BM 80. Yılında İsrail Soykırımı Sınavında

Gazeteci Ertuğrul Cingil, Birleşmiş Milletler’in Gazze’deki soykırım karşısındaki etkisizliğini ve uluslararası siyasette doğurduğu çelişkileri Fokus+ için kaleme aldı.
Ertugrul-cingil
BM-80.-Y%C4%B1l%C4%B1nda-%C4%B0srail-Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1-S%C4%B1nav%C4%B1nda

08.09.2025 - 17:28  |  Son Güncellenme:  08.09.2025 - 17:39

Birleşmiş Milletler tarihi, Filistin söz konusu olduğunda hep aynı utanç verici tabloyu gösteriyor: Adaletsizlik karşısında acziyet, soykırım karşısında etkisizlik, işgal karşısında suskunluk. 

Gazze’de canlı olarak yaşanan İsrail soykırımı tüm acımasızlığıyla devam ederken Birleşmiş Milletler, iddialı temalarla, barış, kalkınma ve insan hakları vurgusuyla 80. Yıl toplantılarına hazırlanıyor.  

Dünyanın en büyük diplomasi sahnesinde liderler barıştan söz ederken, Gazze’de çocuklar, kadınlar ve masum siviller soykırımcı İsrail’in bombalarıyla hayatını kaybediyor.  

Yerleşim yerleri enkaza dönerken hastaneler, okullar ve tüm altyapı İsrail’in karanlık işgal orduları tarafından hedef alınıyor. Çoğunluğu çocuk ve kadın olan kayıpların sayısı 65 bine yaklaşırken yaralı sayısı 162 bini aşıyor. Kıtlığın kol gezdiği Gazze’de en can yakıcı verilerden biri ise 135’i çocuk 382 Filistinlinin açlıktan hayatını kaybetmesi.  

Bu ağır tabloya rağmen BM, soykırıma seyirci kalan bir acziyetin ve çelişkilerin simgesi haline gelmiş durumda.  

Yıllardır barış ve insanlık adına söylenen büyük sözler, Filistin halkının canıyla, kanıyla enkazlardan yükselen çocukların çığlıklarıyla boğuluyor. Bu yılki Genel Kurul’un ihtişamlı kürsüsü, aslında en sert yüzleşmenin sahnesi: BM’nin kendi varlık sebebini, inandırıcılığını ve vicdanını kaybedip kaybetmediğinin sınavı olacak.  

Arafat’tan Abbas’a uzanan hukuksuz vize engelleri  

Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat

1988 yılında ABD, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’a New York’a giriş vizesi vermeyi reddetti. O günün gerekçesi “ulusal güvenlik”ti. Ancak aslında Washington’ın yaptığı, Filistin halkının sesini kısmak ve BM kürsüsünden yükselmesi muhtemel hakikatleri susturmaktı.  

Bu hukuk dışı tavır öylesine büyük tepki çekti ki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarihinde ender görülen bir adımla toplantılarını New York’tan Cenevre’ye taşıma kararı aldı. Bu karar için yapılan oylamada; 154 evet, 2 “hayır” (ABD ve İsrail) ve 1 çekimser (Birleşik Krallık) oy kullanıldı.    

Engellenmek istenen Yaser Arafat, o gün BM Genel Kurulu’na şu çağrıyı yaptı: “Bir elimde özgürlük savaşçısının silahı, diğer elimde barışın zeytin dalı var; zeytin dalını elimden düşürmeyin.”  

Arafat’ın 1974‘te ilk kez BM kürsüsünden yaptığı konuşmanın tekrarı olan bu sözler, işgal edilmek istenen mazlum bir milletin barış çağrısı olarak tarihe geçti.  

Bu tarihi konuşma Cenevre’de yapılmış olsa da ses aslında New York’taki Genel Kurul’un duvarlarını aşmış, insanlığın vicdanına kazınmıştı. 

Ancak aradan geçen 36 yıla rağmen ne barış çağrısı karşılık buldu ne İsrail’in yanında saf tutan ABD yönetimini Filistin’e düşman tutumu değişti. Bugün yine benzer bir tablo Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın şahsında yeniden yaşanıyor.  

Abbas’a ve heyetine BM Genel Kurulu’na katılmak için vize verilmemesi, sadece diplomatik bir engel değil; Filistin halkının iradesine ve uluslararası hukuka karşı bir açık saygısızlıktır. 

