Belçika’nın Soykırım Davasına Katılması, İsrail’in Lehine mi, Aleyhine mi?

Araştırmacı Abbas Kabbari, Belçika’nın Güney Afrika’nın İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasına katılımının hukuki ve siyasi sonuçlarını Fokus+ için kaleme aldı.
Abbas_Kabbari.jpg
belcika-nin-soykirim-davasina-katilmasi-israil-in-lehine-mi-aleyhine-mi.jpg

06.01.2026 - 12:27  |  Son Güncellenme:  06.01.2026 - 12:35

Bu makalenin başlığının gündeme getirdiği soru şaşırtıcı olabilir. Yani Belçika’nın böyle bir davaya katılması İsrail için nasıl bir fırsat anlamına gelebilir?  

Ancak Belçika’nın katılım talebinde dayandığı temel gerekçe öğrenildiğinde, sorunun yarattığı şaşkınlık ve tuhaflık ortadan kalkıyor.  

Nitekim Mahkeme’nin katılıma ilişkin açıklamasında belirtildiği üzere, Belçika davaya müdahil olarak, Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’nin ikinci maddesinde yer alan ‘soykırım niyeti’ kavramının yorumlanmasına odaklanıyor.  

Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’nin ikinci maddesine göre ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:  

  • Bir gruba mensup kişilerin öldürülmesi. 
  • Gruba mensup kişilere ciddi bedensel veya ruhsal zarar verilmesi. 
  • Grubun, tamamen ya da kısmen fiziki olarak yok edilmesini amaçlayan yaşam koşullarına kasıtlı olarak maruz bırakılması. 
  • Grup içinde doğumları engellemeye yönelik tedbirlerin uygulanması. 
  • Gruptaki çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi.  

Davaya, Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’nin metninde yer aldığı şekliyle “soykırım niyetinin özel bir niyet” olarak yorumlanması talebi üzerinden katılmak, bir yandan kuşku uyandırırken, diğer yandan da bu adımın İsrail’in lehine olduğuna dair yorumlara kapı aralıyor.  

Çünkü maddedeki tüm unsurları ve temelleri içeren bir soykırım suçunda nasıl soykırım niyeti arayabiliriz ve kasıtlı olarak işlenen bir suçta “niyet unsurunu” nasıl tartışabiliriz?  

Zira hukukta suçun iki unsuru bulunuyor. Bunlardan ilki, suç fiillerinin somut biçimde işlenmesini ifade eden maddi unsurdur. İkincisi ise “suçu işleme niyetinde” somutlaşan manevi unsurdur.   

Hem maddi hem de manevi unsurlarıyla soykırım suçunu, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı kadar açık bir şekilde gösteren başka bir şey yoktur.   

Söz konusu suç, iki yılı aşkın bir süre devam etti, bu süreçte İsrail, her saat başı aşırı güç kullanımına başvurdu.  

Savaş, mekansal olarak da nüfusun son derece yoğun olduğu, askeri unsur ile sivilin iç içe geçtiği ve çocuk, yaşlı, kadın ya da hasta için sığınılacak hiçbir güvenli alanın bulunmadığı Gazze Şeridi’nin “tamamına” yayıldı.  

Bu şartlarda, İsrail’in herhangi bir noktadan “büyük bir taş” atması dahi en az bir ailenin ölümüne yol açabilecek sonuçlar doğurabilirdi.  

Soykırımın anatomisi

Durum böyleyken, görgü tanıklarına göre, 50 metre derinliğe kadar toprağa nüfuz eden ve saatlerce, hatta günlerce yer altında patlamaya devam eden silahlarla insanları hedef almayı nasıl haklı çıkarabiliriz? Peki, insanların, hedefleri ayrım gözetmeksizin otomatik biçimde seçen ve insan müdahalesinden uzak yapay zeka teknolojileriyle hedef alınmasını nasıl adlandırabiliriz? İki milyon insana karşı açlığın silah olarak kullanılmasını, hastanelerin ve sığınakların vurulmasını veya yardım kuyruklarındaki kalabalıkların kasıtlı olarak hedef alınmasını nasıl soykırım eylemi olarak göremeyiz?  

Bu fiillerin bizzat kendisi, soykırım niyetinin en üst düzeyde mevcut olduğunu ortaya koyuyor.  

Ayrıca binlerce evi kapsayan, sağlık ve insani yardım altyapısına, arama-kurtarma ekipmanlarına ve sivil savunmaya ilişkin her şeyi hedef alan altyapının geniş ölçekte tahrip edilmesine yönelik önceden tasarlanmış niyet de herhangi bir ispat gerektirmeden apaçık ortada.  

70 bin insanın (enkaz altında kalanları saymazsak) hayatını kaybettiği, büyük bölümü uzuv kaybı yaşayan 120 binden fazla insanın yaralandığı bir “katliam” hakkında usuli ve prosedürel hukuki meselelere çok fazla dalmamalı ve felsefi argümanlar kullanmamalıyız.  

Bu ölümcül vahşet karşısında, soykırım suçunda niyet unsurunun bulunup bulunmadığını sorgulamak yerinde bir davranış değil.  

Örneğin ceza hukukunda, eğer birinin göğsüne iki elinizle şiddetli bir şekilde vurursanız, savcılık, dövülerek öldürülen kişinin ölümüne yol açan "eylemde kasıt" olup olmadığına dair bir soruşturma talep edebilir.  

Peki, birini yakın mesafeden tabancayla vuran biri için durum nedir? Ya da binlerce bomba ve füze kullanarak, nükleer bombanın gücünü aşan ölçüde aşırı ateş gücü kullanan bir fail söz konusu olduğunda bu nasıl değerlendirilmelidir?  

