Dengeleme ile Peşine Takılma Arasında: Körfez’in Güvenlik Çıkmazı

Doç. Dr. Necmettin Acar, Körfez ülkelerinin İran tehdidi, İsrail’in bölgesel politikaları ve zayıflayan ABD güvenlik garantileri karşısında yaşadığı stratejik açmazı Fokus+ için kaleme aldı.
dengeleme-ile-pesine-takilma-arasinda-korfez-in-guvenlik-cikmazi.jpg

03.07.2026 - 12:55  |  Son Güncellenme:  03.07.2026 - 15:19

Körfez ülkeleri, 2010’lu yılların başlarından itibaren yaşanan küresel ve bölgesel dönüşümler karşısında güvenlik stratejilerinde ciddi bir çıkmazla karşı karşıya kaldılar. İran’ın revizyonist dış politikası ve Arap Baharı’nın yol açtığı istikrarsızlık karşısında panikleyen bu ülkeler, ortaya çıkan yeni tehditleri dengelemek için İsrail’e dayanma siyaseti izlediler. Bu yönelim, özünde bölgede statükoyu tehdit eden toplumsal isyanlar ve İran’ı dengeleme stratejilerinin bir kombinasyonu olarak şekillendi. Ancak 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaş, Körfez ülkelerinin bu stratejiye duyduğu güveni ciddi biçimde sarstı. 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yoğun askerî operasyonları sırasında Körfez ülkeleri, bekledikleri güvenlik garantisini yeterince alamadılar. Özellikle ABD’nin dikkatini büyük ölçüde İsrail’e odaklaması ve Körfez ülkelerini İran’ın yoğun misillemelerine karşı görece korumasız bırakması, bu ülkelerde derin bir hayal kırıklığına ve çaresizliğe yol açtı. Bu gelişme, Körfez ülkelerinin son yıllarda benimsediği güvenlik stratejilerinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. 

Bu yazı, Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarındaki tutarsızlıkları ve stratejik zafiyetleri incelemeyi amaçlıyor. Yazının temel iddiası, bu ülkelerin dış ve güvenlik politikalarının uzun vadeli ve bütüncül bir güvenlik mimarisi oluşturmaktan ziyade, kısa vadeli tehdit algılarına dayalı refleksif bir nitelik taşıdığı yönündedir. 2010 sonrası sokak isyanları ve İran tehdidini dengelemek için İsrail’le kurulan ilişkinin kalıcı bir güvenlik sağlamadığı gibi, son dönemde artan İran tehdidi karşısında emarelerini gördüğümüz yeni dengeleme ve peşine takılma stratejileri de bu ülkeler için sürdürülebilir bir güvenlik alternatifi oluşturmayacaktır. 

Dengeleme ve peşine takılma davranışları 

Uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin yükselen güçler veya tehditler karşısında benimsedikleri başlıca stratejilerden ikisi “peşine takılma” (bandwagoning) ve “dengeleme”dir (balancing). Klasik realizmin ve özellikle Stephen Walt’ın “Tehdit Dengesi” (Balance of Threat) yaklaşımına göre devletler yalnızca güç dağılımına değil, aynı zamanda algıladıkları tehdidin düzeyine göre de dış politika tercihlerini şekillendirirler. 

Dengeleme stratejisi, bir devletin kendisi için tehdit oluşturan bir aktörün gücünü sınırlamak amacıyla kendi askerî kapasitesini artırması veya diğer devletlerle ittifaklar kurmasıdır. Bu stratejinin temel amacı, güç dengesini koruyarak herhangi bir aktörün bölgesel ya da küresel hegemonya kurmasını engellemektir. NATO’nun Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturduğu kolektif savunma sistemi, dengeleme stratejisinin en bilinen örneklerinden biridir. 