Dün Arafat’ın barış mesajını bastırmak isteyen Amerika, bugün Abbas’ın soykırıma karşı adalet ve bağımsızlık çağrısını kısmak istiyor. Bu yaklaşım, Washington’ın Filistin sorunundaki çifte standardının en açık göstergesidir. 

 İsrail’e koşulsuz destek sunan, giderek ağırlaşan soykırım uygulamalarına sponsorluk yapan Trump yönetimi; söz konusu Filistin olduğunda ev sahibi ülke sorumluluklarını bile yok sayabilmektedir.  

Oysa ABD, BM’nin merkezi New York’ta bulunduğu için, 1947 Ev Sahibi Anlaşması gereği, tüm delegelere vize vermekle yükümlüdür. Fakat mesele Filistin olunca, hukukun yerini iki yüzlülük almakta, barışın dili engellenmekte ve soykırımcı İsrail’in yanında saf tutulmaktadır.  

Amerika’nın değişmeyen yüzü: Vetolarla İsrail’e sağlanan diplomatik zırh  

Filistin heyetine vize engeli koyan ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde bugüne kadar kullandığı 88 vetonun 49’unu İsrail aleyhine sunulan tasarıları engellemek için kullandı.  Bu tablo işgalci İsrail’in katliamdan soykırıma dönüşen insanlık dışı saldırılarına Amerika’nın sayesinde diplomatik dokunulmazlık zırhı sağladı.  

Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve elçiliği buraya taşıyan Trump yönetimi,  

Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyarak ve Abraham Anlaşmaları imzalayarak Amerikan diplomasisinin göstermelik sınırlarını bile yerle bir etti.   

İsrail’e 38 milyar doları aşan askeri yardım yapan ABD Başkanı Donald Trump, F-35 savaş uçaklarından Demir Kubbe ve Arrow füze savunma sistemlerine, sınırsız mühimmat sevkiyatlarıyla tarihte eşi görülmemiş güçlü destekler verdi.  

ABD’nin BM Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield, İsrail yanlısı tutumunu sürdürerek Filistin’in hak taleplerini zayıflatacak her girişimi destekledi.  

Kendini dünyaya “barışın mimarı” olarak pazarlamaya çalışan Trump, uyguladığı iki yüzlü politikalarla, soykırıma sağladığı cephanelerle bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına dair uluslararası umutları baltalamış ve diplomatik engellemeleri artırmıştır. 

Gazze’yi “Orta Doğu’nun Rivierası” yapmak gibi karanlık bir hayali daha ileriye götüren Trump,  “Great Trust” adını verdikleri projeyle İsrail Devlet Başkanı Benjamin Netanyahu ile birlikte Filistinlilerin vatanlarını hukuksuz şekilde gasp etmenin planlarını yapmaktadır.  

ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek ve Filistin’e yönelik çifte standartlı tutumu, uluslararası hukuk ve insan haklarına olan saygısızlığı, pervasızlığı ve vicdani ölçülerden kopuşu göstermektedir. 

Filistin’den yükselen her barış çağrısı, her müzakere çabası, Arafat’ın elinde taşıdığı zeytin dalı metaforu, yıllar boyunca aynı cevabı aldı: Katliam, işgal, gasp edilerek yerleşimler ve hukuksuz şekilde örülen duvarlar... İsrail, her barış fırsatını kanla boğdu; Amerika ise her defasında onun en sadık destekçisi oldu. 

Bugün artık dünya, Filistin’i haritadan silmeyi kafasına koymuş Netanyahu’nun ağır soykırım politikalarını pervasızca ve aralıksız uygulayan bir İsrail gerçeğiyle yüz yüze.  

Barışın sembolü olan zeytin ağaçları bile gözü dönmüş İsrail tarafından sökülüyor, yakılıyor, kökünden kazınıyor. Çünkü onlar biliyor ki, zeytin ağacı sadece bir ağaç değil; Filistin’in toprağına, köklerine ve geleceğine tutunma iradesinin sembolüdür. Bu yüzden barışa da köklere de düşman kesiliyorlar. 

Ama toprağın hafızası vardır; her sökülen zeytin ağacı, adaletin daha gür bir şekilde filizleneceği günü bekliyor. Tıpkı Arafat’ın zeytin dalını elinde tutarak tarihe kazınan duruşu gibi, bugün de Filistin’in sesi dünya sahnesinde yankılanıyor.  

