’da bir bankanın battığını ve dolar sıkıntısından dolayı İran Merkez bankasının para basmak zorunda kaldığından ve İran’ın ithalat da yapamadığını ve bu nedenle insanların sokakta protestolara başladığını ifade ediyor. Besant 2025 Mart ayında New York Ekonomi Kulübü’nde yaptığı bir konuşmada, İran para biriminin çöküşün eşiğinde olduğuna inandığını söylemiş. Ayrıca, şöyle bir ifadesi de var “Eğer bir İran vatandaşı olsaydım, paramı ülkeden çıkarırdım”. Bu mülakatın ilerleyen bölümlerinde bu stratejiyi ekonomik devlet zanaatıdır (economic statecraft) ve tek bir kurşun bile sıkılmadan işlerin kendi perspektiflerinden son derece olumlu bir yönde ilerlediğini ifade ediyor.  

Birçok insan aynı anda parasını çekmeye çalışırsa batmayacak hiçbir banka olmadığını bilen ve daha sorumlu ifadeler seçmesi gereken Hazine Bakanı’nın konuşmasına “İran para biriminin düşeceğini düşünüyorum” diyerek başlaması kayda değer. Bu, insanları para biriminden kaçmaya teşvik ederek kendi kendini gerçekleştiren kehaneti harekete geçirip bir çöküş ya da panik yaratma girişiminin ilk adımı olarak okunabilir. Ardından Hazine Bakanlığı’nın ve yaptırımları uygulayan OFAC adlı birimin, dünya genelindeki her kuruma İran’la her türlü ticareti durdurmaları için yaptırımlar uyguladığını anlattı. Diğer bir ifade ile, İran’ın tamamen yasal ve olağan ticari faaliyetleri bile yaptırımlar kapsamında hedef alındı. Amaç, İran’ın ürünlerini ihraç edememesi ve uluslararası ticarete katılamamasıydı. Bu bir ülke ekonomisini diz çöktürme girişimidir ve Bakan Bessant bunun işe yaradığını söyledi.  

Yaptırımların işe yaramasının göstergesi olarak Besant protestoların başlamasını gösterge olarak nitelendiriyor. Daha sonra Donald Trump’ın protestocuları teşvik eden açıklamaları ile Hazine Bakanının ifadelerini birleştirince ABD’nin İran’da rejim değişikliği için İran ekonomisini boğmaya çalıştığını söylemek zor olmasa gerek.  

Japonya örneği: Yaptırımlar istenilen sonucu verir mi? 

ABD’nin İran politikası, tarihsel bir karşılaştırmayı da akla getiriyor. II. Dünya Savaşı öncesinde ABD, Japonya’ya petrol ve çelik ambargosu uygulayarak Japon ekonomisini ciddi biçimde sıkıştırmıştı. Bu yaptırımlar Japonya’yı geri adım atmaya zorlamak yerine, daha saldırgan bir stratejiye yöneltti ve Pearl Harbor saldırısının zeminini hazırladı. 

Bu örnek, yaptırımların her zaman barışçıl sonuçlar üretmediğini; bazen tam tersine çatışmayı hızlandırabildiğini gösteriyor. 

Yaptırımların istenilen sonucu vermesinde sık sık Güney Afrika’daki apartheid rejimine yönelik yaptırımlar örnek gösterilir. Fakat, genele baktığımızda farklı bir resim ortaya çıkıyor. Bir araştırmaya göre, 1914 ile 1990 yılları arasında çeşitli ülkelerin ekonomik yaptırımlar uyguladığı 116 vaka yaşandı. Bu vakaların üçte ikisi, ilan edilen hedeflere ulaşmakta başarısız oldu. 

Yaptırımların istenilen sonucu vermemesi için birçok neden olabilir. Örneğin, bazı ülkeler yaptırıma katılmayabilir. Bu durumda, yaptırıma maruz kalan ülke kendine yaptırım uygulamayan ülkeler ile ticaretini artırma yolunu seçecektir. Örneğin, Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımlara Çin’in dahil olmaması Kuzey Kore’nin Batı ülkeleri yerine Çin ile ticarete yönelmesini netice vermektedir.  

