Direniş Hareketleri Ne Zaman Silah Bırakır?
17.02.2026 - 10:21 | Son Güncellenme: 17.02.2026 - 10:28
ABD Başkanı Donald Trump, “Hamas silah bırakmalı” çağrısını yinelerken, örgütün silahsızlanarak ateşkes kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Netanyahu’ya Gazze’de operasyonları sürdürmesi için izin verebileceğini de ifade etti.
Hatırlayalım, Trump 20 maddelik ‘barış planını’ önerdiğinde Hamas –diğer Filistinli örgütler ile fikir birliğine ulaştıktan sonra– ateşkes, esirleri teslim etme ve insani yardımların Gazze’ye girmesinden oluşan ilk aşamasını kabul ettiğini, uzun vadeli siyasi boyutları içeren diğer aşamaların ise müzakere ve milli diyaloğa bağlı olduğuna işaret etti.
Buna rağmen, ABD Başkanı o gün “Hamas planımı kabul etti” diye kendi hesabında ve Beyaz Saray’ın sosyal medya hesaplarında yazmıştır. Zımnen Trump, Filistinlilere “kabul edin ya da etmeyin; sizin fikrinizi, kabulünüzü ya da iş birliğinizi beklemeden planımı istediğim gibi zor ve güçle uygulayacağım” demiş oldu.
Yine hatırlayalım: Trump, planını ilan etmeden önce de ikinci aşamanın başladığını duyurmadan önce de Netanyahu ile toplanıp bunları görüştü. Soykırım işlediği için Uluslararası Ceza Mahkemesince tutuklanması istenen savaş suçlusu Netanyahu’yu sözde “barış kurulu” üyesi olarak gösterdiğini de buna eklersek, Trump’ın asıl hedefinin İsrail’in soykırım ve savaşla elde edemediğini siyaset ve baskılarla elde etmek olduğunu bir kez daha görmüş oluruz.
Yani aslında ara sıra dillendirilen “Trump–Netanyahu” ihtilafının derin ve hedeflerle ilgili değil, konjonktürel ve ayrıntılarla alakalı olduğunu hatırlatmak gerekir. Asıl gerçek, planın Netanyahu ve İsrail’i suçlu yerine ortak konumuna koymasıdır.
Peki planın birinci aşaması nasıl uygulandı?
Filistinli taraf, elindeki bütün esirleri ve işgal askerlerinin cesetlerini büyük özveriyle arayıp bularak teslim etti, ateşi tamamen kesti; işgal güçlerinin ihlalleri ve suikastlarına bile nadir istisnalar dışında cevap vermedi. Buna karşın işgal güçleri ihlallere devam etti, yüzlerce Filistinliyi şehit etti, Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına uzun süre izin vermedi; izin verdiğinde ise çok sınırlı sayıda Filistinliyi sınırdan geçirip büyük zorbalıklar yaşattı ve Gazze içindeki işgalini, planın önerdiği gibi azaltmak yerine genişletti.
Bütün bunları başta garantör devletler olmak üzere neredeyse herkesin bildiği ve dillendirdiği halde, Trump ve kurmayları ısrarla işlerin iyi gittiğini, barışın tesis edildiğini, İsrail’in planı uyguladığını; buna karşılık Filistinlilerin planı ihlal ettiğini iddia ettiler ve etmeye devam ediyorlar.
Bunun anlamı şudur: Trump’ın planı aslında Hamas başta olmak üzere Filistinlileri hedef almakta, beklentileri sürekli ona yöneltmekte ve İsrail’in bütün ihlallerine göz yummaktadır. Trump’ın planındaki “ABD–İsrail ortaklığı” da tam olarak burada kendini göstermektedir. Defalarca ve sistematik olarak ihlal eden tarafa tam prim verilirken, tüm yükümlülüklerini yerine getiren tarafa ise ihlal damgası vurulmakta ve güç kullanımı ile soykırımın devamı tehdidi yöneltilmektedir.
Böylece siyasi gündem, ateşkesi sağlamak ve İsrail’in ihlallerine son vererek nasıl ilerlenmesi gerektiği meselesi yerine “Hamas silah bırakmalı” söylemine dönüştürülmüştür. Bunu savaş suçlusu Netanyahu, zaten uygulanmayan ve engellenen birinci aşama maddesi olan insani yardımların girmesi için şart koşmakta; ABD idaresi de o yönde destek vererek baskı uygulamakta ve hatta bunun nasıl yapılması gerektiği senaryoları dahi tartışılmaktadır.
Peki Hamas’ın yaklaşımı nedir?
