Bayramlardan Tünellere: İsrail’in Kudüs’te Egemenlik Stratejisi 

Yazar Mahmut Alrantisi, İsrail’in Yahudi bayramları, Tapınak grupları ve tüneller üzerinden Kudüs ile Mescid-i Aksa’daki egemenlik stratejisini nasıl genişlettiğini Fokus+ için kaleme aldı.
odak-bayramlardan-tunellere-israil-in-kudus-te-egemenlik-stratejisi.jpg

22.09.2026 - 15:26  |  Son Güncellenme:  22.09.2026 - 15:33

Kudüs’teki Yahudi bayramları, İsrailli siyasi partilerin, resmî kurumların ve Tapınak gruplarının hesaplarında hiçbir zaman yalnızca dinî günlerden ibaret olmadı. Bu dönemler, işgal altındaki Kudüs’ün mekânsal ve zamansal yapısını yeniden şekillendirmek amacıyla kullanılan siyasi ve güvenlik araçları olarak her yıl daha fazla öne çıkıyor. Baskınların yoğunlaştırılması, polis desteğinin artırılması, Filistinlilerin bölgeye erişiminin kısıtlanması ve Tevrat anlatısının kamusal alanda daha görünür hâle getirilmesi bu politikanın parçalarını oluşturuyor. Ardından bütün bunlar, İsrail egemenliğinin ve ibadet özgürlüğünün bir göstergesi olarak sunuluyor.

Binyamin Netanyahu

Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile eşi, Yom Kippur öncesinde Burak Duvarı tünellerinde gerçekleştirdikleri ziyaretin ve “Selihot” dualarına katıldıkları anların görüntülerini yayımladı. Netanyahu burada, “Burada sonsuza kadar kalacağız” ifadelerini kullandı.

Bu gelişmeyi yalnızca dinî bir ritüel olarak değerlendirmek mümkün değil. Aksine söz konusu görüntüler; dinî mobilizasyonu, baskınları, Mescid-i Aksa içinde gerçekleştirilen ritüelleri ve Netanyahu’nun tünellerden verdiği siyasi mesajı bir araya getiren tehlikeli bir denklemin parçasını oluşturuyor. Netanyahu’nun mesajı, yerin hem üstünde hem de altında yürütülen fiilî uygulamalara vurgu yaparken dinî anlatıyı sahadaki egemenlikle ilişkilendirme girişimini de ortaya koyuyor. Dinî bayramların kazı çalışmalarıyla birleştirilmesi de siyasi mobilizasyonun oluşturulmasına katkı sağlıyor.

Mevcut bayram dönemi, 27 Ekim’de yapılması planlanan Knesset seçimleri öncesindeki hassas seçim kampanyasıyla kesişmesi nedeniyle daha da kritik bir nitelik taşıyor. Ayrıca 7 Ekim sonrasında ortaya çıkan siyasi atmosfer, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın güvenlik, kimlik ve milliyetçi mobilizasyon söylemlerinde daha fazla kullanılmasına zemin hazırladı.

Gerilim, çağrıların ötesine geçerek açık uygulamalara da yansıdı. İbrani yılbaşı sırasında yüzlerce yerleşimcinin polis koruması altında Mescid-i Aksa’ya girdiği kaydedilirken Filistinlilerin bölgeye erişimi kısıtlandı. Yom Kippur dönemi ise Mescid-i Aksa avlularında Talmudik ritüeller ve Yahudi duaları eşliğinde başladı. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de bu sürece doğrudan katıldı.

İsrail, Haziran 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal etmesinin ardından, savaş sonrasındaki ilk büyük dinî etkinlik olarak Yahudilerin Şavuot Bayramı’nı kullandı. İsrail kısa sürede Burak Duvarı’nı ulusal bir sembole ve kitlesel kutlamalar ile duaların merkezine dönüştürdü.

