Benim Hayatım Kaç Paraydı?
20.11.2025 - 13:08 | Son Güncellenme: 20.11.2025 - 13:15
Bu yazıya başlarken, aslında kısa sürede bitireceğime inanıyordum. Sonuçta konuyu biliyorum, yaşananları biliyorum. Daha doğrusu, onları yaşamış biriyim. Ama mesele bilgi değilmiş. Mesele, insanın yıllarca sessizce taşıdığı duygulara yeniden dokunabilmesiymiş. İlk cümleden sonra içim sıkıştı, yazdım sildim, tekrar başladım. Sonra bazen aşırıya kaçtım, belki yazılmaması gereken sertlikte yazdım, çünkü duygular yoğun. Çünkü bazı gerçekler, aradan otuz yıl geçse bile insanın ruhunda aynı ağırlıkla duruyor.
Ve kendime dönüp ilk kez yüksek sesle sordum: “Benim hayatım kaç para ediyordu?”
Bu soruyu sormak bile cesaret istiyor. Sanki geç kalmış bir mermi vurdu. Çünkü ben resmen bir avdım. Birinin eğlencesi, para ödediği silahındaki hedefiydim. Bugün tüm dünya Saraybosna’ya gelen zengin yabancıların para ödeyerek insan öldürdüğünü konuşuyor. Belki o zamana kadar hiç duymadıkları bir şehirdi Saraybosna.
Gözden Kaçmasın
Ve ben Saraybosna kuşatması başladığında sadece yedi yaşında bir çocuktum. Bugün, otuz yıl sonra, bazı ülkeler sonunda “yabancı katil turistlerin” peşine düşmeye başladı. Bu haber, benim için sadece bir adli süreç değil, çocukluğumun karanlık bir odasının kapısının yeniden açılması demek. İçinde yıllarca kilitli tuttuğum seslerin, korkuların, kokuların geri dönmesi demek.

İlkokula savaşla beraber başladım. Birinci sınıfta şarkılar falan öğrenemedim. Benim birinci sınıfım hayatta kalma eğitimleriyle başladı. Okula gitmek beş dakika sürecek bir yoldu aslında. Ama ben o yolu yirmi dakikada kat ederdim. Çünkü her adımda tehlike vardı, her adım son adımım olabilirdi.
Önce zik zak koşmayı öğrendim. Bir arabanın arkasına saklanmayı, sonra duvarın gölgesine atılıp eğilmeyi… Adım adım nasıl hayatta kalınacağını öğrendim. Benim ders programım böyleydi. Çünkü dağlarda düşman vardı, keskin nişancılar vardı. Ve bizleri öldürmek için para ödeyen zengin yabancılar vardı. O okul yolumda, tam da bir arabanın arkasında saklanmışken, bir adamın vurulması hala gözlerimin önündedir. Poşetlerin ellerinden düşmesi, kanın sokağa akması, benim titremem, korkudan ağlayamamam… O arabanın arkasında saklanıp, akan kana bakarak kaç dakika geçirdim bugün bile bilmiyorum. Ama saatler gibi gelmişti.
Başka çocuklar beden dersinde top oynarken, biz bomba düşerse nasıl yere kapanılır onu öğreniyorduk. Daha çarpım tablosunu öğrenemeden, ben mermi sesini bomba sesinden ayırmayı öğrenmiştim. Hayalim bir bardak su ve bir dilim taze ekmekten öteye geçmiyordu.
Bozulmuş yardım paketleri geldiğinde mutlu olurdum. Bugün kokusunu bile kaldıramadığım fıstık ezmesi o zaman bana bayram gelirdi. Bir dilim ekmeğe serpilen bir kaşık şeker… O şeker, savaşın ortasında bizim tek tatlımızdı. Son kullanma tarihi geçmiş makarnaların içindeki küçük böcekleri ayıklayıp öyle pişirirdik.
Bodrum katında, betonda uyurdum. Bir battaniyenin altında. Üzerimde neredeyse tüm Saraybosna’nın giydiği o soluk renkli yardım olarak dağıtılan montu olurdu.
