Bölgedeki Denge Üçgeni
06.02.2026 - 16:41 | Son Güncellenme: 06.02.2026 - 16:45
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır ve Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaret ve iki ülkenin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeler ilk değil. Erdoğan, bölgesel ve uluslararası konferans ve toplantıların oturum aralarında sayısız resmi ziyaret ve görüşme gerçekleştirdi. Ancak bu son ziyaret, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle büyük bir önem taşıyor. Zira bu ziyaret, yeni bir küresel düzenin şekillenmeye başladığını ortaya koyan Davos Forumu’ndan sonraki ilk ziyarettir. Aynı zamanda, yeni bir müzakere turuna girilmesine rağmen İran ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında yeni bir savaş ihtimalinin giderek arttığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Ayrıca ziyaret; Gazze Şeridi, Sudan, Somali ve Yemen’de artan diğer bölgesel gerilimlerin gölgesinde yapılmıştır ki bunların tamamı, doğrudan ya da dolaylı olarak üç ülkeyi (Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan) etkilemektedir.
Kanada Başbakanı Mark Carney, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana varlığını sürdüren uluslararası düzenin sona erdiğini ilan ettiği son Davos Forumu’ndaki konuşmasında, büyük güçlerin uluslararası sistemin ve hukukun kurallarını hiçe sayarak dayattıkları hegemonyaya karşı orta ölçekli güçleri kolektif biçimde harekete geçmeye çağırdı. Carney,"Eğer masada değilseniz, menüdesiniz" ifadelerini kullandı.
Türk, Mısırlı ve Suudi liderleri arasındaki görüşmeler, yeni kurulan ve zayıflara yer olmayan masada yer edinme çabalarının bir parçasıdır. Üç ülke de orta ölçekli güçler arasındadır. Bunlardan ikisi (Türkiye ve Suudi Arabistan), dünyanın en büyük ekonomilerini bir araya getiren G20 grubunun üyesidir. Üçüncüsü olan Mısır ise, İsrail ile doğrudan temas hattında bulunması nedeniyle önemli bir demografik ve jeostratejik avantaja sahiptir. İsrail, yayılmacı politikasıyla üç ülke için ortak bir tehdit oluşturmaktadır. Ayrıca Mısır, Afrika’daki üçgenin tepe noktasını da temsil etmektedir.
Dayatılan hegemonya
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağcı İsrail hükümeti, son on yıldır üç ülke arasındaki ilişkileri karakterize eden gerilimlerden yararlanarak bölgedeki etkisini genişletti ve hegemonyasını dayattı. Bu, işgal altındaki Filistin topraklarında Filistin devletinin kurulmasını engelleyen yeni bir gerçeklik dayatarak, İsrail'in daha önce imzaladığı ve böyle bir devletin kurulmasına yol açacak anlaşmalardan geri adım atarak gerçekleştirildi. Dahası, Tel Aviv'in ikili anlaşmalar yoluyla veya Filistin sorununu çözmeden bölgedeki ülkelerle normal ilişkiler kurmayı içeren İbrahim Anlaşmaları olarak bilinen anlaşmalar yoluyla bölgenin lideri haline geldiği yeni bir bölgesel gerçeklik dayatılarak da başarıldı. Netanyahu hükümeti, Amerikan çabalarıyla desteklenerek, Suudi Arabistan’ı İbrahim Anlaşmalarına katılmaya zorlamaya çalıştı, ancak Suudi Arabistan Krallığı şimdiye dek onayını İsrail'in 4 Haziran 1967 sınırları içinde bir Filistin devletini kabul etmesine bağlayarak oyaladı.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın geçtiğimiz Kasım ayında Washington'a yaptığı ziyaret ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesinin Suudi Arabistan'ı tutumunu değiştirmeye ikna edemediği açık. Bu durum, Suudi Arabistan'ın Siyonist projenin yarattığı tehlike konusunda giderek artan farkındalığıyla aynı zamana denk gelmektedir; bu proje artık Filistin topraklarıyla sınırlı kalmamış, Yemen, Somali, Suriye ve diğer bölgelerde olduğu gibi Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'nin ulusal güvenliğine doğrudan tehdit oluşturan diğer bölgelere de yayılmıştır.
Üç ülke (Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan), 1997 yılında Türkiye'nin girişimiyle kurulan İslam İşbirliği Ekonomik Teşkilatı’na (D8) üyedir. Bu ülkeler aynı zamanda geniş bir bölgesel siyasi nüfuza sahiptir. Türkiye, Türkçe konuşan ülkelerin lideridir ve büyük bir imparatorluğun mirasçısıdır. Mısır, Arap dünyasında tarihî ağırlığı ve nüfuzu ile öne çıkıyor. Suudi Arabistan ise ekonomik ve siyasi gücüyle yükselen bir devlet olup ayrıca Haremeyn-i Şerifeyn’in hamisi olması nedeniyle de ruhani bir güce sahip. Bu özellikler, söz konusu ülkeleri birlikte, bölgede gerçek bir liderlik oluşturabilecek; her masada kendini dayatabilecek ve küresel büyük güçlerin projelerine ve baskılarına karşı koyabilecek bir konuma taşımaktadır.
Gözden Kaçmasın
Ayrıca üç güç, Türkiye’nin teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan’ın finansmanı ve Mısır’ın birikimi sayesinde; sivil ve askerî sanayi alanlarında güçlü bir ekonomik ve endüstriyel iş birliği kurabilir. Yaklaşık 250 milyon nüfusu kapsayan ortak bir pazarın varlığı da bu iş birliğini desteklemektedir.
Üç ülke, iş birliklerini uluslararası ve bölgesel siyasette yeni bir ittifak ya da eksen olarak sunmayı tercih etmemektedir. Bu tutum, muhtemelen karşıt bölgesel ve uluslararası güçler tarafından bu iş birliğinin sabote edilmesini önleme amacını taşımaktadır. Aynı zamanda bu yeni ittifakın olgunlaşması, karşılaşacağı meydan okumalara karşı dayanıklılığını kanıtlaması ve geriye kalan anlaşmazlıklar üzerinde uzlaşının tamamlanması için zaman kazanma isteğini yansıtmaktadır. Buna rağmen, bu süreç; bölgeye dair hiçbir uluslararası politikanın, büyük küresel güçlerin siyasi ve ekonomik projelerinin — Çin’in öncülüğünü yaptığı İpek Yolu ya da ABD ve Hindistan’ın desteklediği Kalkınma Koridoru gibi — bu yeni liderliği hesaba katmadan ilerleyemeyeceğini haber vermektedir.
Buna karşın, yeni Türk-Mısır-Suudi işbirliği; kendisini bölgenin lideri olarak gören ve bölgeye kendi tasavvur ve hegemonyasını dayatmak isteyen bazı tarafların karalama ve engelleme girişimlerinden kurtulamayacaktır. Ancak her hâlükârda, üç ülke bu baskılarla baş edebilecek diplomatik, ekonomik ve askerî imkânlara sahiptir. Asıl önemli olan ise ortak çalışma iradesinin korunması ve geriye kalan ikili sorunların sıfırlanmasıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.