Bu süreçte duvarın bitişiğinde bulunan Filistinlilere ait Mağripliler Mahallesi, sakinlerinin tahliye edilmesinin ardından ortadan kaldırıldı. Bölge, İsrailli kalabalıkları ağırlayabilecek ve duvarı yeni devletin sembolik yapısına dahil edecek şekilde yeniden düzenlendi.

Buna karşılık Moşe Dayan hükûmeti, Mescid-i Aksa’nın günlük idaresini Ürdün’e bağlı İslami Vakıfların elinde bıraktı. Yahudilerin ve diğer gayrimüslimlerin Harem-i Şerif’i ziyaret etmelerine izin verilirken burada dinî ritüel gerçekleştirmelerine müsaade edilmedi.

Ancak zamanla görünürde statükoyu koruma politikasından, onu fiilen aşındıran bir uygulamaya geçildi. Organize ziyaretler artırıldı, bölgeye giren grupların sayısı yükseltildi, polis ilahiler, eğilme hareketleri ve sınırlı dualar karşısında daha toleranslı davranmaya başladı. Ardından güvenlik gerekçesiyle Filistinlilerin bölgeye erişimi kısıtlandı.

Böylece İslami Vakıflar bölgenin idari sorumluluğunu sürdürürken kapılar, giriş saatleri, hareket güzergâhları, uzaklaştırma kararları ve bölgeye erişim şartları üzerinde fiilî kontrol İsrail polisinin eline geçti. İsrail, bu güvenlik kontrolü sayesinde tarihî ve hukuki statükoyu ortadan kaldıran tek bir resmî karar ilan etmeden kademeli değişimi yönetebilir hâle geldi.

Bayramlar sahada yeni gerçeklikler oluşturmanın aracı

İsrail, bayram dönemlerini Mescid-i Aksa ve Eski Şehir’de baskınları ve kapatmaları artırmak, yerleşimci varlığını güçlendirmek için kullanıyor. Mesele yalnızca bölgeye girenlerin sayısının artmasıyla sınırlı değil. Aynı zamanda kentin günlük ritminin kontrol edilmesiyle de bağlantılı.

Kim içeri girecek, kim engellenecek? Hangi kapılar açık tutulacak? Mescid-i Aksa’nın avluları ne zaman Yahudi ritüellerinin gerçekleştirildiği alanlara dönüşecek? Filistinlilerin hareketlerini kısıtlayan polis varlığı ne ölçüde artırılacak?

12 Eylül’de başlayan İbrani yılbaşı döneminde, Kudüs Valiliğinin verilerine göre 593 yerleşimci sabah ve akşam grupları hâlinde polis koruması altında Mescid-i Aksa’ya girdi. Bu gelişmeye Filistinlilerin mescide erişimine yönelik kısıtlamalar da eşlik etti. Filistinlilerin girişleri iki kapıyla sınırlandırılırken resmî olarak açıklanmayan yaş kısıtlamaları uygulandı. Bunun sonucunda bazı Filistinliler kapılarda namaz kılmak zorunda kaldı.

Güvenlik koruması altında toplu girişler ne kadar sıradan bir görüntüye dönüşürse, başlangıçta istisna olan uygulama da o ölçüde düzenli bir pratiğe dönüşüyor. Böylece gelecekteki herhangi bir İsrail hükûmeti açısından bu uygulamalardan geri adım atmanın siyasi maliyeti de yükseliyor.

Tapınak gruplarının rolü

Tapınak grupları, Yahudi bayramlarını Mescid-i Aksa üzerinde sistematik baskı dönemlerine dönüştürmede merkezî bir rol oynuyor. Bu gruplar yalnızca baskınlara katılanların sayısını artırmaya çalışmıyor. Aynı zamanda Harem-i Şerif’teki Yahudi varlığını ve dinî ritüelleri normalleştirmeyi, dinî talepleri İsrail’in Kudüs üzerindeki egemenlik söylemiyle ilişkilendirmeyi amaçlıyor.