Ama bugün düşünüyorum: Kim gerçekten yardım getirdi? Kim sadece gösteriş yaptı?
Kim hayat kurtardı, kim hayat alırken poz verdi?
Bayram sabahı bombalanan evimizi de hiç unutmam. Daha gün ışımadan, evimiz yıkıntıya döndü. Toz, çatırtı, içimize çöken korku… Abim küçük satrancın parçalarını topluyordu.
Ben ise bayram için hazırladığım elbisemi bulmaya çalışıyordum. Ama hiçbir şey kalmamıştı. Yıkılmış duvarlar, kırılmış camlar…
Bir de dağılmış dolaplar ki onların tahtasını sonra soba tutuşturmak için kullandık.
Su taşırdım. Küçücük kollarımla bir bidon sağa, bir bidon sola… Abilerim ise iki bidonu kemerle bağlayıp taşırlardı. Oysa onlar da çocuktular. Hepimiz çocuktuk, ama savaş bizi yaşımızın çok ötesine itti.
Bazen beni el arabasına oturturlardı. O eski, gıcırdayan çekçek arabalarına. Abim bir kağıda büyükçe “TAKSİ” yazıp elime tutuşturdu. Bir nenenin bidonlarını çektik o gün.
Bize ettiği dualarla eve döndük.
Kanın kokusuna, sessiz çığlıklara, sallanan duvarlara alışmıştım. Bir gün babamın belki geri dönmeyeceğine. Kaldı ki bir gün abim geri gelmedi. Şehit oldu. Alışamadım ona.
Oyuncaklarım mermi kovanlarıydı. Renklerine göre toplardım: Kırmızı, yeşil, mavi.
Bugünün çocukları oyun kartı biriktiriyor ya… Biz ölümün kalıntılarını biriktiriyorduk. Yedi yaşında bir çocuğun mermi kovanlarıyla oynaması nasıl normal olabilir?
Yıllar sonra...
Yıllar geçti. Biz büyüdük.
Saraybosna yaralarını sarar gibi yaptı, biz de içimizdeki yaraları taşımayı öğrendik.
Bugün ise Saraybosna’ya gelip, para karşılığında sivillere ateş eden yabancılar soruşturuluyor.
İtalyanlar.
Amerikalılar.
Ve kim bilir daha hangi ülkelerin vatandaşları vardı.

Demek ki bizi hedef alan sadece düşman değildi. Birileri sırf öldürmenin nasıl bir his olduğunu yaşamak için gelmişti. Bilet alır gibi, tatil planı yapar gibi, para vererek. Büyük paralar vererek çocuk öldürüyorlardı.
Biz insanlardık. Biz çocuktuk. Zaten yarı ölüydük. Ama onların gözünde bir safari parkındaki hedeflerdik.
Biz, Saraybosna’nın çocukları, onların nişangah oyuncağıydık.
Ve bugün soruyorum:
Biz onlar için kimdik? Ne yapmıştık? Çocukluğum neden birinin kanlı eğlencesi olmak zorundaydı?
İtalya soruşturma açıyor. Amerika “inceleyeceğiz” diyor. Avrupa şaşırmış gibi davranıyor.
Ama biz? Biz o yaraları bir daha açıyoruz. Sanki savaş hiç bitmemiş gibi. Belki artık soru “Neden ateş ettiler?” değildir. Çünkü bu sorunun cevabı yoktur. Hiç olmadı.
Belki gerçek soru şudur:
Biz bunu nasıl atlattık?
Ben kuşatmayı atlattım. Düşmanlara rağmen hayatta kaldım. Para verip bizi öldürmeye gelen turistleri atlattım.
Ama çocukluğum… O hayatta kalmadı. Ya da çok ağır yaralı.
Bugün içimde tek bir cümle yankılanıyor:
Bir Saraybosnalı çocuğun hayatı kaç paraydı?
Benim hayatım kaç paraydı?
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.