Çifte Kuşatmanın Gölgesinde Mısır-İsrail Doğal Gaz Anlaşması

Doç. Dr. Necmettin Acar, Mısır–İsrail doğal gaz anlaşmasını çifte kuşatma ve bölgesel baskı dinamikleri çerçevesinde Fokus+ için kaleme aldı.
Necmettin_Acar.jpg
cifte-kusatmanin-golgesinde-misir-israil-dogal-gaz-anlasmasi.jpg

31.12.2025 - 17:18  |  Son Güncellenme:  31.12.2025 - 17:25

İsrail’in iki yılı aşkın süredir, başta Filistin coğrafyası olmak üzere tüm Ortadoğu’ya yayılan şiddeti ve özellikle Gazze’de işlediği soykırım suçları, bölgesel ve küresel ölçekte belirgin bir İsrail karşıtı bloklaşmanın ortaya çıkmasına yol açtı. Tel Aviv yönetiminin çatışmayı bölgesel bir savaşa dönüştürme ihtimali ise bu bloğu daha da konsolide etti. Bu baskı Ekim ayında Donald Trump’ın girişimiyle imzalanan üç aşamalı ateşkes anlaşmasının teşekkülünde önemli rol oynadı. Esir takası ve Gazze ablukasının kısmen hafifletilmesini öngören birinci aşama önemli ölçüde hayata geçirilse de ikinci ve üçüncü aşamalara dair adımlar İsrail’in ateşkesi yüzlerce kez ihlal etmesi ve bir sonraki aşamaya geçilmesini engellemesi sebebiyle tıkanmış durumda. İsrail halen, başta Filistin coğrafyası olmak üzere Lübnan ve Suriye gibi bölgelere yönelik saldırılarını ve Gazze’de imzalanan ateşkese yönelik ihlallerini artırarak devam ediyor. 

Tam da İsrail’i ateşkesesin sonraki aşamalarına zorlamayı amaçlayan bu bölgesel bloklaşmanın ortasında imzalanan Mısır–İsrail doğal gaz anlaşması ise ayrıca dikkat çekiyor. Bu yazıda, söz konusu anlaşmanın temel hedeflerinden birinin İsrail karşıtı bloğu çatlatmak olduğu ileri sürülecektir. İsrail karşıtı bloğun, İsrail’i yalnızlaştırdığı, Gazze ateşkesinin ikinci ve üçüncü aşamalarına geçişe zorladığı bir dönemde, Kahire ile Tel Aviv arasında kapsamlı bir enerji mutabakatının imzalanabilmiş olması, Mısır’ın içinde bulunduğu kırılgan ekonomik ve politik koşulların bu süreçte belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Yazıda, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)–İsrail ortaklığının, Mısır’ı İsrail’le doğal gaz anlaşmasına zorlayan sürecin merkezinde yer aldığı, Abu Dabi ve Tel Aviv’in koordineli politikalarının Mısır’ı zayıflatarak İsrail karşıtı bölgesel hattı aşındırdığı ve Filistinlileri İsrail saldırganlığı karşısında yalnızlaştırdığı savunulacaktır. 

2008 krizinden Arap Baharı’na: Mısır ekonomisinin çöküşü 

Mısır’ın bugün karşı karşıya kaldığı yapısal kırılganlıklar her ne kadar genellikle Arap Baharı süreciyle ilişkilendirilse de bu krizin kökleri aslında 2008 küresel ekonomik krizine kadar uzanmaktadır. 2008 yılında küresel iktisadi aktivitenin yavaşlaması, Mısır ekonomisinin can damarı olan döviz kalemlerinde telafisi güç bir zayıflamaya yol açtı. Bir yandan Körfez bölgesindeki yatırımların durma noktasına gelmesiyle işçi dövizlerinden mahrum kalan Mısır, diğer yandan küresel ticaretin daralmasıyla Süveyş Kanalı’ndan elde ettiği geçiş ücretlerinde büyük kayıplar yaşadı. Turizm gelirlerinin de bu süreçten darbe almasıyla birlikte, 2008 krizi Mısır’ı ekonomik olarak oldukça savunmasız bir noktaya sürükledi. Özellikle krizin tetiklediği gıda ve emtia fiyatlarındaki tırmanış, temel gıda maddelerinde dışa bağımlı olan Mısır’ın ekonomik kırılganlıklarını daha da derinleştirdi. 

