Batı Trakya Müftülük Sorunu: Azınlık Haklarında Erozyon

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, Batı Trakya’daki müftülük meselesinin azınlık hakları ve uluslararası hukuk bağlamında neden olduğu ihlalleri Fokus+ için kaleme aldı.
250910YG_Web_-_Bat%C4%B1_Trakya_M%C3%BCft%C3%BCl%C3%BCk_Sorunu-_Az%C4%B1nl%C4%B1k_Haklar%C4%B1nda_Erozyon-Zeynep_Gizem_%C3%96zp%C4%B1nar.jpg

10.09.2025 - 17:56  |  Son Güncellenme:  10.09.2025 - 18:03

Batı Trakya Müslüman Türk azınlığının en önemli sorunlarından biri olan müftülük meselesi, sadece dini bir tartışma olmanın ötesinde; uluslararası hukuk, azınlık hakları ve kimlik mücadelesi açısından da kritik bir konudur.  

Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan haklar çerçevesinde Batı Trakya Türkleri, dini özerklik ve kendi dini liderlerini seçme hakkına sahip olsalar da Yunanistan’ın özellikle 1980’li yıllardan itibaren uygulamaya koyduğu politikalar bu temel hakkı fiilen ortadan kaldırmıştır.

1985’ten itibaren Yunan hükümetinin müftüleri azınlığın iradesine danışmadan doğrudan ataması, bölgede “atanmış müftülük” ve “seçilmiş müftülük” ikiliğini ortaya çıkarmış ve bu durum günümüze kadar süregelen bir gerilim alanı doğurmuştur.  

Azınlık nezdinde meşru kabul edilen seçilmiş müftüler, yalnızca dini temsilin ötesinde, Türk kimliğinin korunmasının ve uluslararası hukuk temelinde verilen mücadelenin sembolü haline gelmiştir.

Müftülük sorunu, aynı zamanda Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde kronikleşmiş azınlık meselelerinin en görünür yansımasıdır. Ankara, Lozan Antlaşması’nın 45. maddesi gereği Batı Trakya’daki Türk azınlığın haklarının takipçisi olma sorumluluğunu taşırken; Atina, müftülük kurumunu bir dini liderlik makamı olmaktan çıkararak devletin kontrolü altındaki bürokratik bir yapıya indirgemektedir.  

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları dahi bu ihlalleri durdurmaya yetmemiş, Yunanistan uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmekte isteksiz davranmıştır.

Dolayısıyla müftülük meselesi, Batı Trakya Türklerinin din ve kimlik özgürlüğünün yanı sıra, Yunanistan’ın azınlık politikalarının uluslararası hukuk ve Avrupa değerleri ile ne ölçüde çeliştiğini ortaya koyan çarpıcı bir örnek olarak gündemdeki yerini korumaktadır.

Tarihsel arka plan ve hukuki çerçeve

Batı Trakya’daki müftülük kurumu, Osmanlı’dan devralınan dini-yargısal yetkileriyle sadece bir dini makam değil, toplumsal düzenin ve azınlık özerkliğinin temel unsurlarından biri olmuştur.

1913 Atina Antlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı yasa, müftülerin azınlığın iradesiyle seçim yoluyla göreve gelmesini öngörmüş, böylece Batı Trakya’daki Müslüman toplumun dini liderini özgürce belirlemesi garanti altına alınmıştır. Bu çerçevede müftüler, dini hizmetlerin yanı sıra aile hukuku, miras, nafaka, evlenme ve boşanma gibi kişisel statü hukukuna ilişkin meselelerden de sorumlu kılınmıştır.

1923 Lozan Antlaşması’nın 37-45. maddeleri ise azınlıklara geniş bir dini ve kültürel özerklik tanımış, Türkiye’deki gayrimüslimlere verilen hakların karşılıklılık ilkesi gereği Batı Trakya Türklerine de tanınacağını hükme bağlamıştır. Böylelikle müftülük kurumu, Lozan ile uluslararası hukuk güvencesine kavuşmuştur.  

Lakin Yunanistan, özellikle 1985 sonrasında bu uluslararası yükümlülükleri ihlal ederek, müftü seçimini engellemiş ve doğrudan devlet eliyle atama yolunu tercih etmiştir. Bu adım, azınlık nezdinde meşruiyeti olmayan “atanmış müftülük” uygulamasını doğurmuş, toplumun kendi temsilcisini seçme hakkı ortadan kaldırılmıştır.

Atanmış müftülük sistemi, yalnızca dini özerkliği değil, müftülere tanınan yönetsel ve yargısal yetkileri de devlet kontrolüne devretmiştir. Vakıf mallarının idaresi, dini görevlilerin atanması ve denetlenmesi, şeri hukuka dayalı kararların tanınması gibi yetkiler ya sınırlandırılmış ya da tamamen geri alınmıştır. Böylece müftülük makamı, Lozan’ın öngördüğü özerk bir kurum olmaktan çıkarılarak sıradan bir devlet dairesine indirgenmiştir.

