“Dubai Bitti” mi?
26.03.2026 - 17:22 | Son Güncellenme: 09.04.2026 - 16:25
Bugüne kadar yalnızca dünyanın dört bir yanından gelip giden prestijli havayollarına ait uçakların ve görkemli havai fişeklerin süzüldüğü Dubai semaları, 28 Şubat’taki İran saldırılarıyla birlikte füzeler ve İHA’lara sahne olmaya başladı. Eskisinden tamamen farklı bu yeni manzara, Dubai’ye dair birbirine tamamen zıt iki yorumu da beraberinde getirdi. Kimine göre İran’ın füze saldırıları Dubai’yi bitirirken, kimine göre geçici bir sarsıntıdan ibaretti ve Dubai her zamanki gibi, hatta daha da güçlenerek yoluna devam edecekti.
Ancak hemen hemen her konuda olduğu gibi, iki uç yorum da durumu izahta yetersiz kalıyor. Zira konu, daha derin ve peşin hükümsüz bir değerlendirmeyi hak ediyor.
İran, diğer Körfez şehirleri gibi Dubai’yi de elbette bombalarla, füzelerle fiziksel olarak yıkmadı. Esasında zaten İran’ın amacı bu kentleri “yok etmek” olsaydı hasar çok daha büyük ve yıkıcı olabilirdi. Fakat saldırılar başka bir şey yaptı: Dubai’nin asıl sermayesini vurdu. O sermaye yalnızca güvenlik değil, “istisnalık.”
Çölde bir vaha
Dubai, uzun yıllardır kendini bölgenin geri kalanından ayrışmış, tamamen azade bir alan olarak kurdu. Ortadoğu’nun içinde, ama Ortadoğu gibi olmayan bir yer. Savaşların, darbelerin, çökmüş devletlerin, kanlı protestoların damga vurduğu bir coğrafyada, tüm bunlardan uzak, farklı kurallarla işleyen bir merkez; adeta çölde bir vaha. Dubai’nin cazibesi sadece görkemli gökdelenlerinde, otellerinde ya da yabancılara sağladığı vergi kolaylıklarında değil; çevresindeki bölgesel kaostan sıyrılmış bu imajındaydı.
Gerçekten de Dubai’ye gidenler, diğer pek çok Körfez şehrinden farklı duygulara kapılırdı: Ortadoğu’da ama değil. Yabancı çalışanlar ya da turistler orada pek çok başka şeyle birlikte, bölgenin geri kalanında bulamadıkları bir şey buldular: İstisnalık ve ayrıcalık hissi.
Gözden Kaçmasın
Dubai markasının inşası

Dubai’nin mütevazı bir inci avcılığı ve balıkçılık limanından küresel bir finans merkezine dönüşmesi, onlarca yıla yayılan bir projeydi. Bu dönüşümün ilk büyük mimarı, 1958’de Dubai Emiri olan Şeyh Raşid bin Said el Maktum’du. Ancak onun asıl önemi yalnızca yöneten kişi olması değil, Dubai’nin geleceğini petrolün ötesinde gören lider olmasıydı.
Şeyh Raşid, daha petrol gelirleri şehri bütünüyle değiştirmeden önce Dubai’nin ticaret potansiyeline yatırım yaptı. Dubai koyununun temizlenip genişletilmesi, limanın derinleştirilmesi, havaalanının inşası ve ardından Raşid Limanı ile Cebel Ali gibi büyük projeler, kentin bugünkü ekonomik modelinin temelini attı. 1970’li yıllarda ekonomide hâlâ petrol baskın olsa da, sonraki otuz yılda petrolün yerini ticaret, inşaat ve hizmet sektörü almaya başladı. Böylece Dubai, sadece bir Körfez şehri değil, bölgesel ticaretin giriş-çıkış kapısı haline geldi.
Dubai hikâyesinin ilhamlarından biri de aslında New York’tu. Şeyh Muhammed bin Raşid’in aktardığına göre, 1960’larda babası Şeyh Raşid ile birlikte o dönem dünyanın en yüksek binası olan Empire State’in tepesine çıktıklarında bir hayal başlamıştı: Bir gün Dubai’nin de böyle yapılarla anılması. Yıllar sonra Burj Halife’nin yükselişi, bu hayalin gerçekleşmiş hali olarak sunuldu. Tam da bu nedenle Dubai markası yalnızca limanlar, havaalanları ya da gökdelenler üzerine değil; büyüme, ihtişam ve küresel ölçekte görünür olma fikri üzerine kuruldu.
1985’te bugün dünyanın en prestijli havayolu şirketleri arasında sayılan Emirates’in kurulması, 1999’da yelken şeklindeki ikonik otel Burj Al Arab’ın açılması ve 2000’lerin başında yabancılara ilk kez mülk edinme hakkı tanıyan yasalar, bu altyapı üzerine inşa edilen yeni dönemin temel sütunları oldu. Şeyh Raşid’in ardından oğulları da bu çizgiyi daha görünür ve daha iddialı projelerle sürdürdü. Burj Al Arab, Palmiye Adası ve elbette Burj Halife, yalnızca mimari projeler değil; Dubai’nin küresel marka kimliğinin parçaları haline geldi. Bu yönüyle Dubai’nin yükselişi sadece ekonomik değil, aynı zamanda dikkatle kurgulanmış bir imaj inşasıydı.