Bu grupların hedefleri birbirinden farklılık gösteriyor. Bazıları Yahudilerin bölgeyi ziyaret etmesi ve burada dua edebilmesinin önünü açmaya odaklanırken bazıları Üçüncü Tapınak’ın inşa edilmesini açıkça hedef olarak ortaya koyuyor.

Ancak farklı hedeflere rağmen bu gruplar çeşitli aşamalarda birbirini tamamlayan roller üstleniyor. Anlatının oluşturulması, toplumsal mobilizasyon, turların düzenlenmesi, tepkilerin test edilmesi ve sahada elde edilen kazanımların yeni siyasi ve hukuki taleplere dönüştürülmesi bu sürecin parçalarını oluşturuyor.

Tapınak Dağı Sadıkları, Yahudi varlığının genişletilmesini kurtuluş ve ulusal egemenliğin bir parçası olarak sunuyor. Diğer gruplar ise turları ve güzergâhları düzenliyor, gelenleri yönlendiriyor ve özellikle bayram dönemlerinde bölgeye çıkanların sayısını artırmaya çalışıyor.

Dinî-milliyetçi gençlik ağları da projeyi sınırlı bir dinî elitin faaliyet alanından çıkararak daha geniş bir tabana yaymakta rol oynuyor. Bu tabanın önemli bölümünü dinî-milliyetçiler ve gençler oluşturuyor.

Asıl tehlikeli olan ise bu grupların artık devletin dışında ve kendi başlarına hareket eden yapılar olmaktan çıkması. Bakanların ve milletvekillerinin baskınlara katılması, polisin yoğun koruma sağlaması, Harem-i Şerif’in daha fazla gün ve saatte açılmasını talep eden hukuki girişimler bu yapılara siyasi ve kurumsal bir zemin sağlıyor.

Kesin bir şekilde engellenmeyen ve etkili bir Arap ya da uluslararası baskıyla karşılaşmayan her uygulama, bir sonraki bayram döneminde üzerine yenilerinin inşa edildiği bir emsale dönüşüyor.

Mevcut bayram dönemini daha tehlikeli kılan ne?

Mevcut bayram döneminin önceki dönemlerden daha tehlikeli görünmesinin birbiriyle bağlantılı dört nedeni bulunuyor.

İlk olarak bu kez tek bir dinî gün değil, birbirini takip eden kesintisiz bir bayram dönemi söz konusu. İbrani yılbaşıyla başlayan süreç, 21 Eylül’de Yom Kippur ile devam ediyor. Ardından 26 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında Sukot, 3 Ekim’de ise Simhat Torah geliyor. Bayramların arka arkaya sıralanması, baskınların ve dinî ritüellerin kısa sürede yoğunlaşmasına ve verilen tepkilerin sürekli test edilmesine imkân tanıyor.

İkinci olarak bu dönem, 27 Ekim’de yapılması planlanan Knesset seçimlerine altı haftadan daha az bir süre kala yaşanıyor. Son kamuoyu araştırmaları, sert bir rekabete ve hiçbir blokun 61 sandalyelik çoğunluğa kolaylıkla ulaşamadığı bir tabloya işaret ediyor. Bu durum, dinî ve milliyetçi sağ seçmenin kurulacak hükûmet açısından önemini daha da artırıyor.

Böyle bir ortamda Mescid-i Aksa, seçim kampanyalarında bir mobilizasyon unsuruna ve Netanyahu, Ben-Gvir ile İsrail sağının diğer bileşenleri arasında siyasi rekabet alanına dönüşüyor.

Üçüncü olarak 7 Ekim sonrasındaki süreç, İsrail içinde “varoluşsal mücadele” söyleminin etkisini artırdı. Aşırı sağ; güvenlik, kimlik ve Kudüs başlıklarını tek bir anlatıda bir araya getiriyor. Buna göre İsrail tehdit altında, egemenliğin herhangi bir sınırlama olmadan uygulanması gerekiyor ve Harem-i Şerif devletin gücünün sınandığı alanlardan birini oluşturuyor.