Bu gerçekler karşısında, en iyimser yaklaşımla soykırım niyeti sorusunun gündeme getirilmesi safça bir soru gibi görünebilir.  

Bununla birlikte bu hukuki gerekçe, saikler ve sonuçlar bakımından şüphe uyandırmaya devam ediyor.  

Peki ya Belçika’ya baskı yapmak, İsrail’e bu tam teşekküllü suçtan kaçış yolu sağlarsa veya onlarca delil ve yüzlerce ipucuyla desteklenen kanıtlanmış suçlamayı zayıflatırsa ne olur?  

Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’nin ikinci maddesinde yer alanlara dönecek olursak, bunların çoğunun, hatta tamamının Gazze Şeridi’ndeki savaşta mevcut olduğunu görüyoruz.   

Nitekim İsrail, ırk ve din unsurlarını taşıyan bir topluluğu, “Müslüman Araplar” olarak nitelendirerek öldürdü.  

İsrail, bu ayrımcı bakış açısı doğrultusunda onları hedef alarak, söz konusu “Filistinli topluluğun” mensuplarına öldürme, yaralama, yıkım, aileleri ayırma ve çocukları evsiz ve babasız bırakma yoluyla “ciddi bedensel ve ruhsal zarar” verdi.  

Ayrıca İsrail, geçim kaynaklarını yok ederek, gıda, ilaç ve giysiye erişimi engelleyen bir kuşatma uyguladı. Böylece Filistinlileri “kasıtlı olarak son derece ağır yaşam koşullarına” maruz bıraktı.  

Tüm bu nedenler bizi tek bir gerçeğe götürüyor: İsrail, bu suçun tüm unsurlarının bir arada gerçekleştiği, modern çağın en vahşi soykırım suçunu işledi.  

Ortaya koyduğumuz endişeyi güçlendiren bir dizi gösterge bulunuyor. Bunların ilki, Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prévot’nun davaya katılım adımına ilişkin açıklamasıdır.  

Prévot, bu adımın herhangi bir tarafın yanında yer almak ya da soykırımın var olup olmadığı konusunda görüş bildirmek anlamına gelmediğini, bu konuda nihai kararı verme yetkisinin yalnızca Uluslararası Adalet Divanı’na ait olduğunu vurguladı.  

Mahkeme de Belçika’nın katılımına ilişkin değerlendirmesinde, “bu adımın Belçika’nın Güney Afrika’nın suçlamalarını benimsediği ya da İsrail’i savunduğu anlamına gelmediğini, aksine dava kapsamında kendi hukuki yaklaşımını sunmayı amaçladığını” ifade etti.  

Ancak bu durum oldukça kafa karıştırıcı. Çünkü bir tarafla "iş birliği yaparak" tarafsız kalmayı ve diğerine karşı hareket etmeyi nasıl başarırsınız?   

Bu konuda bir diğer gösterge ise Belçika’nın Filistin Devleti’nin tanıma meselesindeki çelişkili tutumuyla ilgili.  

Nitekim Belçika, Filistin Devleti’ni resmen tanımasını, “Hamas hareketinin Filistin yönetiminden uzaklaştırılması” şartına bağladı ve ancak bu koşulun sağlanması halinde Filistin Devleti’ni tanıyan bir kraliyet kararnamesi çıkarabileceğini belirtti.  

Bu tutum, Belçika’nın herhangi bir yargı süreci olmaksızın Filistin direniş hareketi Hamas’a fiilen “terör suçu” isnat ettiğini gösteriyor.   

Oysa Hamas, Filistinli bir aktör olarak, dünya genelinde meşru direniş hakkı çerçevesinde faaliyet gösterdiği kabul edilen bir yapı olarak tanınıyor.  

Aynı zamanda Belçika, İsrail tarafından işlendiği kanıtlanan soykırım suçu karşısında tarafsız bir tutum benimsedi, hatta niyet ve kast unsurunun bulunup bulunmadığını tartışma konusu yaptı.  

Her iki tutum birlikte değerlendirildiğinde, Belçika’nın bu yaklaşımının ardındaki saiklere ilişkin ciddi endişeler oluşuyor.  

Öte yandan, Güney Afrika’nın Aralık 2023’te açtığı davaya Belçika’dan önce birçok ülke katıldı.  

2024 yılında Nikaragua, Kolombiya, Libya, Meksika, Filistin, İspanya, Türkiye, Şili, Maldivler ve Bolivya davaya taraf olurken, İrlanda Ocak 2025’te, Brezilya ise Eylül 2025’te bu sürece müdahil oldu.  

Bu çerçevede, Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava, dünya ülkeleri için İsrail’in Filistin halkına karşı devam eden suçlarını kınama açısından tarihi bir fırsattır.  

Bu süreçte müdahil devletlerin, apaçık ortada olan bir konuda tarafsız kalmak veya davanın seyrini karmaşıklaştırabilecek dar prosedürel konulara takılıp kalmak yerine, suçu kanıtlamaya katkıda bulunacak yeni deliller sunmaya odaklanmasını gerekiyor.  

Sonuç olarak, Aksa Tufanı Operasyonu’ndan sonra patlak veren savaş, tarafsızlığa olanak tanımadı.   

Bu durum, felsefeye veya daha fazla açıklamaya gerek kalmadan, 80 yıldır her türlü soykırım eylemini gerçekleştiren bir işgalci ve kendi topraklarında varlığını savunmaya çalışan bir direniş savaşçısı olmak üzere, meselenin her iki tarafı açısından da herhangi bir belirsizliği ortadan kaldırdı.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.