Şeyh Raşid’in petrolün ötesinde bir Dubai hayali aslında büyük ölçüde gerçekleşti. Bugün Dubai ekonomisi neredeyse tamamen petrol dışı sektörler tarafından ayakta tutuluyor; petrolün gayrisafi yurt içi hasıladaki payı artık yüzde 2’lerin altına düşmüş durumda. Bunun yerini, Londra ve New York’u andıran bir düzenleyici çerçeve üzerine kurulu ticaret, turizm, lüks gayrimenkul ve finansal hizmetler aldı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) petrol rezervlerinin yüzde 90’ından fazlasını elinde tutan komşu Abu Dabi ise büyüme açısından hala petrol gelirlerine daha bağımlı.
Beyrut, 1970’lerdeki iç savaşın bu imajı yıkmasına kadar bölgenin uluslararası finans başkentiydi. Daha sonra bu boşluğu Bahreyn doldurdu, ancak Dubai’nin yükselişi onu daha mütevazı bir oyuncuya dönüştürdü. Bu geçişlerin her biri aynı vaat üzerine kuruluydu: Bölgenin son krizinin vurduğu yerlere karşı istikrarlı ve açık bir alternatif sunmak. Dubai ise bu vaadi, kendisinden önce gelenlerin hepsinden daha eksiksiz biçimde hayata geçirdi.
Dubai’nin yükselişi bir ölçüde başkalarının istikrarsızlığı üzerine de inşa edildi. Suriye iç savaşıyla yerinden edilen Suriyeliler, Arap Baharı’nın sarstığı varlıklı aileler ve daha yakın dönemde Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’dan ayrılanlar, sermaye ve yeteneklerini emirliğe taşıdı. BAE genelinde nüfus 1980’de yaklaşık 1 milyonken 2024’te 11 milyona yükseldi. Ülke, son yıllarda dünyada en fazla milyoner çeken merkezlerden biri haline geldi.
Sarsılan şey güvenlikten fazlası
Tüm bunların ışığında şu çok açık: İran’ın saldırılarının yarattığı temel hasar yalnızca güvenlik alanında değil. Daha derindeki hasar, Dubai’nin yıllardır kurduğu istisnalık imajının yara almasıydı. Beyrut, Şam, Kahire… Bugüne kadar Ortadoğu’da savaşlar başka yerlerde olurdu. Krizler başka kentleri vururdu. Körfez’in doğrudan hedef olması, aslında unutulan veya geri planda tutulan bir gerçeği açığa çıkardı: Dubai aslında Ortadoğu’daydı. Şehir bir anda pahalı bir vitrin görüntüsünden uzaklaşarak, bölgesel bir savaşın doğrudan hedefi görüntüsüne evrildi.
Dubai; coğrafi konumunu vergi kolaylıkları, lojistik kapasite, finansal hizmetler ve uluslararası yaşam tarzıyla birleştiren bir model üzerine yükseldi. Ancak bu modelin sorunsuz işlemesi için elbette altyapı tek başına yeterli olamaz. Sermaye, kâr kadar öngörülebilirlik de arar. Şirketler, yatırımcılar, yabancı profesyoneller ve turistler bir şehre yalnızca sunduğu imkânlar için değil, çevresindeki karmaşadan ayrıştığına inandıkları için gelir. Bugün esas sarsılan işte bu oldu.

“Dubai bitti” demek bugün için nasıl doğru değilse, “Dubai’ye bir şey olmaz” demek için de erken. Dubai hâlâ güçlü. Böylesine büyük altyapılar, kurumsal ağlar ve uluslararası bağlantılar birkaç saldırıyla bir anda ortadan kalkmaz. Ancak yaşananlar, modelin sürdürülebilirliğini ve ikna ediciliğini sorgulatacak. İran’ın saldırıları bu modelin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiş oldu.
Kırılgan başarı
Dubai modeli uzun süre son derece başarılı oldu. Ancak başarısının kaynağı aynı zamanda en büyük kırılganlığını da içinde taşıyor. Nüfusun büyük bölümünün yabancılardan oluştuğu, vatandaşlığa geçişin son derece sınırlı kaldığı, insanların şehre kalıcı bir aidiyetle değil fırsat mantığıyla bağlandığı bir yapıda, kriz anlarında çözülme riski çok daha yüksek hale geliyor. Nitekim 2024 sonu itibarıyla Dubai’nin yaklaşık 4 milyon 250 binlik nüfusunun 3 milyon 950 bine yakını, yani yaklaşık yüzde 93’ü yabancılardan oluşuyor. Bu insanların çoğu buraya “ait oldukları” için değil; güvenlik, istikrar ve imkan sunduğu için geldi. Bu üç unsur zedelendiğinde, aynı insanlar ve aynı sermaye başka merkezlere yönelme eğilimi gösterebilir. Ama hangi merkeze? Dubai’nin yıllar içinde kurduğu modeli dünyada kaç şehir sunabildi ya da sunabilir? “Dubai bitti mi?” tartışmaları yaparken göz önünde bulundurulması gereken sorulardan biri de alternatifin ne olduğu veya olacağı.
Sonuç olarak; Dubai’nin bittiğini, bir daha eskisi gibi olamayacağını, giden yabancıların ve sermayenin tekrar dönmeyeceğini söylemek için henüz erken. Bu, en çok savaşın gidişatına bağlı. Süreç uzadıkça şüphesiz maliyet artarken toparlanma süresi de uzayacak. BAE’nin İran’a karşı atacağı her yeni adım, Dubai’yi hedef olarak tutmaya devam ederek kentin güven ve istikrar imajını aşındırmayı sürdürecek. Savaş, Dubai’yi güçlü kılan küresel çekiciliğin aynı zamanda onun en büyük kırılganlığı olduğunu açığa çıkardı. Dubai muhtemelen hemen çökmeyecek kadar büyük; ancak eski dokunulmazlık ve istisnailik anlatısını aynı rahatlıkla sürdürmesi artık pek kolay olmayacak.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.