Buna karşılık peşine takılma stratejisi, daha zayıf devletlerin güçlü veya yükselen bir aktörle çatışmak yerine onun yanında konumlanarak güvenlik, ekonomik kazanç veya siyasi koruma elde etmeye çalışmasını ifade eder. Bandwagoning davranışı genellikle güç dengesinin belirgin biçimde tek taraf lehine değiştiği, dengelemenin maliyetinin yükseldiği veya güvenilir müttefik bulmanın zorlaştığı koşullarda ortaya çıkar. 

Pratikte devletler bu iki stratejiyi katı biçimde uygulamak yerine çoğu zaman ikisi arasında değişen karma politikalar benimserler. Bölgesel güç dengelerindeki değişimler, tehdit algıları, ekonomik bağımlılıklar ve ittifak ilişkileri, devletlerin dengeleme ile peşine takılma arasında tercih yapmalarını belirleyen temel değişkenlerdir. Bu nedenle bandwagoning ve balancing, uluslararası sistemde ittifakların oluşumunu ve devlet davranışlarını açıklayan en önemli teorik çerçevelerden biri olarak kabul edilmektedir. 

Körfez’in güvenlik paradoksu 

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali, Körfez güvenlik mimarisinde uzun yıllar hissedilecek bir kırılma yarattı. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle birlikte yalnızca Irak’ta değil, tüm Orta Doğu’da önemli bir güç ve güvenlik boşluğu ortaya çıktı. Bu boşluğu doldurma konusunda en istekli ve en hazırlıklı aktör ise İran oldu. Saddam rejiminin sınırlayıcı etkisinden kurtulan Tahran; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil aktörler üzerinden nüfuz alanını genişleterek bölgesel ölçekte etkisini artırdı. Körfez monarşileri açısından bu süreç, İran'ın giderek daha saldırgan bir bölgesel güç hâline geldiği ve “Şii Hilali” olarak tanımlanan nüfuz kuşağını inşa ettiği bir dönem olarak algılandı. 

Ancak Körfez ülkelerinin güvenlik algısını şekillendiren tek tehdit İran değildi. 2010 yılında başlayan ve Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmaları, muhafazakâr Körfez monarşileri açısından en az İran kadar ciddi bir güvenlik riski doğurdu. Demokrasi, hukuk, adalet, eşitlik ve özgürlük talepleriyle yükselen toplumsal hareketler, yalnızca bölgedeki mevcut siyasal düzeni değil, aynı zamanda Körfez monarşilerinin iç istikrarını da tehdit etti. Böylece Körfez ülkeleri, bir yandan İran’ın genişleyen bölgesel nüfuzunu dengelemeye çalışırken, diğer yandan rejim güvenliğini ve bölgesel statükoyu sarsan toplumsal değişim dalgasına karşı eş zamanlı bir mücadele yürütmek zorunda kaldı. 

Körfez ülkeleri bu tehdidi kendi askerî kapasiteleriyle dengeleyebilecek durumda değildi. Bu nedenle güvenliklerini dış ittifaklar üzerinden sağlamaya yöneldiler. Tam da bu noktada İsrail ile Körfez ülkelerinin tehdit algıları önemli ölçüde kesişti. İran’ın bölgesel nüfuzundan ve Arap Baharı’nın oluşturduğu siyasi belirsizlikten benzer biçimde kaygı duyan taraflar arasında örtülü iş birliği giderek görünür hâle geldi. Bu yakınlaşma, nihayetinde İbrahim Anlaşmaları ile kurumsal bir zemine kavuştu. Körfez ülkeleri, bölgesel statükoyu tehdit eden sokak hareketlerini ve İran’ın yayılmacı politikasını dengeleme amacıyla İsrail’in askerî ve teknolojik kapasitesini önemli bir güvenlik unsuru olarak değerlendirdi. 

