Bölgesel Güvenlik Dengeleri Doha Saldırısıyla Yeniden mi Şekilleniyor?

Araştırmacı Mahmut Alrantisi, İsrail’in Katar’da Hamas heyetine yönelik saldırısının bölgesel güvenlik dengelerine etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
B%C3%B6lgesel-G%C3%BCvenlik-Dengeleri-Doha-Sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1yla-Yeniden-mi-%C5%9Eekilleniyor-.jpg

30.09.2025 - 14:02  |  Son Güncellenme:  30.09.2025 - 14:16

İsrail’in Gazze’de ya da Lübnan, İran ve Suriye gibi ülkelerde Filistin direnişinin liderlerini hedef alarak öldürmesi alışıldık bir durumdu.   

Ancak İsrail’in bu kez, ABD’nin müttefiki ve ateşkes müzakerelerinde ana arabulucu olan Katar’da Hamas liderlerine ve müzakere heyetine yönelik suikast girişimi bir dönüm noktası ve eşi benzeri görülmemiş bir olaydı.  

Süreç boyunca, Hamas müzakere heyetinin duruşu son derece akıllıca, tutarlı, açık ve basitti.   

Heyet savaşın sona ermesi, İsrail’in Gazze’den çekilmesi, esir takası yapılması ve insani yardımların ulaştırılması taleplerinde ısrarcı oldu.   

Filistin direnişi müzakerelerin şartları konusunda büyük bir esneklik gösterirken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ateşkes anlaşmasına varma şansını baltalamaya çalıştı.  

ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un önerisine Hamas olumlu yaklaşırken, Netanyahu konuyu güvenlik kabinesinde tartışmayı dahi reddetti.   

Hamas heyeti ise tüm baskı ve tehditlere rağmen teslimiyet ya da silahsızlanmayı içeren önerileri reddederek temel taleplerinde kararlı kaldı.  

Bu durum Netanyahu’yu defalarca zor durumda bıraktı.  

Dolayısıyla Hamas’ın müzakerelerde sergilediği esneklik ve aynı zamanda kararlılık, Netanyahu için bir sorun ve kriz doğurdu. 

Aynı zamanda, Gazze halkını yerinden etmeyi hedefleyen “Gideon 2 Operasyonu” gibi planlarını sekteye uğrattı.   

Savaş sona erdiğinde İsrail’in Gazze’de kalmasına yönelik tüm senaryolar da boşa düştü.  

Dolayısıyla Hamas, müzakerelerde esneklik ve sertliği birleştirerek, Netanyahu’nun tüm taktiklerini boşa çıkarmayı başardı.  

Bu nedenle Netanyahu, başarısızlığını telafi etmek için Hamas müzakere heyetini ortadan kaldırmaya karar verdi.  

Caydırıcılık kavramının canlandırılması  

Katar

Burada, “İsrail neden özellikle Katar’ı hedef aldı?” sorusu akıllara geliyor. Bu sorunun yanıtı ise birkaç faktöre dayanıyor.   

Öncelikle, İsrail liderleri 7 Ekim’de kaybettikleri “caydırıcılığı” yeniden tesis etmek için bölgedeki tüm ülkeleri baskı altına almayı ve farklı noktalara saldırılar düzenlemeyi gerekli görüyor.  

Ayrıca İsrail, kırmızı çizgilerinin olmadığını göstermek istiyor; ABD’nin müttefiki olsalar bile herhangi bir ülkenin topraklarını hedef alabileceğini düşünüyor.  

İkinci olarak, işgalci İsrail devleti, Katar’ı arabuluculuk sürecinin dışına itmeye çalışıyor. Çünkü Katar, ateşkes sağlanmasında tarafsız bir rol üstleniyor, aynı zamanda hem ABD ile hem de Hamas’la doğrudan temas kurabiliyor.   

Bu durum İsrail’in taktiklerini açığa çıkarıyor ve Hamas ile ABD arasındaki iletişimi kolaylaştırıyor.  

Bunun yanı sıra İsrail, başta Mısır ve Türkiye olmak üzere Filistin konusunda arabuluculuk yapan veya direnişe siyasi destek veren ülkelere de bir mesaj veriyor. İsrail bu ülkeleri Filistin direnişinden tamamen uzaklaşmaları için baskı altına almaya çalışıyor.  

Son olarak Tel Aviv yönetimi, uluslararası topluma da net bir uyarı gönderiyor.  

Diplomatik dokunulmazlık altında olsa bile, arabuluculuk rolü üstlense veya ABD müttefiki olup bir Amerikan askeri üssüne ev sahipliği yapsa dahi, İsrail istediği yerde düşmanlarını hedef alabileceğini göstermek istiyor.  