İran örneğinde de benzer bir durum söz konusudur. Yaptırımlarla ulaşılması hedeflenen amaçların büyük bir kısmı gerçekleştirilememiştir. Ekonomi, yaptırımların yarattığı şoku atlatmayı başarmış ve hatta kısıtlı da olsa büyüme sürecine girmiştir. Ayrıca, 2014 yılından sonra Rusya’ya uygulanan önceki yaptırımlar da bugün tanık olduğumuz savaşı engelleyememiştir. 

Yaptırımların “yan etkisi” ise çoğu zaman sıradan vatandaşlara zarar vermesidir; buna hükümetlerinin politikalarına katılmayan kişiler de dahildir. En kötü durumlarda yaptırımlar, Suriye ve İran örneklerinde olduğu gibi, yoksulluğa ve son derece kötü yaşam koşullarına yol açmakta, ancak rejimlerin politikalarını yine de değiştirmemektedir. Küba’ya yönelik sert yaptırımlar ise sağlık hizmetlerinde yetersizliklere ve elektrik kesintilerine neden olmuştur. 

Türkiye için çıkarılacak dersler ve hassas noktalar 

Tarihe dönüp baktığımızda, ekonomik yaptırımların Türkiye açısından da soyut ya da uzak bir olgu olmadığı görülür. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından ABD tarafından uygulanan askeri ambargo, Türkiye’nin savunma kapasitesini doğrudan etkilemiş; ve önemli ekonomik sonuçları da olmuştur. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen benzer dinamiklerin farklı biçimlerde sürdüğü söylenebilir. Bugün F-35 programından çıkarılma ve yapay zeka alanındaki örtük kısıtlamalar, yaptırımların yalnızca askeri değil, teknolojik sonuçlar da doğurduğunu göstermektedir. 

ABD’nin gerek İran gerekse Rusya örneklerinde izlediği yaptırım stratejisinde ortak bir hedef öne çıkmaktadır: Yerel para biriminin hızla değer kaybetmesi. Para biriminde yaşanan sert değer kayıpları, yalnızca ekonomik göstergeleri değil, toplumsal psikolojiyi ve siyasal istikrarı da etkileyen zincirleme sonuçlar üretmektedir. Yerel para birinin hızla devalüe olması ile tasarrufların erimesi ve ithalatın zorlaşması, kısa sürede toplumsal huzursuzluklara zemin hazırlayabilmektedir. 

Bu noktada Türkiye açısından dikkat çekici olan husus, Türk lirasının değer kaybını önlemek amacıyla uzun süredir izlenen yüksek faiz–portföy yatırımı odaklı politikanın kırılgan yapısıdır. Yabancı sermaye girişlerini teşvik eden bu model, kısa vadede döviz likiditesi sağlasa da aynı sermayenin aynı hızla ülkeyi terk edebilme potansiyelini de beraberinde getirmektedir. Bu durum, TL’nin bir anda ve sert biçimde değer kaybetmesine kapı aralayabilecek bir yapısal zafiyet yaratmaktadır. 

Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak tasarruf açığına sahiptir. Tasarruf açığını yabancı tasarruflarla finanse etmesi ekonomik bir zorunluluk olarak görülebilir. Ancak İran ve Rusya örnekleri göstermektedir ki, finansal bağımlılık, ulusal çıkarların gerektirdiği politikaların hayata geçirilmesini zorlaştırabilmektedir. Finans merkezlerini rahatsız edebilecek her adımın potansiyel bir yaptırım ya da sermaye çıkışı tehdidiyle karşılanması, ekonomik egemenlik alanını daraltabilir. 

Sonuç olarak, ekonomik yaptırımlar çağında bağımsız dış politika ekonomik dayanıklılık meselesidir.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.