7 Ekim sonrasında ise bu ortaklığın yeni bir boyuta taşındığı görüldü. İsrail, ABD’nin güçlü desteği ve bazı Körfez ülkelerinin zımni onayıyla İran’ın vekil güçlerine ve zaman zaman doğrudan İran’a yönelik kapsamlı askerî operasyonlar gerçekleştirdi. İlk bakışta İran-İsrail çatışması gibi görünen bu süreç, aslında Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarının da bir yansımasıydı. İran’ın bölgesel kapasitesinin zayıflatılması, Körfez başkentlerinde kısa vadede olumlu karşılanırken, ortaya çıkan yeni güç dengesi farklı bir sorunu beraberinde getirdi. İran’ın gerilemesiyle oluşan boşluğu bu kez İsrail’in doldurmaya başladığı ve bölgesel üstünlüğünü pekiştirmeye yöneldiği yönünde yeni bir algı oluştu. 

Son dönemde yaşanan gelişmeler ise bu güvenlik denkleminde yeni bir kırılmaya işaret ediyor. Özellikle 28 Şubat sonrası İran’ın İsrail, ABD ve onların bölgedeki ortaklarına yönelik doğrudan ve yıkıcı saldırılar gerçekleştirebilmesi, İsrail merkezli güvenlik düzeninin mutlak olmadığına işaret etti. Daha önemlisi, Körfez ülkeleri ABD ve İsrail’in sunduğu güvenlik garantilerinin İran tehdidini tamamen bertaraf edemediğini fiilen görmüş oldular. Böylece Körfez başkentlerinde yeni bir güvenlik muhasebesi başladı. Bugün birçok Körfez ülkesi açısından yalnızca İran değil, giderek artan bölgesel nüfuzu ve askerî üstünlüğüyle İsrail de stratejik bir risk olarak değerlendirilmeye başlanıyor. 

Güvenliğe dair yeni arayışlar 

İsrail’in Doha saldırısı ve İran’ın bunu takip eden yoğun misilleme operasyonları, Körfez ülkelerinde güvenlik algısını önemli ölçüde değiştirdi. Bu gelişmeler, Körfez monarşilerinin mevcut güvenlik mimarisine olan güvenini sarsarken, yeni bir dengeleme ve risk yönetimi arayışını gündeme getirdi. Bu arayış, tek bir yöne değil, iki farklı stratejik çizgi üzerinden şekilleniyor: Bir yandan İran ve İsrail’e karşı yeni dengeleme mekanizmaları oluşturulmaya çalışılırken, diğer yandan İran’ı yatıştırma ve gerilimi düşürme siyaseti de eş zamanlı olarak yürütülüyor. 

Dengeleme çabalarının ilk somut işaretleri, son dönemde atılan adımlarda görülüyor. Suudi Arabistan’ın Pakistan’la imzaladığı kapsamlı güvenlik anlaşması, BAE ile Mısır arasındaki askerî iş birliğinin genişlemesi ve Mısır savaş uçaklarının BAE’de konuşlandırılması, Körfez ülkelerinin geleneksel ittifakların ötesinde yeni ortaklar aradığını gösteriyor. Bunun yanı sıra Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan arasında askerî iş birliğini içeren yeni bir kurumsal mekanizma oluşturma yönündeki temaslara bazı Körfez ülkelerinin verdiği güçlü destek de dikkat çekiyor. Bu girişimlerin ortak özelliği, İran ve İsrail karşısında tehdit algısı paylaşan ancak İran’a karşı varoluşsal bir düşmanlık taşımayan ve İsrail’le de belirli düzeyde ilişki kurabilecek ülkelerin bir araya geldiği yeni bir kapsamlı bölgesel güvenlik mekanizması kurmak olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla bu dengeleme stratejisi, cepheden bir askerî karşıtlık üzerine değil, daha esnek ve çok yönlü bir güvenlik ağı oluşturma anlayışına dayanıyor. 