Mısır'ın Devrik Lideri Hüsnü Mübarek

Nihayetinde Arap Baharı ile patlak veren sokak gösterileri Mübarek rejiminin sonunu getirirken, ülkenin siyasi ve ekonomik istikrara kavuşma sürecini de sekteye uğrattı. 2013 yılındaki askeri müdahale ile ülkede nispi bir siyasi düzen kurulmuş olsa da ekonomik görünümdeki kırılganlık etkisini sürdürmeye devam ediyor. Bugün Mısır, başta Körfez ülkeleri ve IMF gibi uluslararası kreditörlerden sağlanan kredilerle devasa borç yükünü çevirmeye çalışırken, bölgesinde patlak veren yeni krizler ülkenin ekonomik toparlanma umutlarını her geçen gün daha da geciktiriyor. 

Mısır’ın dış politikasını zaten ciddi biçimde kısıtlayan bu ekonomik koşullara, son dönemde ülkenin jeopolitik belirsizliklerini derinleştiren bir dizi gelişme eklendi. Libya ve Sudan’daki iç savaşlar, Etiyopya’nın Nil sularında Mısır’ın payını azaltmaya yönelik adımları ve Gazze savaşı, Kahire açısından eş zamanlı kriz alanları doğurdu. 

Bütün bu dinamikler, 2008’den bu yana süregelen ekonomik kırılganlıkların dış politika üzerindeki baskısını daha da ağırlaştırarak Mısır’ı adeta çifte bir kuşatma altına soktu: Bir yanda borç ve kırılgan makroekonomik yapı, diğer yanda sınırlarının çevresinde tırmanan jeopolitik riskler, ülkenin manevra alanını belirgin biçimde daralttı. 

BAE-İsrail ekseninin çifte kuşatması politikası 

Bugün Mısır üzerinde ekonomik ve jeopolitik araçlar kullanılarak inşa edilen “çifte kuşatma” stratejisinin şekillenmesinde BAE-İsrail ekseninin belirleyici bir rolü bulunmaktadır. Yaklaşık yirmi yıla yayılan ekonomik kırılganlıklarına ek olarak, Sudan ve Libya’da yarattıkları siyasi istikrarsızlıklar üzerinden Mısır’ın batısında ve güneyinde çatışmaları tetikleyen bu girişim, ülke için doğrudan bir güvenlik riski üretmektedir. Buna Gazze savaşı ve Nil suları etrafında yoğunlaşan gerilim de eklendiğinde, Mısır bugün adeta dört bir yandan kuşatılmış bir ülke konumuna itilmektedir. 

Mısır dış politikasının etki altına alınması ve bunun sonucunda İsrail’in bölgesel yalnızlığını kırması sürecinde, BAE ile İsrail politikalarının büyük ölçüde örtüşmesi dikkat çekici bir tablo ortaya koymaktadır. BAE’nin Sudan ve Libya’da kendisine bağlı milis güçler üzerinden yürüttüğü müdahaleci siyaset, yalnızca bu iki ülkede değil, aynı zamanda Mısır’ı da içine alan geniş ölçekli bir jeopolitik istikrarsızlığa yol açmaktadır. Sudan ve Libya’daki çatışmalar, Mısır’ın batı ve güney sınırlarında ciddi güvenlik riskleri doğurmakta, Kahire yönetiminin odağını dış tehditlere ve sınır güvenliğine yoğunlaştırmasına neden olmaktadır. Bu durum, Mısır’ın kaynaklarını tüketen ve dış politika manevra alanını daraltan ağır bir yük haline gelmiştir. 

