Çanakkale’yi Geçilmez Kılan Deniz Savaşının Seyri
23.03.2026 - 16:14 | Son Güncellenme: 17.04.2026 - 08:48
Birinci Dünya Savaşı’nın en çarpıcı cephelerinden biri olan Çanakkale Savaşları, genellikle kara muharebeleriyle hatırlanır. Oysa bu savaşın kaderini belirleyen ilk büyük kırılma, denizde yaşandı. Çanakkale cephesi, modern savaş tarihinde kara, deniz ve hava unsurlarının eşgüdüm içinde kullanıldığı ilk büyük örneklerden biri olarak öne çıkar. Ancak bu çok katmanlı savaşın deniz boyutu, uzun süre Gelibolu’daki kara muharebelerinin gölgesinde kaldı.
Figen Atabey, doktora çalışmasında Çanakkale Deniz Savaşları’nı kapsamlı ve analitik bir yaklaşımla ele almıştır. Bu tespitlerden hareketle, genel bir değerlendirme yapmak mümkündür. Bu çerçevede başlangıçta koşullar Osmanlı Devleti aleyhine görünmekle birlikte, Türk ordusu savunma savaşı bağlamında kara, deniz ve hava unsurlarını eşgüdüm içinde etkin biçimde kullanarak kayda değer bir başarı elde etmiştir. Bunun yanı sıra, karşı tarafın muharebe sürecinde yaptığı stratejik ve taktik hatalar Osmanlı kuvvetleri tarafından isabetli biçimde değerlendirilmiş ve bu durum zaferin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bununla birlikte, zaferin en belirleyici unsurunun, Mehmetçiğin yüksek moral gücü, disiplinli duruşu ve başarıya olan sarsılmaz inancı olduğu anlaşılmaktadır.
1914 yılı bitip 1915’e gelindiğinde Dünya Savaşı’nın çetin günlerine girildi. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın yorgunluğunu henüz üzerinden atamamıştı. Donanma sınırlı imkânlara sahipti; teknik açıdan rakiplerinin gerisindeydi. Buna rağmen Çanakkale’de yürütülen deniz savunması, savaşın seyrini değiştirecek ölçüde etkili oldu. Bu başarının merkezinde ise çoğu zaman göz ardı edilen bir unsur vardı: mayınlar.
Bu bağlamda Nusret Mayın Gemisi’nin kahraman leventleri tarafından 8 Mart 1915 sabahı Erenköy Koyu’na gizlice dökülen 26 mayın, taktik bir hamle idi. Ama kısa sürede bu hamle stratejik bir dönüm noktası etkisi yaptı. Zira bu mayınlar, İtilaf donanmasının en güçlü olduğu noktada, en savunmasız duruma düştüğü anı hedef alıyordu. Nitekim 18 Mart günü başlayan büyük deniz harekâtında, yoğun topçu ateşi altında manevra yapmak zorunda kalan İngiliz ve Fransız gemileri, farkında olmadan bu ölümcül hatta yöneldi.

Savaşın kızıştığı anda mayınların hedefi olan sonuç kısa sürede ortaya çıktı. Onbaşı Seyit Ali’nin sırtlayarak attığı mermi, İngiliz zırhlısı HMS Ocean’ın dümenine isabet etti. Kontrolünü kaybeden gemi, Nusret’in döşediği mayınlara çarparak ağır hasar aldı ve kısa süre sonra battı. Bundan önce Fransız zırhlısı Bouvet, ardından İngiliz Irresistible mayınlara çarparak sulara gömüldü. Diğer büyük gemiler ise ağır hasar aldı. Bunlar HMS Inflexible, Suffren zırhlısı ve Gaulois zırhlısı idi. Böylece, dönemin en modern savaş araçları ya battı ya da Osmanlı kıyı bataryalarının yoğun ateşi karşısında görev yapamaz hale geldi. Bu tablo, modern deniz gücünün dar ve iyi savunulan bir coğrafyada ne kadar kırılgan olabileceğini açıkça gösterdi.
Çanakkale’de elde edilen bu başarı, tüm askeri unsurların başarısıydı. Ama özellikle topçu ile mayın unsurlarının koordineli çalışmasının bir sonucuydu. Bu yönüyle, savaşın klasik anlatılarında sıklıkla göz ardı edilen “ortak savunma” anlayışının erken bir örneğini temsil eder. Deniz topçusunun yarattığı baskı, gemileri manevraya zorlamış; bu manevralar ise onları doğrudan mayın hatlarına sürüklemiştir.
