Değişen Liderler, Değişmeyen Düzen: Mısır'ın Siyasi Piramidi
17.06.2026 - 13:35 | Son Güncellenme: 18.06.2026 - 15:19
1919 ve 2011 devrimleri, modern Mısır siyasi tarihinin en kritik dönemeçleri arasında yer alıyor. Her iki devrim de köklü otoriter yapılara karşı büyük bir halk patlamasını temsil etti ve Mısır toplumunun siyasi ve sosyal adalet arayışını güçlü biçimde ortaya koydu. Ancak aralarında yaklaşık bir asır bulunan bu iki tarihî olay arasında Mısır siyasal sistemi derin yapısal dönüşümlerden geçti; anayasalar, elitler ve ideolojik referanslar değişti. Buna rağmen otoriterlik yerinde kaldı ve kendini yeniden üretmeyi başardı. Peki Mısır’da otoriter yapı, dışarıdan bakıldığında demokratik ya da ilerici görünen sloganların altında nasıl ayakta kaldı ve genişledi?
Bu meseleyi anlamak için iktidarın farklı dönemlerde nasıl şekillendiğine ve sürekliliğini hangi mekanizmalarla sağladığına bakmak gerekiyor. Mısır’da otoriterlik, tek bir siyasi anın ürünü olmadı. Aksine, yönetim biçimleri değişse de bireysel iktidar anlayışıyla gerçek bir kopuş yaşanmadı. Bu yapı, farklı dalgalar hâlinde dönüşerek ve yeniden biçimlenerek kurumsallaştı. Bu durumu açıklamak için farklı teorik yaklaşımlar öne çıkıyor. Bazıları bunu kontrollü seçimlerin yapıldığı rekabetçi otoriterlik olarak tanımlarken, bazıları da iktidarın kişiselleştiği ve devletin liderin çevresinde döndüğü neopatrimonyalizm, yani yeni patronaj düzeni üzerinden açıklıyor.
Askeri modernleşme ve bağımlı ekonomi tuzağı
Krizin modern kökleri, Mısır’da 19. yüzyılda başlayan modernleşme sürecine kadar uzanıyor. Benzer toplumlarda olduğu gibi bu modernleşmenin taşıyıcı gücü ordu oldu.
Ordu, modern çağa dâhil olmanın en önemli aracı olarak görüldü. Mehmed Ali Paşa, güçlü bir devlet ve modern bir ordu kurarak eski düzenin geleneksel yapısını sarstı. Dönemin filozofu Karl Marx da Mehmed Ali’nin reformlarını övmüş ve onu süslü sarığın yerine gerçek bir baş koyan tek adam olarak nitelendirmişti.
O dönemde Mısır ordusu, eğitimli halk kesimlerinin katılabildiği bir alan hâline geldi. Bu askerler için üniformalı fellahlar ifadesi kullanıldı. Bu durum, ordunun farklı toplumsal güçleri kendine çekebilmesini sağladı.
Ancak bu projenin tökezlemesiyle birlikte 1882’de İngiliz işgali geldi ve Mısır ekonomisinin temel damarları İngiltere’nin kontrolüne geçti. Serbest ekonomi anlayışı adı altında Mısır ekonomisi, kurulan Mısır Ulusal Bankası üzerinden İngiliz para sistemine bağlandı.
Mısır’ın tarımsal karakteri özellikle korundu çünkü İngiliz tekstil fabrikalarının pamuğa ihtiyacı vardı. İngiltere, modern bir ulusal tekstil sanayisinin kurulmasını engelledi. Yatırımlar ise pamuk ihracatına hizmet eden alanlarla sınırlı kaldı. Bu durum, demokratik dönüşümü taşıyabilecek güçlü bir ulusal burjuvazinin ortaya çıkmasını engelledi. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’te ise İngiltere, Mısır üzerindeki himayesini resmen ilan etti ve ülkedeki bütün anayasal kurumları askıya aldı.
Krallık döneminde şeklî demokrasi: Kriz içindeki liberal dönem
1919 Devrimi, Mısır’da büyük bir ulusal uyanış anıydı. Müslümanlar ile Kıptilerin birlikte hareket etmesi ve Vefd Partisi’nin geniş bir ulusal cephe olarak ortaya çıkması bu dönemin en dikkat çekici unsurlarıydı. Vefd’in en büyük gücü, yukarıdan alınmış bir kararla değil, güçlü bir halk talebinin sonucu olarak kurulmasıydı. Büyük toprak sahiplerini, işçileri, aydınları ve köylüleri bünyesine katarak siyasi etkisini artırdı.
Devrim, 28 Şubat 1922 Bildirisi ile İngiltere’nin Mısır üzerindeki himayesinin sona erdirilmesine ve ardından 1923 Anayasası’nın ilan edilmesine yol açtı. Bu anayasa, teorik olarak halkın egemenliğini ve kendi kendini yönetme hakkını kabul ediyordu.