Bir yandan sınırlarının hemen ötesindeki askeri gerilimlerle dikkati ve askeri kapasitesi dağılan Mısır yönetimi, diğer yandan çatışma bölgelerinden kaçan yoğun göç akınıyla karşı karşıyadır. Sudan ve Libya kaynaklı düzensiz göç hem ekonomik hem de toplumsal bakımdan Mısır üzerinde baskı oluşturarak iç istikrarı zayıflatmaktadır. Benzer bir tablo, ülkenin kuzey cephesinde Gazze üzerinden şekillenmektedir. İsrail’in iki yılı aşkın süredir Gazze’de sürdürdüğü yoğun savaş, Filistinlileri Sina Yarımadası’na sürmeyi de içeren stratejik planlarla birleştiğinde, Kahire açısından ciddi bir ulusal güvenlik tehdidine dönüşmektedir. İsrailli yetkililerin zaman zaman Mısır’dan Gazze’ye silah ve mühimmat geçişi olduğuna dair açıklamaları, Mısır’ı uluslararası baskıya açık hale getirirken, Mısır topraklarına yönelik olası bir askeri hamle ihtimalini de gündemde tutarak tedirginliği derinleştirmektedir. 

Bu tabloya Nil Nehri üzerinde Etiyopya tarafından inşa edilen Rönesans Barajı’nın yarattığı baskı da eklenmektedir. Baraj nedeniyle Nil sularındaki kullanım imkânı önemli ölçüde kısıtlanan Mısır, tarihsel olarak varoluşsal gördüğü su güvenliği alanında ciddi bir tehdit algılamaktadır. Kahire ile Addis Ababa arasında bu nedenle artan gerilim, tarafları zaman zaman askeri restleşmeye yaklaştırmaktadır. İsrail’in, baraj inşası sürecinde Etiyopya yönetimine sağladığı ekonomik ve teknolojik destek ise bu sürecin tesadüfî değil, belirli bir bölgesel stratejinin parçası olduğunu düşündürmektedir. Bütün bu dinamikler bir arada ele alındığında, Sudan ve Libya’daki vekâlet savaşları, Gazze’deki yıpratma stratejisi ve Nil suları üzerinden kurulan baskı hattı, Mısır’ın hem kara sınırlarından hem de su ve güvenlik alanlarından kuşatıldığı bütüncül bir jeopolitik çerçeve ortaya koymaktadır. Böylece BAE-İsrail ekseninin koordineli adımları, Mısır’ın manevra kabiliyetini sınırlayan ve Kahire’yi savunmacı bir pozisyona iten çok katmanlı bir kuşatma stratejisinin temel unsurları hâline gelmektedir. 

Sonuç olarak, Mısır–İsrail doğal gaz anlaşması, yalnızca teknik bir enerji mutabakatı değil, BAE–İsrail ekseninin şekillendirdiği çok katmanlı bir baskı düzeninin ürünü olarak okunmalıdır. 2008’den bu yana derinleşen ekonomik kırılganlıklar, Arap Baharı sonrası kalıcılaşan siyasi istikrarsızlık ve bunun üzerine eklenen Sudan, Libya, Gazze ve Nil hattındaki jeopolitik gerilimler, Kahire’yi ciddi bir manevra kısıtıyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu koşullarda imzalanan gaz anlaşması, Mısır’ın kendi rızasıyla yaptığı egemen bir tercihten ziyade, ekonomik zorunluluklar, güvenlik kaygıları ve diplomatik yalnızlık arasında sıkışmış bir başkentin “zoraki uyum” arayışının sonucu olarak değerlendirilebilir. 

Bu çerçevede anlaşma, bir yandan İsrail’in bölgesel yalnızlığını yumuşatırken, diğer yandan İsrail karşıtı bloğun bütünlüğünü ve caydırıcılığını zedelemektedir. Kahire’nin Tel Aviv’le enerji alanında kurduğu bu yeni angajman, Filistin meselesinde bölgesel dayanışmasının sahici etkisini zayıflatmakta, İsrail’e hem ekonomik hem de diplomatik nefes alanı açmaktadır. Dolayısıyla doğal gaz anlaşması, kısa vadede Mısır’a sınırlı ekonomik rahatlama sunsa da orta ve uzun vadede hem Mısır’ın stratejik özerkliğini aşındıran hem de Filistinlilerin bölgesel destek kapasitesini daraltan bir tabloyu derinleştirmektedir. Böylece “çifte kuşatma” sadece Mısır’ın değil, Filistin davasının da aleyhine işleyen, bölgesel güç dengelerini İsrail lehine yeniden yapılandıran bir sürece dönüşmektedir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.