Mahmud Abbas’a uygulanan kısıtlamalar, sadece bir diplomatik kriz değildir; bu, Filistin halkının iradesine, adalet talebine ve uluslararası hukukun ruhuna yönelik bir saldırıdır. Arafat’a yapılan haksızlık ile Abbas’a yapılanın arasında sadece zaman farkı vardır. Amerika’nın yaklaşımı değişmemiştir: Filistin’in sesi susturulmalıdır. 

Oysa tarihin ironisi şudur ki, her engelleme girişimi, Filistin meselesini daha da görünür kılmakta ve dünyaya daha güçlü bir şekilde duyurulmasını sağlamaktadır.   

Batı dünyasında Filistin’i tanıma dalgası 

Yaklaşık bir yıl önce İspanya, Norveç, İrlanda, Slovenya ve Ermenistan Filistin’i tanımıştı. Şimdi Fransa, İngiltere, Kanada, Belçika ve Avustralya da Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda Filistin’i devlet olarak tanımayı planladıklarını açıkladı. Bu ülkeler gerekli adımı atarsa sayı 152’ye ulaşacak. Yunanistan’da bu dalgaya katılabilir. Böylece 193 üyeli BM’nin dörtte üçünden fazlası Filistin’i devlet olarak tanımış olacak.  

Bu, yalnızca diplomatik bir istatistik değil; Filistin meselesinde Batı’nın tarihi suskunluğunun değişmeye başladığının küresel düzenin yeni bir yöneliş içinde olduğunu göstergesi.  

Eğer bu süreç hızlanırsa, önümüzdeki yıllarda Filistin devletini tanımayan ülkeler azınlıkta kalacak; bu da hem İsrail’in uluslararası hukuk zemininde daha sert baskılara maruz kalmasına hem de ABD’nin Ortadoğu’daki “barış mimarı” iddiasının çökmesine yol açabilecektir. 

Şimdi Gazze’de akan kanı durdurmak için atılabilecek en anlamlı adımlardan birisi Dışişleri Hakan Fidan’ın İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısında söylediği gibi; İsrail’in BM’den menedilmesi ve Filistin’in tam üye olarak kabul edilmesidir. Bu, yalnızca soykırıma karşı en güçlü politik cevap değil, aynı zamanda insanlığın onurunu yeniden ayağa kaldıracak bir hamle olacaktır. Böyle bir karar, ABD’nin hukuk dışı vize engellemeleriyle Filistin heyetinin BM kürsüsüne ulaşmasını bile engellediği utanç verici tabloya verilmiş en net karşılık olabilir.  

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres

Bunun yanı sıra, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in öncülüğünde tüm ülkelerin katılımıyla uluslararası bir insani yardım gücü oluşturulması da gündeme getirilebilir. Böyle bir girişim, hem Gazze’de yarım milyonu geçen masum Filistinlinin karşı karşıya kaldığı açlığı hafifletebilir, hem de BM’nin sahici bir rol üstlenerek sadece nutukların atıldığı bir platform değil, insan hayatını koruyan bir mekanizma olduğunu kanıtlar. 

Erdoğan’ın BM kürsüsündeki güçlü Filistin duruşu 

Gazze’de akan kan, yalnızca Filistin’in değil, insanlığın vicdanını sınayan bir turnusol kağıdıdır. Türkiye bu sınavda başından beri BM başta olmak üzere her platformda sesi en gür çıkan ülke oldu. Cumhurbaşkanından Dışişleri Bakanına, TBMM’den Filistin davasına eylemleriyle destek olan milletimize kadar Türkiye, İsrail’in soykırımına çok yönlü tepki göstermekte, onurlu bir duruş sergilemektedir.  

Filistin davasının geçmişten beri en güçlü savunucusu olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’in hukuksuz işgal haritasını kürsüden defalarca göstererek ve “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek, BMGK’nin adaletsiz yapısına meydan okuyor.  Bu duruş, sadece bir siyasi mesaj değil; Filistin’in yok sayılmasına en güçlü itiraz, soykırıma maruz kalan masum halkına en büyük destek, refah ve özgürlük çağrısıdır.  

Mahmud Abbas bu yıl vize yasağı nedeniyle BM kürsüsünden tüm dünya liderlerine ve heyetlerine canlı hitap edemeyecek. Video konferans yöntemiyle mesajlarını iletilebilse de, kürsüde canlı olarak konuşamamanın yarattığı boşluk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin’e ağırlık vermesi beklenen konuşmasına ayrı bir önem kazandıracak. 