Bu durum, Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınların savaşta yaşanan başarısızlıkların askerî açıdan telafisi anlamına gelmiyor. Ancak Gazze’de veya diğer bölgesel cephelerde kapsamlı siyasi ve güvenlik açısından kesin bir sonuç elde etmenin zorlaştığı bir dönemde hızlı bir sembolik kazanım sunuyor.

Ben-Gvir

Dördüncü olarak baskınlara verilen polis ve siyasi desteği artık çok daha açık hâle gelmiş durumda. Ben-Gvir, 2023’te göreve gelmesinden bu yana defalarca Mescid-i Aksa’ya girdi. Ziyaretlerinin sayısının yaklaşık 14 olduğu tahmin ediliyor. Bu süreçte geniş çaplı kapatmalar ve Filistinlilere yönelik benzeri görülmemiş kısıtlamalar uygulandı. Bunlar arasında Mescid-i Aksa’nın 40 gün boyunca tamamen kapatılması da yer aldı.

Seçim yarışında egemenlik müzayedesi

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte bayramlar, sağ partiler açısından bir mobilizasyon platformuna ve âdeta bir “egemenlik müzayedesine” dönüşüyor.

Mescid-i Aksa, doğrudan seçim hesapları açısından sembolik değeri yüksek, görece düşük maliyetli bir siyasi araç sunuyor. Bir bakanın Harem-i Şerif içindeki görüntüsü, açıkça gerçekleştirilen bir dua, Tapınak hakkında yapılan bir açıklama veya Filistinlilerin yüzüne kapatılan kapılar, sağ seçmene kararlılığın ve Yahudi kimliğini savunmanın göstergesi olarak sunulabiliyor.

Ancak gerçek maliyet düşük değil. Mescid-i Aksa’da adım adım gerçekleştirilen değişiklikler, Filistin ve bölgedeki en hassas meselelerden birini doğrudan etkiliyor. Bu durum, Kudüs ve Batı Şeria’da yeni çatışmaların patlak vermesi riskini artırırken Ürdün’ü de vakıflar ve kutsal mekânlarla bağlantılı rolü nedeniyle zor durumda bırakıyor. Ayrıca İsrail’e karşı olan bölgesel aktörlere yeni bir mobilizasyon unsuru sağlıyor.

Bunun yanı sıra Kudüs’te siyasi istikrardan veya gelecekte yapılabilecek herhangi bir çözümden söz edilmesini de zayıflatıyor.

Tüm bunlar daha geniş çaplı politikalarla da bağlantılı. Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesi, Filistinlilere yönelik kısıtlamaların artırılması, Filistinlilerin göç ettirilmesini veya demografik dengenin değiştirilmesini savunan söylemler bu politikanın diğer boyutlarını oluşturuyor.

Bu nedenle Mescid-i Aksa’da yaşananlar, bağımsız bir dinî mesele olarak değil, Kudüs’te egemenliğin, kimliğin ve Filistinlilerin varlığının yeniden tanımlanmasını amaçlayan daha geniş bir politikanın parçası olarak değerlendirilmelidir.

Birbirini takip eden dinî bayramlar, oldukça rekabetçi bir seçim kampanyası ve 7 Ekim sonrasında güvenlik ve kimlik söyleminin hâkim olduğu İsrail siyasi ortamı bir araya geldiğinde, Mescid-i Aksa ve Kudüs’te daha tehlikeli dinamikler ortaya çıkıyor.

Bayramlar artık yalnızca ibadet veya dinî hafıza günleri olmaktan çıkmış durumda. Yahudi varlığını artırmak, dinî ritüelleri normalleştirmek, güvenlik kontrolünü genişletmek ve bir bayram döneminden diğerine biriken yeni fiilî durumlar oluşturmak için kullanılan sistematik araçlara dönüşüyor.

Bütün bunlar, Kudüs’teki mevcut durumun değiştirilmesini önlemek amacıyla gerçek, ortak ve etkili bir baskının oluşturulmasını gerekli kılıyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.