Ancak pratikte ortaya çıkan tablo yalnızca şeklî bir demokrasiydi. Anayasa, saray, İngiliz işgali ve büyük toprak sahibi elitler arasındaki güç dengesini yansıtacak şekilde hazırlanmıştı. Parlamento ve çok partili hayat var gibi görünse de saray mutlak bir ağırlığa sahipti.
Kral, Temsilciler Meclisi’ni sık sık feshediyor, seçimlerin sistematik biçimde manipüle edilmesiyle azınlık partilerine hükûmet kurma görevi veriyordu. Bu manipülasyonlar seçim bölgelerinin değiştirilmesini, seçmen listelerine ölülerin ve gerçekte var olmayan kişilerin yazılmasını da kapsıyordu.
Bu liberal dönemin en büyük çelişkisi ise çoğunluk partisi olan Vefd’in 29 yıl boyunca tek başına hükûmet kurmasına izin verilmemesiydi. Bazı dönemlerde 15 yılın 11’inde sıkıyönetim yürürlükte kaldı. Bu bağlamda tarihçi Charles Philip Issawi, demokrasinin Orta Doğu’da Avrupa’daki gibi doğal biçimde gelişemediğini vurgular. Çünkü demokrasinin güçlenmesi için sağlam bir sanayi tabanı gerekirken Mısır tarıma dayalı bir ekonomiye ve yüksek okuma yazma bilmeme oranlarına mahkûm kaldı. Bu nedenle liberal deneyim derinlik kazanamadı ve içinde güçlü bir otoriter damar taşımaya devam etti.
Özgürlük yerine adalet vaadi: Nasır döneminde otoriterliğin demokratikleştirilmesi
23 Temmuz 1952’de Hür Subaylar hareketi, krallık rejimini devirerek yeni bir otoriter dönemin kapısını açtı. Yeni rejimin başlangıçta net bir ideolojisi yoktu.
Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır da Devrimin Felsefesi adlı kitabında, resmin ancak uzun bir deneme sürecinden sonra netleştiğini ifade etmişti. Nasır’ın yönetim anlayışı büyük ölçüde deneme yanılma üzerine kuruluydu.
Bu dönemde siyasi parti hayatı tamamen tasfiye edildi ve iktidara paralel hareket edebilecek bütün siyasi güçlerin önü kapatıldı. Nasır rejimi, liberal demokrasiyi sınıfsal çelişkileri derinleştirdiği gerekçesiyle reddetti. Bunun yerine sosyalist, iş birlikçi demokratik toplum adını verdiği ideolojik bir alternatif sundu. Rejime göre demokrasi, geleneksel parlamentolar üzerinden değil, halkın doğrudan denetimiyle gerçekleşebilirdi.
Yeni rejim toplumla zımni bir anlaşma yaptı: Siyasi özgürlüklerden vazgeçilmesi karşılığında ekonomik ve sosyal güvenlik sağlanacaktı. Bu vaat, feodalizmin tasfiyesi, ulusal bir ordu kurulması ve sosyal adaletin sağlanması gibi devrimin altı ilkesi üzerinden sunuldu.
Öte yandan sosyal alanda bazı kazanımlar elde edilmesine rağmen, sistem iktidarı cumhurbaşkanının elinde merkezîleştirdi. Kuvvetler ayrılığı ilkesi terk edildi. Parlamento, iktidarı destekleyen bir yürütme organına dönüştü. Meclisin oluşumu da en başından kontrol altına alındı; muhaliflerin aday olması engellendi ve seçimlere katılmaları çeşitli yollarla önlendi.
Kontrollü çoğulculuk: Sedat döneminde otoriter açılım
Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın 1970’te ölmesinin ardından Enver Sedat, iktidar mücadelesini kendi lehine sonuçlandırmak için hızla harekete geçti. Mayıs 1971’de Düzeltme Devrimi olarak adlandırılan süreçle eski rejimin önde gelen isimlerini bir hamlede tasfiye etti. Başbakan, savunma bakanı ve içişleri bakanı gibi önemli isimler görevden uzaklaştırıldı. Bu süreçte kayda değer bir halk direnişi yaşanmadı. Sedat, solun etkisini sınırlamak için üniversitelerde İslami hareketlerin yükselişine alan açtı.
Ekonomide açılım politikasına geçilmesiyle birlikte, Batı dünyasını memnun edecek bir siyasi açılıma da ihtiyaç duyuldu.
Sedat 1976’da sağ, sol ve merkezden oluşan siyasi platformlar deneyimini başlattı. Bu platformlar daha sonra parti adını aldı. Ancak bu adım, otoriter sistemin içinde iktidarın yeniden dağıtılmasından ibaretti. Devlet aygıtı, Sedat’a bağlı merkez platformunun 1976 seçimlerinde ezici çoğunlukla kazanması için güçlü biçimde devreye girdi. Bu platform, oyların yüzde 79,5’ini aldı.
