Çatışmadan Diplomasiye: Muhammed bin Selman Dış Politikasının Nasıl ve Neden Dönüştü?

Akademisyen Dr. Yusuf Bahadır Keskin, Muhammed bin Selman’ın dış politika adımlarını ve güncel gelişmeleri Fokus+ için kaleme aldı.
Çatışmadan Diplomasiye: Muhammed bin Selman’ın Dış Politikası

21.04.2025 - 09:49  |  Son Güncellenme:  21.04.2025 - 09:58

Kral Selman bin Abdulaziz, 23 Ocak 2015’te tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak oğlu Muhammed bin Selman’ı (MbS), Savunma Bakanı olarak Suudilerin stratejik karar mekanizmalarından birine yerleştirmişti. Genç prensin siyaset sahnesine çıkışı, Krallık dış politikası adına dramatik bir dönüşümü de beraberinde getirecekti. Heyecan ve tecrübesizlik birleştiğinde dış politikada hata yapmak kaçınılmaz hale gelebiliyor. Nitekim Muhammed bin Selman da ilk dönemlerde agresif ve müdahaleci bir yaklaşım benimseyerek bölgesel rakiplerle doğrudan çatışmayı tercih etmişti. Bugün ise Suudilerden gerek bölgesel gerekse küresel meselelerde çok daha yapıcı bir siyaset izliyoruz. Peki Veliaht Prens bu noktaya nasıl geldi?

Siyaset sahnesine agresif bir giriş: 2015-2018

MbS’nin yönetimdeki ilk yılları, cesur, iddialı ve genellikle riskli hamlelerle geçti. Savunma Bakanı olarak atanmasının ardından, Krallığın bölgesel nüfuzunu koruma, komşular üzerinde güç sağlama ve İran etkisini sınırlama arzusuyla güney komşusu Yemen’deki Husilere karşı bir Arap koalisyonu kurmaya yöneldi. Büyük ölçüde Suudilerin girişimleriyle süren Kararlılık Fırtınası Operasyonu’nda, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) çok sürmeden kendisine ayrı bir ajanda belirlemesiyle mücadele sorumluluğu sadece Riyad’ın omuzlarına kaldı. 

Sonu gelmeyen ve kazananı olmayan bu savaş, Yemen’i kanlı bir çatışmanın içine sürükleyerek, insani bir felakete yol açtı. Suudiler için adeta “çırpındıkça daha çok saplandığı bir bataklık” haline gelen bu felaketin Riyad’a faturası ise uluslararası baskılar ve silah ambargoları oldu. “Muhammed bin Zayed’in etkisine girmek” ve “tüm kararlarını onun yönlendirmesiyle almakla” itham edilen MbS, bir başka agresif adım daha atarak Katar’ı hedef aldı. 

2017’de Arap Dörtlüsü (Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn) ile başlayıp genişleyen abluka da sonuç vermeyecek bir başka girişimdi. Bölgesel rakiplerine karşı “sert ve kararlı bir genç adam” imajı çizme çabasının bu adımı, Katar’ı Türkiye ve İran’a daha da yakınlaştırarak ters tepti.  

2018 ise MbS’nin bir anda dünya gündemine oturduğu yıl oldu. İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Krallık’tan gelen devlet görevlileri tarafından öldürüldüğünün ortaya çıkması, Veliaht Prens’in küresel imajını ciddi şekilde zedeledi. ABD Başkan adaylığı döneminde Joe Biden Suudi Arabistan’ı “parya devlet” haline getireceğini iddia etmiş; söz konusu suçlama dolayısıyla MbS, Batı’dan gelen tepkilerle ülkesini bir başka diplomatik çıkmaz sokağa sürüklemişti. 

Muhtemelen bu olay, MbS’nin agresif politikalarının sürdürülebilir olmadığını ve ülkesinin uluslararası meşruiyetini tartışmaya açmanın nelere yol açabileceğini anlamak adına bir kırılma noktasıydı. 2015-2018 arası dönemde, Suudi dış politikası bölgesel hegemonya arayışı ve İran’a karşı sert bir tutumla karakterize edilse de bu stratejinin yüksek maliyetleri MbS’yi alternatif stratejilere mecbur bıraktı.