Doha Forumu’nda konuşan Hamas liderlerinden ve eski siyasi büro başkanı Halit Meşal buna “garantiler yaklaşımı” diyor. Silahın bırakılmasını tamamen ve açık şekilde reddeden, hatta bunun Filistinlileri İsrail için “öldürülmesi ve tasfiyesi kolay bir kurban” hâline getireceğini söyleyen Meşal, İsrail’in bu yöndeki şartının sanki uluslararası toplumun ortak talebiymiş gibi gösterilmeye çalışıldığını öne sürüyor.
İşgale karşı silahlı mücadelenin hak olduğunu hatırlatan Meşal, işgalle iş birliği içindeki milislerin silahlandırılmasının sürdüğü ve İsrail’in ihlal ve katliamlarının arttığı bir dönemde direniş hareketlerinin silahsızlandırılmasının amacının, direnişin meşruiyetine halel getirmek ve Gazze’de bir kaos ortamı inşa etmek olduğuna dikkat çekti.
'Garantiler yaklaşımı’nın ana unsurları ise şunlar:
- Gazze’nin gündemi ve önceliği insani yardımların girmesi ve insanların nefes almasıdır. Kimse Gazze’den yakın zamanda işgal devletine karşı bir operasyon yapacağını mantıklı olarak görmüyor.
- Hamas ateşkese tam uyarken, işgal güçlerinin devam eden ihlalleri tehlikenin direnişten değil, işgal devletinden geldiğini açık ve net şekilde göstermektedir.
- Yine de Hamas ve diğer Filistinli örgütler 5-10 yıllık gibi uzun süreli ateşkes anlaşmasına hazır.
- Bu süre içerisinde garantör ülkeler (Mısır-Katar-Türkiye) Hamas’ın ve Filistinli tarafların uyumunu garanti edebilir.
Bu yaklaşımı öne süren Meşal, garantör ülkelere bunu anlattıklarını, onların da bunu makul ve kabul edilebilir gördüklerini ve onu baz alarak ABD ile konuşacaklarının altını çizdi.
Denebilir ki, artık bir ‘barış planı’ var, ateşkes sağlandı ve birçok bölgesel ve uluslararası aktör bu işin içinde; bu garantilere güvenerek Hamas kendisini ve Filistinlileri güvende hissedip silahı bıraksın.
Peki, bu ne kadar doğru ve gerçekçi?
Uluslararası toplumun iki yıl boyunca ara sıra eleştiriler yapsa da aslında soykırımı durdurmadığını ya da durduramadığını; insani yardımların Gazze’ye girmesi için İsrail’e yeterli baskı uygulamadığını; insani yardım almak için giden Filistinliler soğukkanlı biçimde adeta “avlanır” gibi işgal güçleri tarafından hedef alındığında bir şey yapmadığını; ateşkes ilan edildikten sonra bile devam eden ihlalleri ve katliamları durdurmadığını; planın maddelerinden olan Refah Sınır Kapısı’nı açtırmadığını ve ABD Başkanı’nın İsrail’e ve Netanyahu’ya tam destek vererek hâlen “istersem soykırımın devam etmesine izin veririm” tehditlerine kayıtsız kaldığını hatırlatırsak, bu söylemin ne kadar gerçek dışı olduğu anlaşılır.

Uluslararası toplumun verdiği garantilerin aslında sözde kaldığı ve pratikte karşılığının olmadığı Gazze’de görüldükten sonra, Venezuela ve İran örneklerinde de teyit edilmiştir. Direniş ve kurtuluş hareketlerinin silahlı mücadele sebebi hiçbir zaman sadece saldırıya maruz kalmak değildir; asıl sebep işgalin ta kendisidir. İşgal devam ettiği sürece ne silah bırakılır ne de mücadeleden vazgeçilir. Kendi silahı ve gücünden feragat edip uluslararası topluma güvenen örnekler ise tarihten silinmiştir.
Tarih boyunca direniş ve kurtuluş hareketlerinin yaptığı da budur. İşgal tamamen bitmeden ve kendi devletini kurmadan silahını bırakan bir direniş örgütüne rastlamak kolay değildir. Filistinlilerin de önerdiği ve kabul ettiği çerçeve, Filistin devleti kurulduktan sonra direnişe ve silaha zaten gerek kalmayacağıdır.
Buna Lübnan’dan bir örnek verelim: Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri, Hizbullah’ın iç siyasette hasmı ve rakibi olmasına rağmen, Lübnanlı direnişin ancak İsrail işgali bittikten sonra ve “Lübnanlı iç denklem” içinde değerlendirileceğini defalarca savunmuştur.
Dolayısıyla İsrail’in baskı, şart ve şantajlarına teslim olmamak gerekir. Gündem, soykırıma maruz kalanların elindeki sembolik silahlar değil; soykırımcıların halen kullandığı, uluslararası kanunlarca yasaklanmış silahlar ve işgal güçlerinin ihlallerinin nasıl durdurulabileceğidir. Burada Türkiye başta olmak üzere garantör ülkelere ciddi, hayati ve tarihi sorumluluk düşmektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.