Böylece İsrail, bölgedeki tüm ülkelere gözdağı mesajı vermek istiyor.  

Doha’ya yönelik saldırı, İsrail’in caydırıcılık kapsamını düşük ihtimalli alanlar da dahil olmak üzere her noktaya genişlettiğini ortaya koyuyor.   

Ayrıca egemenlik kavramı, artık İsrail’in caydırıcılık sınırlarının önünde bir engel teşkil etmiyor.   

Bu tablo, 7 Ekim sonrasında işgalci İsrail’in yeni bir güvenlik doktrini inşa ettiğine işaret ediyor.  

Doha saldırısının ardından  

Doha saldırısının ardından arabuluculuk çabalarının zayıflayacağı yönündeki beklentiler dile getirilse de Katar, rolünü sürdürmeye kararlı olduğunu açıkladı. Ancak süreçteki arabuluculuk dinamiklerinin değişmesi kaçınılmaz görünüyor.  

Buradaki en önemli nokta, Katar’ın teorik olarak tarafsız bir arabulucu konumundan, artık kendi ulusal egemenliğini savunan bir aktöre dönüşmesidir.   

Katar ayrıca, İsrail’e karşı yasal girişimlerde bulunmayı, medya kampanyaları yürütmeyi ve farklı diplomatik yollarla tepki vermeyi planlıyor.  

Diğer taraftan bu saldırı ABD’nin konumunu da tartışmaya açtı.   

Washington yönetimi Katar’ın egemenliğinin hedef alınmasına sessiz kaldı ve müttefikini İsrail karşısında korumadı. Bu durum, Katar’ın ABD nezdinde daha güçlü bir pozisyon elde etmesine yol açabilir.  

İsrail’in Körfez bölgesiyle ilişkilerine gelince, İsrail, 2018’de BAE ve Bahreyn ile kurduğu ilişkileri genişletmeyi, özellikle de Suudi Arabistan’la normalleşmeyi umut ediyordu.   

Ancak Katar saldırısı sonrasında, İsrail’in Körfez güvenliği açısından istikrarsızlaştırıcı bir unsur olarak görülmesi, normalleşme sürecini zayıflatabilir.   

Bazı ülkeler normalleşme adımlarına devam etse bile, güven ortamı zedelenecektir.  

Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde Körfez ülkeleri arasında kolektif savunma fikri yeniden gündeme gelecektir.   

Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin, Körfez ülkeleriyle güvenlik işbirliği konusunda daha aktif roller üstlenmesi bekleniyor.   

Böylece İsrail’in saldırganlığı, bölgesel kolektif güvenlik anlayışının yeniden tanımlanmasına yol açıyor.  

Öte yandan, Arap ve İslam ülkeleri bu süreçte Doha Zirvesi’nde bir araya geldi.   

Katar’ın en yakın müttefiklerinden biri olan Türkiye ve diğer bazı ülkelerin Katar’a yönelik açık destek açıklamaları, Doha’nın bölgesel ve uluslararası ağını güçlendirdi ve İsrail’e güçlü bir mesaj verilmesini sağladı.  

Bölgedeki güvenlik tartışmalarında dikkat çeken bir diğer nokta, Doha’yı hedef alan İsrail füzelerine karşı Amerikan Patriot sistemlerinin yetersiz kalması oldu.   

Bu durum, güvenlik ve savunma alanında yeni konseptlerin geliştirilmesini zorunlu kılıyor.   

Aynı zamanda Türkiye’nin yerli savunma sanayine yönelmesi ve Rusya’dan S-400 almasının stratejik doğruluğunu pekiştiriyor.  

Trump döneminde Körfez’e sağlanan güvenlik korumasında yapılan değişiklikler de göz önüne alındığında, Türkiye ile Katar ve diğer Körfez ülkeleri arasındaki askeri ilişkilerin daha da güçlenmesi bekleniyor.   

Bölgede artık bu konularda işbirliği gerekliliği konusunda güçlü bir mutabakat oluşmuş durumda. Retorik eleştirilerden çok, pratik ve kolektif adımların ön plana çıkması gerektiğine dair görüş ağırlık kazanıyor.  

Bugün gelinen noktada, bölgesel caydırıcılığın sınırları yeniden çiziliyor. Arabuluculuk rolünün dokunulmazlığı, devlet egemenliği ve ittifakların geleceği yeniden tartışılıyor.   

Doha Zirvesi’nde verilen mesajlar, birden fazla ülkenin kolektif ve savunmacı bir caydırıcılık politikasını benimsediğine dair güçlü işaretler sunuyor.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.