Ciğerlerimizi Yakan Alevlerin Hatırlattıkları
28.07.2025 - 16:33 | Son Güncellenme: 28.07.2025 - 16:39
Bir orman yangını yalnızca ağaçları değil, bütün bir yaşam zincirini yakıp küle çevirebilir. Yeşil vatanda çıkan her alev, on binlerce canlının sessiz çığlığına dönüşebilir. Börtü böceklerin, kuşların, sincapların, tavşanların, geyiklerin, fidanların ve çiçeklerin kömür gibi kararmasına, küle dönmesine sebep olabilir. Küçük bir kıvılcımla oluşan alevler, doğanın binlerce yılda oluşturduğu ekolojik dengeyi kısa sürede çöle dönüştürebilir. Yangın söndürülemezse doğal afet halini alır… İste o zaman yalnızca doğayı değil, insanı da hedef alır. Evinden olan binler, yanan tarlalarına gözyaşları içinde bakan çiftçiler, kaybolan birikimler… Yangın kontrol edilemez ve afete dönüşürse aynı anda hem doğaya hem de medeniyete saldırır ve onarılmaz yaralar açar.
Peki bu felaketin sebebi nedir? Yangınların çıkış sebepleri arasındaki ortak nokta nedir? Tarih büyük bir öğretmen olarak acı bir gerçeği bize defalarca söylemiştir: Büyük yangınların hemen hepsi insan eliyle çıkar. Bazı insanların ihmal veya cehaletinden kaynaklanan yangınlar yanında insanlıktan nasibi olmayanların kasıtları söz konusudur. Bu durum ne yazık ki yalnızca geçmişe ait değil, bugünün ve geleceğin de meselesidir. Bu bakımdan pes etmeden eğitimle hatayı azaltmak, cezalarla kastı caydırmak, etkili denetimle riski minimize etmek bir tercih değil, zorunluluktur.
Yangınların %95’i insan kaynaklı
Yangınlar sebepsiz yere çıkmıyor! Yanıcı maddelerin bir araya gelmesiyle oluşan bu felaketlerin %95’i doğrudan veya dolaylı olarak insan eliyle başlıyor. Uzmanlara göre yıldırım gibi doğal nedenlere bağlı yangınların oranı sadece %5. Kasıtlı çıkarılan yangınlar yıllara göre değişkenlik gösterse de toplam yangınlar içerisindeki payı ortalama %10 civarındadır.
Kuraklık ve aşırı sıcaklık gibi iklimsel faktörler üzerinde kontrol imkânımız sınırlı olsa da yangına neden olan insan kaynaklı faktörlerin ortadan kaldırılması mümkündür. Türkiye, orman yangınlarıyla mücadelede kara ve hava unsurlarını kullanarak büyük çaba sarf etmektedir.
Yetkililer, yangınla mücadele stratejilerinin güncellenmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede öncelikle toplumun bilinçlendirilmesi elzemdir. Ardından, yangın öncesi risk planlamalarının yeniden gözden geçirilmesi ve yangın müdahale stratejilerinin güncellenmesi gereklidir.
Yangın anında uygulanacak yöntemlerin belirlenmesinde öncelik, insan hayatının korunmasıdır. İkinci sırada ise mal güvenliği gelmektedir. Örneğin, 2023 yılında ABD'nin Kaliforniya eyaletinde meydana gelen 7.386 orman yangınında toplam 332.822 dönüm alan kül oldu. ABD’de üç ay süren bu orman yangınları, yangınla mücadelede stratejik planlamanın ve önleyici tedbirlerin önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Osmanlı’dan günümüze: Tarihin alevli sayfaları 
Yangın, Osmanlı döneminde İstanbul’un kaderini defalarca yeniden yazmıştır. Fetihten sonraki ilk büyük yangın 1510’da vuku buldu. Balat’tan Bahçekapı’ya yayılan yangın 800 dükkânı küle çevirmişti. 1539 Zindankapı Yangını ise zift ve katran dükkanlarında başlayarak Zindandaki 700 mahkûmun hayatına mal oldu. 1633 Cibali Yangını, yalnızca bir gemi kalafatlanırken çıkan kıvılcım, poyrazın etkisiyle bir felakete döndü. Neredeyse şehrin beşte birini yok etti.