Erdoğan yine Gazze’de İsrail’in işlediği soykırıma karşı en sağlam duruşun, çocuk kadın demeden yürüttüğü acımasız katliamlara isyanın, karanlık işgal planlarına itirazın en güçlü sesi olacak.   

Yapacağı konuşma, yalnızca Türkiye’nin değil, Filistin’in de adalet, özgürlük ve refah çağrısının dünya sahnesinde yankılanmasını sağlayan tarihi bir manifesto olacak.  

Arafat’ın zeytin dalıyla sembolleşen çağrısı nasıl yankı bulduysa, Erdoğan’ın kürsüden defalarca gösterdiği işgal haritası ve “Dünya 5’ten büyüktür” haykırışı aynı yankıyı dünyaya taşımaya devam edecek.  

İsrail’in hedefindeki BM artık harekete geçmelidir 

İsrail soykırım sürecinin başından beri Gazze’de sadece Filistinlileri değil orada hizmet vermeye çalışan tüm yardım kuruluşlarını ve gönüllüleri de hedef almaktan çekinmiyor. Özellikle de BM’nin UNRWA başta olmak üzere Gazze’deki tüm mekanizmalarına saldıran İsrail,  bu kanalları pervasızca hedef tahtasına çevirerek işleyemez hale getirdi.   

BM’ye ait binalar ve personel, en az 63 kez doğrudan İsrail saldırısı altında kaldı ve hayatını kaybeden BM çalışanı sayısı 315’i aştı.   

Al-Jawni okul saldırısında en az 18 kişi hayatını kaybetti, bunların 6’sı UNRWA çalışanıydı. Bu bugüne kadarki tek seferde en yüksek BM çalışanı kaybı olarak kayıtlara geçti.  

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 122 sağlık tesisi, 180 ambulansı hedef alan İsrail saldırılarında bin 581’e yakın sağlık çalışanı hayatını kaybetti.  

Ambulans beklerken İsrail ordusunun açtığı ateş sonucu 335 mermi isabet eden aracın içinde akrabalarının cesetleri arasından Kızılay görevlilerine üç saat boyunca “Beni almaya gelecek misiniz?” diye yalvaran beş yaşındaki Gazzeli Hind Rajab’ın trajik şehadeti hafızalarda. 

Saldırılara maruz kalan UNRWA kurumunun Genel Komiseri Philippe Lazzarini çocuk, kadın demeden yürütülen acımasız İsrail soykırımını “Bugün Gazze’de gerçek şu ki, insanlıktan geriye pek bir şey kalmadı” sözleriyle tanımlamıştı.  

Gözü dönmüş soykırımcı İsrail, Gazze’de sağlık sistemini, eğitim yapısını ve insani yardım hizmetlerini sistematik olarak tahrip ediliyor. İsrail, sadece Filistinlilere yönelik bir soykırım uygulamıyor, uluslararası hukukla, insani değerlerle savaşan bir tablo karşımızda.  

Artık Gazze’de yaşanan insanlık dramı, Birleşmiş Milletler’in sınırlarını, ilkelerini ve cesaretini ölçen bir ayna haline gelmiştir.  

Kendisi de saldırı altında olan BM, yalnızca konuşan bir sahne değil, eyleme dönük güçlü bir aktör olmak zorundadır. Güvenlik Konseyi’nin engellemeleriyle sınırlı kalan mekanizmalara rağmen, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için incelikli, akıl dolu ve diplomatik yollar geliştirebilmelidir.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişten beri ısrarla vurguladığı yapısal reform konusunda güçlü ve etkili adımları hayata geçirmelidir.   

Hedef, sadece Gazze’yle sembolik bir dayanışma değil; ölüm ve yıkımın ortasında kalan milyonlar için somut bir nefes alanı açmak olmalıdır. 

Eğer BM bu çerçevede harekete geçmezse, dünyanın en büyük tiyatrosu rolünü oynamaktan öteye geçemez.  

Artık sadece izleyici değil, stratejik bir aktör olma zamanı gelmiştir. İsrail’in soykırımı ve ABD’nin sponsorluğu karşısında BM, 80. yılında sadece sözde değil, eylemde de küresel vicdanın sesi olmalıdır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.