Edward Said: Madunun Edebiyattaki Sesi

Yazar Özgür Taburoğlu, Edward Said’in koloni-sonrası dönemde Batı'nın Doğu'yu temsil etme biçimini sorgulamasını ve edebiyatın madunun sesini duyurabileceği bir alan olarak işlev görmesini Fokus+ için kaleme aldı.
Edward Said: Madunun Edebiyattaki Sesi

08.05.2025 - 15:54  |  Son Güncellenme:  08.07.2025 - 17:42

Edward Said, 20. yüzyılın etkili kültür eleştirmenlerinden biridir. Özellikle Oryantalizm (1978) eseriyle Batı'nın Doğu'yu temsil ediş biçimini sorgular ve koloni-sonrası eleştiri alanının temellerini oluşturan birkaç şahsiyetten birisi olur. Said’in eleştirisi, sadece akademik temsillere değil, aynı zamanda edebiyat gibi kültürel üretim alanlarına da yöneliktir. Said için “madun”un (sömürgeleştirilmiş, bastırılmış özne) sesi edebiyatta doğrudan takip edilebilir. Said’in yaklaşımı, Gayatri Chakravorty Spivak gibi düşünürlerin “Madun konuşabilir mi?” sorusuna yönelik muhtemel cevaplar da içerir.

Madun ve temsil sorunu

“Madun” kavramı, özellikle Spivak’ın Madun Konuşabilir mi? (1988) başlıklı çalışmasında kuramsal bir alt başlık olmuştur. Spivak’a göre, madun ne sömürgeci sistem içinde ne de onun ardından gelen akademik söylemler içinde kendi sesini ifade edebilir, kendi özgün sesini telaffuz edebilir. Çünkü bu ses sürekli olarak hükümran yapılar tarafından karartılır ya da çarpıtılır. Edward Said ise bu meseleye daha tarihsel ve edebi bir zaviyeden yaklaşır.  

Said’in Oryantalizm’de gösterdiği gibi, Doğu’nun Batı tarafından temsil edilmesi aslında Doğu'nun değil, Batı'nın kendini tanımlama sürecinin bir ürünüdür. Bu temsil biçimleri, Doğulu öznenin konuşma hakkını elinden alır. Said’e göre, madunun konuşması engellenmiş değildir sadece; onun konuşmasının anlamlı olabilmesi için uygun kapsam da elinden alınmıştır. Bu nedenle, Said’in önerdiği yaklaşım, temsiliyet ilişkilerinin eleştirel bir çözümlemesini içerir. Edebiyat eleştirisiyle madun çalışmaları bu sırada çakışır.

Edebiyatın konumu

Said’in çalışmalarında edebiyata verdiği önem oldukça belirgindir. Kültür ve Emperyalizm (1993) adlı eserinde Batı edebiyatının sömürgeci söylemin taşıyıcısı olarak nasıl işlev gördüğünü dile getirirken bir yandan da bu söylemin çelişkilerini içinde barındırdığını gösterir. Örneğin, Jane Austen’ın Mansfield Park romanında Antigua’daki sömürgecilik arka planda kalsa da, esasen bu zemin, İngiltere'deki gündelik yaşamın maddi koşullarını oluşturur. Said’e göre algı eşiklerine takılan bu misalde olduğu gibi, sömürgecilik metinlerde “doğallaştırılır;” “iyi niyetli” edebiyatçılar tarafından da.  

Ancak Said, edebiyatın yalnızca emperyal tasarımları tabii kılan değil, aynı zamanda bu eylemleri sorgulayan bir alan olduğunu da belirtir. Bu nedenle, edebiyat, madunun konuşabileceği bir alan olarak da işlev görebilir. Joseph Conrad’ın Heart of Darkness ya da Tayeb Salih’in Season of Migration to the North gibi eserleri bu ikiliği içinde taşır. Bu tür metinlerde sömürgecilik yalnızca temsil edilmez; aynı zamanda eleştirel bir bakış açısı içinden yeniden okunur ve yazılır.  

Said’e göre bir entelektüelin ya da sanatçının temel görevi, temsil ettiği sesler karşısında “etik sorumluluk” taşımaktır. Bu, özellikle Batılı entelektüeller için önemlidir. Bir Batılı yazarın Doğulu bir karakteri temsil etmesi başlı başına bir güç ilişkisi taşır içerisinde. Bu ilişki sürekli bir özeleştiri ve “tarihsel bilinçle” dengelenebilir. Said, bu noktada “konuşma”dan ziyade “duyulma” ve “tanınma” kavramlarını öne çıkarır. Bir öznenin gerçekten konuşabilmesi için, onu dinlemeye hazır bir kamusal alanın varlığı gerekir. Edebiyatla siyaset arasında sürekli bir etkileşim ağı oluşturulmalıdır bu nedenle.  

Bu gibi telaffuzlarıyla Spivak’a göre daha açık ve iyimser bir tarafı da vardır. Spivak, akademik söylemlerin bile madunun sesini temsil ederken onu yeniden susturduğunu savunur. Ona göre madun konuşamaz çünkü onu konuşturan sistemler onun sesiyle değil, kendi ideolojik kapsamıyla ve sınırlarıyla ilgilenir. Said ise daha umutlu bir yaklaşım sunar. Ona göre, tarihsel, kültürel ve edebi çerçeveler eleştirilip dönüştürülürse, madunun sesi duyulabilir hale gelir. Edebiyat, “tarihsel analiz” ve “kamusal entelektüellik” yoluyla temsil ilişkileri değiştirilebilir.  

Eleştirel düşünce ve Filistin

Said’in madunun sesiyle ilgili görüşleri en açık biçimde Filistin meselesine dair yazılarında ortaya çıkar. Filistin Meselesi (1979) ve Kültür ve Direniş (2003) gibi eserlerinde, Filistinlilerin herhangi bir zeminde ve zamanda nasıl “temsilsiz” kaldığını ve bu durumun edebi ve kültürel söylemlerle nasıl pekiştirildiğini gösterir. Said’in çözüm önerisi, “eleştirel humanizm” adını verdiği yaklaşımdır. Bu yaklaşım, ötekinin sesine kulak verme, onun tarihsel koşullarını anlama ve ona etik bir sorumlulukla yaklaşma temelinde işler. Said, Filistinlilerin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kültürel olarak da görünür ve duyulur hale gelmesi gerektiğini savunur. Bu anlamda edebiyat ve sanat, madunun sesi için önemli araçlar haline gelir.  


Kaynakça:

  • Said, E. W. (1999). Oryantalizm, çev. N. Uğurlu, İstanbul: Metis. 

  • (2004). Kültür ve Emperyalizm, çev. N. Uğurlu, İstanbul: Hil. 

  • Said, E. W. (2005). Filistin Meselesi, çev. M. Küpüşoğlu, İstanbul: Metis. 

  • Said, E. W. (2004). Kültür ve Direniş, çev. O. Akınhay, İstanbul: Ayrıntı. 

  • Said, E. W. (2005). Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, çev. T. Birkan, İstanbul: Ayrıntı. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.