Osmanlı Devleti zamanındaki en yıkıcı yangın belki de 1660 yılındaki 49 saat süren yangın idi. Bu büyük felakette İstanbul’un üçte ikisi yandı, binlerce kişi yaşamını yitirdi. Yakın çağdaki 1870 Beyoğlu Yangını ise tüccar ve görece zengin kesime büyük darbe vurdu. 1870 Beyoğlu Yangını tarihteki işyeri ve evleri sigortalama yönündeki ilk tartışmalarını başlattı.
Bu yangınların ortak nedenleri arasında ahşap ve bitişik yapılaşma, dar sokaklar, yetersiz su temini, yetersiz söndürme araçları ve dikkatsizce depolanan yanıcı maddeler öne çıkıyordu. Ancak, Osmanlı devrinde kimi zaman da yangınlar bilinçli şekilde çıkarılırdı: arazi açma, siyasi sabotaj veya etnik provokasyon gibi nedenlerle.
Yangına karşı ilk kurumsal kontrol sorumluluğu 1720 yılında, Yeniçeri Ocağı’na bağlı Tulumbacı Ocağı’nın teşkili ile başladı. Ancak o dönemde yangınlar yalnızca bir kurumun değil, mahalle esnafının, loncaların ve sıradan yurttaşın ortak derdiydi. Kuyular, sarnıçlar ve su yolları, çoğu zaman umutla kovalanan tek kaynaklardı.
Diğer yandan, Türk kültüründe köklü bir ağaç ve doğaya duyulan içsel saygı, yangınla mücadelede ahlaki bir motivasyon yaratmıştır. Osmanlı topraklarına seyahat eden Avrupalı gezginler, doğaya karşı gösterilen bu içten özeni sıkça hayranlıkla kaleme almıştır. Bunlardan birisi de Lady Mary W. Montagu (1689-1762) idi.
Öteden beri yangın yalnızca bir doğa felaketi değil, aynı zamanda insan kaynaklı olanlar sebebiyle bir hukuki meseledir. Selçuklu ve Osmanlı hukukunda kasten yangın çıkaranlar için idam, kısas veya ağır tazminat cezaları öngörülürken; ihmalle çıkan yangınlarda cezayı kadı tayin ederdi: hapis, para cezası veya sürgün. Bu yönüyle Osmanlı, yangına karşı yalnızca fiziksel değil, hukuksal bir refleks de geliştirmişti. Bugün de yangınlar ve orman alanlarına zarar konusunda en ağır cezalar ve yaptırımlar, Orman kanunlarımızda yer almaktadır. Anayasanın 169. Maddesi Ormanlarımızın korunmasının teminatıdır.
Cumhuriyet döneminde alevlerle mücadele
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurumsal yapılar yeniden şekillendirilirken, modern itfaiye teşkilatları kurularak yangınla mücadelede teknik kapasite artırıldı. Ancak yangın tehdidi bitmedi, sadece biçim değiştirdi.
1988–2019 yılları arasında Türkiye’de yıllık ortalama 2.143 orman yangını meydana geldi; 336.824 hektar alan yok oldu. 2021’deki büyük yangınlar, Türkiye’nin kurumsal kapasitesini en sert şekilde sınadı. 299 orman yangınına karşı 15 uçak, 62 helikopter, 9 İHA, 850 arazöz ve 5.250 personel seferber edildi.
2023 yılında yangın sayısı 2.539’a çıktı, 15.616 hektar alan yandı. Müdahale gücü artırıldı: 100 helikopter, 24 uçak ve İHA’lar aktif görev aldı.