Öte yandan deniz savaşı, 18 Mart’tan ibaret değildi. Takip eden aylarda Osmanlı donanması, Boğaz’da yeni mayın hatları oluşturarak savunmayı sürekli canlı tuttu. Aynı zamanda kara savaşlarının sürdüğü sekiz buçuk aylık süreçte, denizden verilen destek kritik rol oynadı. Turgut Reis zırhlısı ve Barbaros Hayreddin zırhlısı, adeta seyyar topçu bataryaları gibi görev yaparak Arıburnu bölgesindeki İtilaf kuvvetlerine karşı etkili atışlar gerçekleştirdi.
Savaşın bir diğer görünmeyen boyutu ise Marmara Denizi’nde yaşandı. İtilaf Devletleri, Osmanlı’nın lojistik hatlarını kesmek amacıyla denizaltılarını devreye soktu. Ancak Osmanlı donanması, muhrip ve torpidobotlarıyla bu tehdide karşı koyarak İstanbul ile Çanakkale arasındaki hayati ikmal hattını açık tutmayı başardı. Bu mücadelenin en dikkat çekici anlarından biri, AE-2 denizaltısının Sultanhisar torpidobotu tarafından batırılmasıydı.
Tüm bu gelişmeler, Çanakkale’deki deniz savaşlarının yalnızca bir savunma başarısı değil, çok katmanlı bir askeri organizasyonun ürünü olduğunu ortaya koyar. 18 Mart zaferi, bu sürecin en dramatik anıydı; ancak asıl hikaye, bu zaferin arkasındaki sistemli hazırlık, koordinasyon ve kararlılıkta yatıyordu.
Denizaltılar, siyasi hesaplar ve kırılan strateji
Çanakkale Savaşları’nın denizde kazanılan ilk büyük başarısı, 18 Mart 1915’te İtilaf donanmasının geri çekilmesiyle sonuçlanmıştı. Ancak bu geri çekiliş, savaşın deniz boyutunun sona erdiği anlamına gelmiyordu. Aksine, mücadele bu kez daha görünmez, daha karmaşık ve daha yıpratıcı bir evreye taşındı. Denizaltılar, ani baskınlar ve lojistik savaş, Çanakkale’deki mücadelenin ikinci perdesini oluşturdu.
Bu dönemde Osmanlı savunmasının dikkat çekici başarılarından biri, 30 Ekim 1915’te kıyı bataryasında görevli Müstecip Onbaşı’nın Fransız Turquoise denizaltısını periskopundan vurarak ele geçirmesiydi. Bu olay, yalnızca bir taktik başarı değil, aynı zamanda İtilaf kuvvetlerinin denizaltı üstünlüğü kurma çabasına indirilen sembolik bir darbeydi. Çünkü İtilaf stratejisinin önemli bir ayağı, Marmara Denizi’ne sızarak Osmanlı ordusunun ikmal hatlarını kesmekti.
Ne var ki bu strateji, beklenen sonucu vermedi. Osmanlı donanması, sınırlı imkânlarına rağmen Marmara’daki deniz ulaşımını korumayı başardı. Muhripler ve torpidobotlar, sürekli tehdit altında olmasına rağmen İstanbul ile cephe arasındaki lojistik hattı açık tuttu. Bu durum, kara savaşlarının sürdürülebilirliği açısından hayatiydi.
Öte yandan Osmanlı donanması yalnızca savunmada kalmadı. Fırsat buldukça taarruzi hamleler de gerçekleştirdi. 13 Mayıs 1915 gecesi, Muavenet-i Milliyye Muhribi’nin Morto Koyu’nda İngiliz HMS Goliath zırhlısını batırması, bu hamlelerin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bu saldırı, İtilaf donanmasının kıyıya yakın destek faaliyetlerini ciddi biçimde kısıtladı.

Benzer şekilde 7 Mart gecesi Demirhisar torpidobotunun Kuzey Ege’de gerçekleştirdiği taciz harekatı, İtilaf lojistik hatlarını rahatsız ederek savaşın deniz boyutunda sürekli bir baskı unsuru yarattı. Bu tür küçük ölçekli fakat etkili saldırılar, büyük donanmanın hareket kabiliyetini sınırlayan psikolojik bir etki de oluşturuyordu.
Bu gelişmelerin hemen ardından, sahneye yeni bir aktör çıktı: U-21 denizaltısı. Alman mürettebat tarafından kullanılan bu denizaltı, 25 ve 27 Mayıs tarihlerinde İngiliz HMS Triumph ve HMS Majestic zırhlılarını ardı ardına batırdı. Bu kayıplar, İtilaf donanması üzerinde adeta şok etkisi yarattı. Büyük savaş gemileri hızla geri çekilerek Mondros Limanı’na alındı. Böylece deniz gücünün kara harekâtına doğrudan destek verme kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalktı.