Sedat 1978’de Ulusal Demokratik Parti’yi kurdu. Şeklî partilerin kurulmasına izin verilirken, Müslüman Kardeşler’e yasal bir siyasi parti kurma hakkı tanınmadı. Ocak 1977’de Ekmek Ayaklanması patlak verdiğinde ise rejim sert biçimde baskıya yöneldi. Ani ekonomik açılım, servet dağılımında büyük bir bozulmaya yol açtı. Bu da adaletsizlik duygusunu artırdı ve siyasi yabancılaşmayı derinleştirdi. Süreç, Sedat’ın suikasta uğramasından birkaç gün önce alınan baskıcı Eylül 1981 kararlarına kadar uzandı.
Rekabetçi otoriterlik ve güvenlik devleti: Mübarek dönemi
Hüsnü Mübarek, 1981’de iktidara geldi. İlk yıllarında daha hoşgörülü bir atmosfer görüntüsü verse de yönetimin temel dayanakları ordu ve bürokrasi etrafında şekillenmeye devam etti.
Mübarek dönemi, rekabetçi otoriterlik özellikleri taşıdı. Demokratik kurumların varlığına izin verildi; ancak iktidar, oyunun kurallarını sistematik biçimde ihlal etti.
Bu dönemde üç farklı parti kuşağı ortaya çıktı. 2005’e gelindiğinde parti sayısı 21’e ulaştı fakat bu partiler çoğunlukla içi boşaltılmış, canlılığını kaybetmiş karton partiler olarak kaldı.
Mübarek, demokrasinin toplumun istikrarını yok edecek bir kaos kapısı hâline gelebileceğini açıkça düşünüyordu.
Ulusal Demokratik Parti’nin egemenliğini garanti altına almak için ağır yasal engeller getirildi. 1984 seçimlerinde bir partinin parlamentoya girebilmesi için oyların yüzde 8’ini alması şart koşuldu. Ulusal Demokratik Parti ise 448 sandalyenin 390’ını kazandı. Bu sonuç, kaybeden partilerin oyları üzerinde yapılan manipülasyonlarla da desteklendi.
Yükselen toplumsal hareketlerle mücadele etmek için rejim iki temel yönteme başvurdu: itibarsızlaştırma ve güvenlik baskısı. Parlamentoda iktidar partisi milletvekilleri, muhalifleri yalnızca boş sloganlara sahip kişiler gibi göstermekle görevlendirildi. Sahada ise 1986’da General Zeki Bedir’in içişleri bakanı olarak atanmasıyla baskıcı güvenlik yaklaşımı herkesi hedef almaya başladı. Siyasi tutuklamalar açık biçimde genişledi. 1988’de güvenlik güçleri Asyut Üniversitesine girerek öğrencileri darbetti ve gözaltına aldı. Ardından Ayn Şems Üniversitesi kampüsüne baskın düzenlendi. Yüzlerce öğrenci, öğrenci seçimlerine aday olmamaları için silah zoruyla bastırıldı.
Değişime direnen siyasi piramit
Mısır siyasal sisteminin son yüzyılına dikkatli bakıldığında, ideolojik referanslar değişse de otoriterliğin sürekli yeniden üretildiği görülür. Liberalizmden sosyalizme, oradan neoliberalizme geçilmiş; sloganlar değişmiş ama iktidarın özü büyük ölçüde aynı kalmıştır.
Bu derin sürekliliği, yazar Muhammed Hasaneyn Heykel’in Mısır siyasi yapısının piramidi olarak tanımladığı modelle açıklamak mümkündür. Tarihin en eski dönemlerinden bu yana hükümdar, piramidin tepesinde yer alır. O, gök ile yer arasındaki bağ olarak görülür; kaynakları kontrol eden ve suyu dağıtan tek güçtür. Onun altında geçmişte rahipler, modern dönemde ise üst düzey memurlar ve bürokratlar bulunur. En altta ise köylülerden ve emekçilerden oluşan geniş bir taban yer alır.
Bu derin ve paralel ideolojik miras, dışarıdan gelen her ideolojiyi yutabilecek ve onu yürütme gücünün hâkimiyetini sürdürmeye yarayacak şekilde dönüştürebilecek bir güce sahip oldu.
Mısır deneyimi şunu gösterdi: Halk hareketleri defalarca ortaya çıksa da her seferinde özgürlük ve çoğulculuk yerine hayali istikrarı öne çıkaran kültürel ve siyasi mirasla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle gerçek bir demokratik geçişin ufku, yalnızca bir yöneticinin devrilmesine ya da rejimin vitrininin değişmesine bağlı değil. Bunun için siyasi kültürü, ekonomiyi ve devletin yapısını da kapsayan uzun vadeli yapısal dönüşümlere ihtiyaç var. Ancak bu şekilde otoriter piramit sökülebilir ve devlet ile toplum arasındaki ilişki gerçek katılım ve hesap verebilirlik temelinde yeniden kurulabilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.