Günümüzde yangın söndürme işi bir yönetişim konusudur. Yangınları söndürmek noktasında suyun yanı sıra köpük, karbondioksit ve kuru kimyasal tozlar önem kazanmıştır. Bunun yanısıra, erken uyarı sistemleri, risk analizleri ve yanıcı madde yönetimi ile önleyici stratejiler uygulanmaktadır. Fakat tüm bu çabalara rağmen iklim değişikliği, kuraklık ve beşeri ihmaller (anız yakma, piknik yapma, izmaritleri söndürmeden doğaya atma ve kaçak yapılaşma) gibi etkenler, yangın riskini sürekli yüksek seviyelere taşımaktadır.
Küllerden doğan teşkilat: İtfaiye
Türk milletinin yangınla sınavı, İstanbul’un fethinden hemen sonra başladı. İlk başlarda halk, kamu görevlilerinin öncülüğünde yangına kendi imkânlarıyla müdahale ediyordu. Ancak zaman ilerledikçe nüfus arttı, ahşap yapılar çoğaldı ve tehlike büyüdü. Yavuz Sultan Selim, bu tehdit karşısında ilk radikal kararı verdi: Yeniçeri Ocağı’nı yangın söndürmekle görevlendirdi.
Osmanlı’da modern yangınla mücadele anlayışı, Fransız asıllı mühtedi bir mühendis olan Gerçek lakaplı Dâvud Ağa ile başladı. Avrupa’da yaygınlaşan tulumba sistemini İstanbul’a getiren Dâvud Ağa, 1720’de Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın emriyle Tulumbacı Ocağı’nı kurdu. Bu ocak Osmanlı devrinde Avrupa model alınarak kurulan ilk düzenli yangın teşkilatıdır.
1826’daki Büyük Hocapaşa yangını sonrası, Yeniçeriliği çağrıştırdığı için "tulumbacı" ismi terk edildi, yerine “yangıncı” taburları kuruldu. Böylece Asakir-i Mansure’ye bağlı yangıncılar, disiplinli bir şekilde yeniden yapılandırıldı.
1846’da Zaptiye Müşirliği kurulunca itfaiye buraya bağlandı. 1868’de ise itfaiye hizmetleri belediyeye devredildi. Yangına hızlıca müdahale etmek için her mahallede bir tulumba merkezi kurulması zorunluluğu getirildi. Böylece, mahalle tulumbacılığı sistemli hale geldi.
1870 Beyoğlu Yangını bir felaket gibi görüldü. Acil tedbirler almak zorunlu oldu. Avrupa’da sanayi devrimin etkisiyle modern itfaiye sistemleri kuruluyordu. Budapeşte itfaiye teşkilatı örnek bir teşkilat olarak öne çıkmaya başladı. Bu yüzden, Macar itfaiye uzmanı Kont Ödön Seçenyi (1839-1922) 1874’te İstanbul’a davet edildi. Seçenyi Osmanlı hizmetine girerek Paşa unvanı aldı ve askeri disiplinle çalışan dört taburlu modern bir itfaiye teşkilatı kurdu. Atlı tulumba arabaları, buharlı makineler, yangın kuleleri ve deniz itfaiye birlikleri bu dönemin ürünleriydi.
Uzak semtlere müdahalede yaşanan zorluklar nedeniyle itfaiye bölükleri semt karakolları arasında paylaştırıldı. 1911’de ise motorlu tulumbalar devreye girdi. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sırasında ise itfaiyeciler cepheye gönderildi. Seçenyi Paşa 1922’de vefat edene kadar görevini sürdürdü ve İtfaiye teşkilatında çok önemli görevler ifa etti.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yangınla mücadelede yeni bir süreç başladı. İstanbul itfaiyesi askeriyeden alınarak İstanbul Belediyesi’ne bağlandı. Aynı zamanda eğitimli kadrolar için 1937’de Saraçhane’deki meşhur itfaiye okulu hizmete girdi. 1939’da deniz itfaiyesi de belediyeye geçti. Yangın söndürmek için kullanılan malzemeler için yerli üretim teşvik edildi, araç ve gereçler artık Türkiye’de üretilmeye başlandı. 1958 Sivil Müdafaa Kanunu ile doğal afetlerde halkın korunması da resmen itfaiyenin görevleri arasına girdi.