Sonuçsuz kalan agresyon ve uzlaşmacı politikalara geçiş

2019 yılı da Suudi dış politikası için bir başka dönüm noktası oldu. Husilerin, ülkenin en önemli iki petrol tesisi olan Abqaiq ve Khurais’e düzenlediği saldırılar, ülke savunmasının aslında ne derece zayıf olduğunu tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Çok güvenilen Trump yönetiminin bu saldırılara güçlü bir yanıt vermemesi, MbS’nin Washington’a duyduğu güveni de sorgulamaya açtı. 

Krallığın “sıfır çatışma” politikasına yönelmesine neden olan bu gelişme ile MbS, İran’la ilişkilerde artık daha pragmatik bir yaklaşım benimsemiş ve Nisan 2021’de “İran bir komşu ülkedir ve iyi ilişkiler kurmayı hedefliyoruz” diyerek bu yeni duruşu ilan etmiştir. Mart 2023’te Umman, Irak ve nihayetinde Çin’in arabuluculuğunda İran ile normalleşme sürecinin başlatılması, bu politikanın somut bir sonucudur.

Söz konusu uzlaşmacı yaklaşım, yeni dış politika stratejisinin temel parçası olduğu için yalnızca İran’la sınırlı kalmayacaktı. 2021’de Katar ile üç yıllık gerilim sona erdi ve Yemen’de tek taraflı bir ateşkes ilan edildi. 

Türkiye ile ilişkiler de 2022’de karşılıklı ziyaretlerle normale döndürülmüş, kapatılan Krallık’taki Türk okulları yeniden açılmış ve gayri resmi ekonomik ambargo kaldırılmıştır. Daha genel bir bakış açısıyla MbS bu dönemde Suudi Arabistan’ı “Arap ve İslam dünyasının birleştirici gücü” olarak konumlandırmaya çalıştı ve bu hedefi çatışmacı politikalarla değil, diplomasi ile gerçekleştirmeyi amaçladı.

2025’te yeni bir rol: Küresel arabuluculuk

2025 itibarıyla MbS, Suudi Arabistan’ı küresel bir arabulucu olarak yeniden markalaştırmayı hedefliyor. Ukrayna-Rusya savaşındaki arabuluculuk rolü, bu yeni dış politikanın en çarpıcı örneğiydi. Riyad ve Cidde’de ABD, Ukrayna ve Rusya arasında gerçekleşen çok taraflı görüşmeler, Suudi Arabistan’ın tarafsız bir diplomatik platform olarak konumlanma çabalarının bir parçası. 

MbS’nin Zelenski’ye gösterdiği üst düzey karşılama ve ABD’li yetkililerle yan yana poz vermesi, Krallığın imajını düzeltme çabasını açıkça gösteriyor. Şüphesiz bu rolün başarıyla tamamlanmasında Suudi Arabistan’ın hem Rusya hem de Ukrayna ile işleyen ilişkileri büyük pay sahibiydi.

Bu arabuluculuk stratejilerinde şüphesiz Trump ile yakın ilişkileri de görmezden gelemeyiz. Yeniden Beyaz Saray’a dönmesinin ardından Trump’ın ilk telefon görüşmesini MbS ile yapması ve ilk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a planlaması, bu ittifakın gücünü gösteriyor. 

Lakin Trump’ın İran’a yönelik “maksimum baskı” politikası, Gazze’deki katliamlara destek vermesi ve Filistinlileri yerinden etmeye yönelik planları, Suudi çıkarlarıyla tam anlamıyla uyuşmuyor. Ayrıca MbS’nin İran’la yakınlaşmayı riske atmak istememesi de gözden kaçırılmamalı.

Gazze ve Filistin meselesindeki başarısızlık

Yeni dönemde MbS’ye dış politikadaki en büyük eleştiri, Gazze ve Filistin konusundaki etkisizliği oldu. İsrail’in Gazze’deki katliam ve soykırımına karşı Suudi Arabistan’ın tepkilerinin “çekingen ve etkisiz” kalması, Krallığın Filistin davasındaki geleneksel liderlik iddiasını da yıkıyor. MbS’nin, ABD ile yapılacak kapsamlı bir güvenlik anlaşması karşılığında İsrail ile normalleşmeyi aradığı öne sürülse de bunun doğruluğunu henüz teyit edemeden patlak veren Gazze’deki savaş, bu planları askıya aldı. 