Bu askeri gelişmelerin Londra’daki yankıları da son derece sert oldu. Donanmanın uğradığı kayıplar ve başarısızlıklar, siyasi krizi beraberinde getirdi. Winston Churchill ve Amiral Lord Fisher görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu durum, Çanakkale harekâtının yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir başarısızlık olarak da değerlendirildiğini gösteriyordu.
İngiliz arşiv belgeleri incelendiğinde, bu başarısızlığın köklerinin harekâtın planlama aşamasına kadar uzandığı görülür. Aslında Çanakkale’ye yönelik bir saldırı fikri, savaşın başında İngiliz stratejik planlarında yer almıyordu. Ancak Winston Churchill’in ısrarlı tutumu, bu fikri giderek merkezî bir strateji hâline getirdi. Sorun, bu stratejinin askeri gerçekliklerden ziyade siyasi beklentiler üzerine inşa edilmesiydi.
Savaş Konseyi’nin toplantılarında, harekâtın askeri detaylarından çok olası siyasi getiriler tartışıldı. Osmanlı savunmasının gücü küçümsendi; istihbarat raporları yeterince dikkate alınmadı. Mayın hatlarının varlığı biliniyor olmasına rağmen etkili bir karşı önlem geliştirilemedi. Keşif uçuşları ve mayın tarama faaliyetleri yetersiz kaldı. Üstelik kötü hava koşulları ve Boğaz’ın güçlü akıntıları, zaten kırılgan olan planı daha da işlemez hâle getirdi.
Dönemin Savaş Bakanı Lord Kitchener’in sonradan yaptığı değerlendirmeler, bu hataları açıkça ortaya koyar: Deniz ve kara harekâtının eşzamanlı yürütülmemesi, Türk savunmasına zaman kazandırmış; dar geçitlerdeki tahkimatın güçlenmesine yol açmıştır. Bu gecikme, İtilaf kuvvetlerinin en kritik avantajını kaybetmesine neden olmuştur.
Tüm bu tablo içinde dikkat çeken bir diğer unsur ise Osmanlı donanmasının sınırlı kapasitesine rağmen gösterdiği etkinliktir. Yaşlı zırhlılar, sınırlı sayıda kruvazör ve torpidobotlardan oluşan bu güç, yalnızca Çanakkale’de değil, aynı zamanda Karadeniz’de de görev yapıyordu. Özellikle Yavuz zırhlısı ve Midilli kruvazörünün varlığı, Rusya’nın Boğazlara yönelik bir çıkarma girişiminde bulunmasını engelledi. Bu durum, Osmanlı’nın kara kuvvetlerini Çanakkale’de yoğunlaştırabilmesine imkân sağladı.
Çanakkale’deki deniz mücadelesi, yalnızca silahların değil, stratejilerin, siyasi kararların ve iradenin de çatıştığı bir alan oldu. İtilaf Devletleri’nin teknik üstünlüğü, yanlış planlama ve eksik koordinasyon nedeniyle etkisiz kalırken; Osmanlı tarafı sınırlı imkânlarını doğru yerde ve zamanda kullanarak dengeyi kendi lehine çevirdi.
Bu aşamadan sonra savaşın ağırlık merkezi tamamen kara savaşlarına kaydı. Ancak denizde yaşanan bu kırılma, Gelibolu’daki kara savaşlarının kaderini baştan belirlemişti.
Çanakkale’nin küresel ve tarihi sonuçları
Çanakkale Savaşları, 20. yüzyılın siyasi dengelerini derinden etkileyen bir kırılma noktası oldu. Boğazların geçilememesi, savaşın gidişatını değiştirmiş; cephelerin ötesine uzanan sonuçlar doğurmuştur. Bu yönüyle Çanakkale, bir savunma zaferinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Öyle ki, küresel tarihin akışını yeniden şekillendiren bir dönüm noktasıdır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı deniz gücü, büyük ölçüde yaşlı ve sınırlı sayıdaki gemilerden oluşmaktaydı. Osmanlı deniz gücü; bir muharebe kruvazörü, üç eski zırhlı, üç kruvazör, 20 torpidobot ve 16 gambottan oluşmaktaydı. Teknik yetersizlikler, bakım ve muharebe kayıpları nedeniyle fiilen kullanılabilen gemi sayısı daha da düşmekteydi. Buna rağmen donanma hem Çanakkale’de hem de Karadeniz’de eş zamanlı görevler üstlenerek mevcut imkânlar çerçevesinde etkili bir performans sergilemiştir. Özellikle Yavuz ve Midilli’nin Karadeniz’deki varlığı, Rusya’nın boğazlara yönelik bir çıkarma girişiminde bulunmasını engellemiş ve Osmanlı kara kuvvetlerinin Çanakkale’de yoğunlaştırılmasına olanak sağlamıştır.