Bu süreçte Batı Trakya Türkleri, kendi müftülerini seçmeye devam etmiş ancak bu seçilmiş müftüler, Yunan makamları tarafından tanınmamış ve “makam gaspı” suçlamalarıyla yargılanmıştır. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Mehmet Emin Aga ve Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif hakkında açılan davalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmış, AİHM 1999’da İbrahim Şerif, 2006’da ise Mehmet Emin Aga lehine karar vermiştir.  

Mahkeme, Yunanistan’ın azınlığın din özgürlüğünü ve kendi liderini seçme hakkını ihlal ettiğini açıkça tespit etmiştir. Ancak Atina yönetimi, bu bağlayıcı kararlara rağmen uygulamalarında herhangi bir değişikliğe gitmemiştir.

Böylelikle müftülük meselesi, Batı Trakya Türk azınlığının temel dini haklarının ötesinde, uluslararası hukuka aykırılığın ve azınlık haklarının sistematik biçimde budanmasının en çarpıcı örneği haline gelmiştir.

Güncel yansımaları ve uluslararası boyutu

Batı Trakya’da müftülük meselesi bugün hâlâ çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Yunan hükümetinin doğrudan atama uygulaması, bölgede “çift başlılık” yaratarak azınlığın seçtiği müftüler ile devletin atadığı müftülerin aynı anda görev yapmasına yol açmıştır.  

Yunanistan’ın atadığı müftüler resmî kurumlar nezdinde tanınırken, Batı Trakya Türk azınlığı yalnızca kendi iradesiyle seçtiği müftüleri meşru kabul etmektedir. Bu durum, devlet ile azınlık arasında derin bir güvensizlik ilişkisi yaratmış, azınlığın dini özerklik talebini siyasal ve toplumsal mücadelenin merkezine yerleştirmiştir.

Azınlık tarafından seçilmiş müftüler, dini lider olmanın ötesinde kimlik mücadelesinin sembolü haline gelmiştir. Yunan devleti bu seçilmiş müftüleri tanımamakla kalmamış, onların “müftü” sıfatını kullanmalarını dahi suç saymış ve çeşitli davalar açmıştır. İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga ve Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif hakkında verilen hapis cezaları, uluslararası toplumda ciddi tepkilere yol açmıştır.  

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Yunanistan’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesini ihlal ettiğine hükmetmesi, Atina’nın uygulamalarının yalnızca azınlık açısından değil, Avrupa değerler sistemi açısından da kabul edilemez olduğunu ortaya koymuştur. Buna rağmen Yunanistan, AİHM kararlarını görmezden gelmeye devam ederek azınlık üzerindeki baskıyı sürdürmektedir.

Günümüzde müftülük sorunu, Batı Trakya’daki Müslüman Türklerin din özgürlüğü bağlamında olduğu kadar Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde kronikleşmiş bir anlaşmazlık olarak da gündemdeki yerini korumaktadır. Türkiye, Lozan Antlaşması’nın 45. maddesi gereğince Batı Trakya’daki Türk azınlığın haklarının garantörüdür ve Yunanistan’ın bu hak ihlallerini uluslararası platformlarda gündeme getirmektedir.  

Ankara’nın Avrupa Konseyi, AGİT ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlarda dile getirdiği bu sorun, Yunanistan’ın azınlık politikalarının Avrupa Birliği’nin demokratik değerleriyle bağdaşmadığına işaret etmektedir.

Öte yandan Yunanistan, uluslararası kamuoyunda azınlık politikalarına yönelik eleştirileri bertaraf etmek amacıyla zaman zaman dini mekânların restorasyonu veya kültürel mirasın korunmasına ilişkin projeleri öne çıkarmakta, bunları “azınlığa verilen haklar” olarak sunmaktadır. Ancak azınlığın temsilcileri, bu projelerin gerçekte müftülük sorununun üzerini örtmeye yönelik kozmetik adımlar olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim Batı Trakya’daki camilerin restorasyon izinleri çoğu zaman ertelenmekte, hatta bazı durumlarda camiler ibadete kapalı tutulmaktadır.

Müftülük meselesi bugün artık yalnızca Batı Trakya’da yaşayan Türklerin iç meselesi olmaktan çıkmış, uluslararası hukuk ve insan hakları gündeminin bir parçası haline gelmiştir. Yunanistan’ın kendi vatandaşlarının dini özgürlüklerini kısıtlayan bu politikası, Avrupa Birliği’nin inandırıcılığına gölge düşürmekte, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde ise güven krizini derinleştirmektedir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.