Esasında Suudilerin geleneksel Filistin politikası ve Kral Selman’ın net duruşu, İsrail ile normalleşmenin önündeki diğer engeller. Suudi toplumunun çok büyük kısmı İsrail ile normalleşme fikrine karşı çıkıyor. Ancak bu cılız ve söylemin ötesine geçemeyen çabalar, Filistinliler için kalıcı bir çöfzüm sunma konusunda yetersiz kalıyor.

Dönüşümün nedenleri ve muhtemel sonuçları

MbS’nin dış politikadaki bu dönüşümünü tetikleyen birkaç temel faktör var. İlk olarak, Yemen savaşı ve Kaşıkçı cinayeti gibi erken dönem hataları, agresif politikaların sürdürülebilir olmadığını gösterdi. İkinci husus Abqaiq saldırıları ve ABD’nin güvenilmezliğidir ki bu gerçek, Suudi Arabistan’ı daha bağımsız ve pragmatik bir çizgiye sürüklemektedir. 

Üçüncüsü ise “Vizyon 2030” gibi reformist projelerin, ekonomik çeşitlendirme ve mega projeler için istikrarlı bir bölgesel ortam gerektiriyor olmasıdır. Zira çatışma, gerilim ve acımasız bir rekabetin ortasında Vizyon 2030 tohumlarının yeşermesi hiç de kolay değildir. MbS’yi akıllı diplomasi düzlemine çeken son unsur ise ülkesinin globaldeki     imajını rehabilite etme ve genç Suudi nesillerinin taleplerini karşılama ihtiyacıdır.

MbS’nin 2015’ten 2025’e uzanan dış politika yolculuğu, çatışmacı ve agresif bir liderin, diplomatik bir arabulucuya dönüşümünü temsil ediyor. Bu evrim, Krallığın mevcut eylem kapasitesinin sınırlılığını herkese gösterdiği gibi bölgesel ve küresel gerçekliklere adapte olma zorunluluğunu da açık şekilde ortaya koyuyor.  

Dış politikada diğer aktörlerin reaksiyonları da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçekliktir. MbS’nin dönüşüm planlarının, Trump’ın İran ve Gazze politikaları ile ne derece uyuşacağı merak konusu. Zira Trump’ın İsrail katliamlarına verdiği kayıtsız destek ve Yemen’e yönelik saldırıların yükselttiği bölgesel tansiyon, Suudi Arabistan’ın normalleşme arayışlarını, tarafsızlığını ve daha da önemlisi ekonomik hedeflerini riske atabilir. 

Ayrıca Trump’ın çılgın ekonomik ve ticari hamleleri, küresel ticarete yönelik karşılıklı tarife engelleri veya petrol fiyatlarındaki düşüş gibi global sonuçlar, Suudi ekonomisini zorlayabilir. MbS’nin başarısı, bu yeni rolü sürdürüp sürdüremeyeceğine, Trump’ın stratejilerine uyum sağlayabilmesine ve Filistin meselesi gibi konularda halkının beklentilerini karşılayıp karşılayamayacağına bağlı olarak şekillenebilir. MbS’nin liderliği, pragmatizm ile meşruiyet arasında hassas bir denge kurmayı gerektirecek gibi gözüküyor.  

Olgunlaştıkça daha pragmatik, tarafsız ve diplomatik bir çizgiye evrilen MbS dış politikası hem iç dinamikler hem de dış baskılarla şekillenmeye devam ediyor. Genç Veliaht Prens’in dış politika macerası, 2015-2018 arasındaki çatışmacı dönemden, 2019 itibariyle uzlaşmacı bir yaklaşıma ve nihayetinde 2025 sonrasında küresel sahnede arabulucu bir güç olma hedefine doğru ilerleyen bir yolculuk filmi gibi.  

  • Amasya Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.