Bugün İstanbul başta olmak üzere tüm şehirlerdeki İtfaiye teşkilatı yüzyıllar süren mücadele, reform ve yeniliklerin mirasçısı. Her yangında sadece alevlere değil, geçmişten gelen birikime de müdahale ediyor.

Yangınlar sınır tanımıyor: Küresel bir kriz
Yangınlar, yalnızca Türkiye’nin değil, insanlık tarihinin tamamının ortak felaketlerinden biridir. Tarihsel süreç incelendiğinde, yangının etkisinin coğrafi sınırları aşarak küresel bir felakete dönüştüğü açıkça görülmektedir. 1666 yılında Londra’da bir fırında başlayan yangın, dönemin ahşap mimarisi ve rüzgârın etkisiyle kısa sürede tüm şehri küle çevirmiştir. Benzer şekilde, 1871 yılında ABD'nin Chicago kentinde bir ahırda çıkan yangın, 100 bin kişiyi evinden etti ve neredeyse tüm kenti haritadan silmiş gibi bir etki yaptı.
Bu tarihsel felaketler, yangınların yalnızca doğal değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve yönetsel birer kriz olduğunu göstermektedir. 2021 yılında Kanada’da meydana gelen orman yangınlarında yaklaşık 13,4 milyon hektar alan yok olmuştur. Aynı yıl Avrupa’da Yunanistan, Bulgaristan ve İtalya gibi ülkeler, artan sıcak hava dalgaları ve kuraklıkla birleşen yangınlarla mücadele etmiştir. Yangın, bu bağlamda artık sadece bir doğal afet değil, iklim değişikliğiyle tetiklenen küresel bir yönetişim problemidir.
Bu noktada Türkiye'nin yangınla mücadele alanındaki bölgesel liderliği dikkat çekicidir. 2021–2023 yılları arasında Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Kuzey Makedonya’ya uçak ve helikopter desteği sağlayarak uluslararası dayanışmanın güçlü bir örneğini sunmuştur. Avrupa Birliği’nin Sivil Koruma Mekanizması da benzer şekilde, yangınlara karşı bölgesel iş birliğinin kurumsallaşmasında önemli bir rol oynamıştır.
Kısacası, günümüzdeki yangınlar artık bir ülkenin kendi iç meselesi olmaktan çıkmış, küresel ölçekte iklim değişikliği, kentleşme politikaları ve afet yönetimi sistemlerini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir kriz halini almıştır. Bu nedenle yalnızca müdahale değil, yangın öncesi stratejik planlama, uluslararası koordinasyon ve çevresel sürdürülebilirlik bağlamında bütüncül politikaların geliştirilmesi bir zorunluluk hâline gelmiştir.

21. Yüzyılda afet yönetimi ve entegre yangın stratejileri
Bugün Türkiye’deki itfaiye teşkilatları, yalnızca yangınla değil; deprem, sel, trafik kazası, kurtarma operasyonları gibi birçok alanda da görev üstlenmektedir. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ve Orman Genel Müdürlüğü ile koordineli çalışan birimler, yangına karşı çok katmanlı ve önleyici stratejiler uygulamaktadır.
Ayrıca; İHA’lar (insansız hava araçları), Uydu destekli erken uyarı sistemleri, Orman yangınlarına özel yangın geciktirici kimyasallar, Uluslararası yangın söndürme iş birlikleri gibi yeniliklerle Türk itfaiyeciliği uluslararası normlara uygun faaliyet içindedir.
Sonuç olarak Tulumbacılardan Kont Ödön Seçenyi’ye, oradan Cumhuriyet’in planlı kurumlaşmasına uzanan bu uzun yolculuk; Türkiye’nin yangınla mücadelesinin, yalnızca bir afetle değil, aynı zamanda tarihsel bilinç, kurumsal yapı ve toplumsal sorumluluk ile yürütüldüğünü gösterir.
Günümüzde yangınla mücadele bir refleks değil, bir stratejik planlama meselesidir. Yeşil vatan savunması yaparken elim bir şekilde yangınlarda kaybettiğimiz tüm şehitlerimize şükranlarımızı sunarken yaralı yiğitlerimize acil şifalar dileriz.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.