Öte yandan Körfez ülkeleri, İran’ı doğrudan karşıtlık üzerinden zayıflatmak yerine yatıştırma ve peşine takılma yolunu da denemeye başladı. İran ile ABD arasındaki müzakerelere arabuluculuk yapılması, İran’ın misilleme eylemlerine karşı bilinçli olarak sakin kalınması, ABD ve İsrail’le ilişkilerin görece soğutulması, kendi topraklarını İran’a yönelik saldırılarda kullandırmama eğilimi ve bazı İran taleplerine olumlu yaklaşılması, bu yeni yönelimin erken işaretleri olarak okunabilir.  

Körfez ülkeleri, İran’ı kendi imkânlarıyla dengeleyemediği gibi, İsrail’in revizyonist politikalarının da yeni çatışmalara yol açabileceğini görmüş bulunuyor. Bu durum, Körfez’in İran karşısında giderek daha fazla “peşine takılma” stratejisine yönelmesine neden oluyor. İran’ın saldırganlığını doğrudan karşıtlıkla değil, yatıştırma ve normalleşme adımlarıyla yönetmeye çalışan bu yaklaşımın, önümüzdeki dönemde daha da güçlenerek devam etmesi bekleniyor. Zira Körfez ülkeleri hem İran’ın askerî üstünlüğü hem de İsrail’in bölgesel yayılmacılığı karşısında kendi güvenliklerini sağlayabilecek bağımsız bir denge kurma kapasitesine henüz ulaşmış değil. Bu nedenle, kısa vadede İran’la gerilimi düşürme siyasetinin, Körfez’in temel güvenlik stratejilerinden biri hâline gelmesi muhtemel görünüyor. 

Neticede Körfez monarşileri için güvenlik arayışı, yapısal bir paradoksun kıskacında ivme kazanan bir sarkaç siyasetine dönüşmüş durumda. Bir yanda İran’ın bölgesel yayılmacılığını ve statükoyu tehdit eden toplumsal isyan dalgalarını durdurmak için İsrail ile kurulan rasyonel “dengeleme” (balancing) çabası, diğer yanda ise bu dengeleme girişiminin başarısız olduğu her noktada ortaya çıkan pragmatik yeniden dengeleme ve “peşine takılma” (bandwagoning) refleksi bulunuyor. Bu iki zıt kutup arasındaki savrulma, Körfez başkentlerinin tutarlı bir güvenlik mimarisi inşa etmekten ziyade, anlık tehdit dalgaları karşısında hayatta kalmaya odaklandığını kanıtlamaktadır. 

Yaşanan bu stratejik gelgitler, Körfez ülkelerinin uzun vadeli, bütüncül ve kapsayıcı bir güvenlik vizyonundan yoksun olduklarını açıkça ortaya koyuyor. İsrail’in revizyonizmini dengelemek isterken İran’ın peşine takılma riskine kapılmak ya da İran’ı yatıştırmak isterken bölgesel otonomiyi kaybetmek, stratejik derinliği olmayan refleksif kararların bir sonucudur. ABD ve İsrail’in sunduğu güvenlik kalkanının mutlak olmadığını gören Körfez ülkeleri, bugün Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi aktörlerle yeni mekanizmalar arasa da bu adımların kalıcı bir modele dönüşüp dönüşmeyeceği hâlâ belirsiz. 

Gelecekte, bu vizyon eksikliği giderilmediği sürece, Körfez’in güvenlik politikası bölgedeki hegemonyaların (İran veya İsrail) yükselişine göre yön değiştiren kırılgan bir yapı olmaya devam edecektir. İran’ın askerî kapasitesi önünde eğilerek “peşine takılma” siyasetine teslim olmak veya İsrail’in yayılmacılığına zımnen onay vererek “dengeleme” umuduna tutunmak, uzun vadede Körfez’i özgür bir aktör olmaktan çıkarıp, bölgenin pivot güçlerinin bölgesel satranç tahtasındaki pasif bir unsuru hâline getirme riski taşıyor. Son tahlilde, kapsayıcı bir bölgesel barış vizyonu yerine konjonktürel ittifaklara bel bağlayan bu yaklaşım, asıl güvenlik çıkmazının kendisini oluşturuyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.