Her şeyden önce, İstanbul’un düşmemesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş dışı bırakılmasını engelledi. İtilaf Devletleri’nin en önemli stratejik hedeflerinden biri başarısızlığa uğradı. Boğazların kapalı kalması, Rusya ile Batılı müttefikler arasındaki hayati ikmal hattını kesintiye uğrattı. Bu durum, zaten iç sorunlarla boğuşan Rusya’nın ekonomik ve askeri olarak daha da zayıflamasına yol açtı. Nihayetinde bu süreç, Rus Devrimi’ne giden yolu hızlandıran etkenlerden biri oldu.
Savaşın süresinin uzaması da Çanakkale’nin dolaylı ama kritik sonuçlarından biriydi. İtilaf Devletleri, kısa sürede sonuç almayı planladıkları bir cephede ağır bir başarısızlık yaşayınca, savaşın genel stratejisini yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. Bu gecikme, milyonlarca insanın hayatına mal olacak daha uzun ve yıpratıcı bir savaş anlamına geliyordu.

Çanakkale’nin bir diğer önemli sonucu, sömürge dünyasında doğurduğu etkidir. Britanya İmparatorluğu ve Fransa gibi dönemin en güçlü devletlerinin, beklenenden çok daha zayıf görülen bir rakip karşısında durdurulması, Asya ve Afrika’daki toplumlar üzerinde derin bir etki yarattı. Bu zafer, Batı’nın “yenilmezliği” algısını zedeledi; ilerleyen yıllarda güçlenecek olan bağımsızlık hareketlerine ilham veren bir örnek hâline geldi.
Öte yandan Çanakkale, Türk tarihi açısından çok daha doğrudan ve kalıcı sonuçlar doğurdu. Savaş, Balkan yenilgilerinin ardından sarsılan bir toplumun yeniden kendine güven kazanmasını sağladı. “Hasta Adam” olarak görülen bir imparatorluk içinde, direniş gücünü ve varlığını koruyabilen bir milletin hâlâ ayakta olduğu tüm dünyaya gösterildi.
Bu sürecin en dikkat çekici figürlerinden biri ise Mustafa Kemal Atatürk oldu. Çanakkale’de gösterdiği askeri liderlik, yalnızca cephedeki dengeleri değiştirmekle kalmadı; aynı zamanda onun ulusal ölçekte tanınmasını sağladı. Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki başarıları, ileride başlayacak olan Türk Kurtuluş Savaşı için gerekli olan toplumsal güvenin oluşmasında belirleyici bir rol oynadı.
Çanakkale’nin mirası, askeri doktrin açısından da önemlidir. Bu savaş, modern çağda deniz gücünün tek başına belirleyici olamayacağını açıkça ortaya koydu. Kara, deniz ve hava unsurlarının koordinasyonu; istihbaratın doğruluğu ve lojistiğin sürekliliği gibi faktörlerin önemi daha iyi anlaşıldı. Aynı zamanda dar coğrafyalarda savunma yapan bir gücün, doğru stratejiyle kendisinden çok daha güçlü bir rakibi durdurabileceği kanıtlandı.
Savaşın kültürel etkileri de en az askeri sonuçları kadar derindir. Çanakkale, yalnızca bir cephe değil; bir hafıza mekânı hâline geldi. Şiirlerde, şarkılarda, anılarda ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyelerde yaşayan bu miras, bir milletin ortak kimliğinin parçası oldu. Bu yönüyle Çanakkale, tarihsel bir olay olmanın ötesinde, kolektif bir bilinç ve aidiyet duygusunun da temel taşlarından biridir.
Sonuç olarak Çanakkale Zaferi, yalnızca 1915 yılının değil, tüm bir yüzyılın seyrini etkileyen bir gelişmedir. Boğazın sularında kazanılan bu zafer, cephelerin ötesine uzanmış; imparatorlukların kaderini, devrimlerin zamanlamasını ve ulusların doğuşunu etkilemiştir. Ve belki de en önemlisi, tarihin en zorlu anlarında bile irade, inanç ve doğru stratejiyle dengelerin değişebileceğini göstermiştir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.