Batı Şeria’nın İlhakını Derinleştirmeye Doğru Tehlikeli Bir Adım

Dr. Mahmut Alrantisi, İsrail’in Batı Şeria’da İsraillilere mülk edinme izni veren ve idari yapıyı yeniden düzenleyen kararlarının fiili ilhak sürecini derinleştirmesini Fokus+ için kaleme aldı.
bati-seria-nin-ilhakini-derinlestirmeye-dogru-tehlikeli-bir-adim.jpg

20.02.2026 - 15:17  |  Son Güncellenme:  09.03.2026 - 14:41

İsrail Güvenlik Kabinesi’nin kısa süre önce onayladığı, İsraillilere Batı Şeria’da mülk edinme izni veren, ayrıca yeni idari düzenlemeler getiren kararlara hızlıca bakıldığında, bunların yalnızca Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerini hızlandırmakla sınırlı olmadığı görülüyor. Söz konusu kararlar, uzun süredir devam eden Batı Şeria’nın fiili ilhakını derinleştirme yönünde son derece tehlikeli bir eşik anlamına geliyor. Bu sürecin temel hedefleri arasında, İsrail’in yerleşim birimlerini birbirine entegre etmek ve Filistin köylerini izole etmek amacıyla inşa edilen Ayrım Duvarı ve E1 bölgesi ile diğer yerlerde yerleşimlerin inşasına zemin hazırlayan yan yol projeleri yer alıyor.  

Eski ve süregelen bir süreç  

Alınan son kararlar, Batı Şeria’nın ilhakına zemin hazırlayan ve son yıllarda atılan önceki adımların devamı niteliğinde. Bu adımlar arasında, yerleşim birimleri ile “C Bölgesi”nin idaresine ilişkin temel yetkilerin, İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare’den Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in yönetiminde ve Yehuda Eliyahu’nun başkanlığındaki Yerleşim İdaresi’ne devredilmesi yer alıyor. Savunma Bakanlığı içinde gerçekleştirilen yeniden yapılanma çerçevesinde Smotrich’e bakanlık portföyü verilmişti.  

Maliye Bakanı rolüne ek olarak Smotrich, Batı Şeria’daki yaşamla ilgili geniş yetkileri yönetmekten sorumlu hale gelmişti. Smotrich ile eski Savunma Bakanı Yoav Gallant, Şubat 2023’te Savunma Bakanı ile Savunma Bakanlığı’ndaki yardımcı bakan arasında sorumluluk ve yetki paylaşımına ilişkin ilkeler anlaşmasını imzalamıştı. Nihayetinde Smotrich, bu önceki adımla Sivil İşler Otoritesi’nin kontrolünü İsrail ordusundan alarak, geçici statüsünü kalıcı hale getirmiş ve 1967’den beri süren tamamen askeri bir döneme son vermişti.  

Bu adım da, Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinin genişlemesini hızlandırıp, yerleşimcilere karşı imar yasalarının uygulanmasını durdurdu ve Filistinlilere ait evlerin yıkımını artırdı. Buna ek olarak, Trump’ın 2024 yılında ikinci dönemini kazanmasının ardından, Batı Şeria’nın ilhakı için koşullar yaratmak üzere önemli çabalar sarf edildi. Batı Şeria’nın adını “Yahudiye ve Samarya” olarak değiştirmek için yeni yasalar ve düzenlemeler gündeme getirildi ve bu terminolojinin ABD’nin resmi yazışmalarında da kullanılmasını sağlama yönünde adımlar atıldı.  

Bu durum, Ağustos 2025’te yaşanan bir gelişmeyi hatırlatıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, Trump yönetiminin politikalarına ilişkin açıklamaların dili konusunda yaşanan sert görüş ayrılıkları sonrasında İsrail ve Filistin işlerinden sorumlu medya yetkilisi Shahed Ghoreishi’yi görevden almıştı. Bu anlaşmazlıklar arasında, yerleşim birimleri ve ilhakı meşrulaştırmak amacıyla Batı Şeria yerine “Yahudiye ve Samarya” terimini kullanmakta ısrar eden ABD Büyükelçisi Mike Huckabee’nin danışmanı David Milstein ile yaşanan fikir ayrılığı da yer alıyordu.  

Yasal çerçeveye oturtulmuş ilhak  

Bu bağlamda, Batı Şeria’da İsrailliler için arazi edinim piyasası açıldı. İsrail Güvenlik Kabinesi, Filistinlilere ait mülklerin İsraillilere satışına ilişkin kısıtlamaları kaldırdı ve Filistin Yönetimi, bölgelerindeki mülklerin yıkımına izin verdi. İbrahimi Camii çevresindeki bölgeler olan El Halil ve Beytüllahim’deki planlama yetkileri İsrail’e devredildi. Bu kararların Batı Şeria’nın yasal ve sivil statüsünü değiştirmesi bekleniyor. Aynı zamanda, İsrail işgal makamları, yerleşimcilerin Batı Şeria’da toprak edinimini kolaylaştırmak amacıyla Ürdün dönemine ait yasaları yürürlükten kaldırdı.  

Ürdün yasaları ve Oslo Anlaşmaları, Batı Şeria bölgelerinde İsraillilere toprak satışı yapılmasını engelliyordu. Ürdün yasası, Arap olmayanlara toprak satışını yasaklıyordu ve toprak kayıtları gizli tutuluyordu. Ancak, İsrail’in bu yasaları yürürlükten kaldırmasıyla, toprak sahiplerinin isimleri kamuoyuna açıklandı. Bu da, İsrailli alıcıların toprak sahiplerini tespit ederek, onlarla doğrudan topraklarını satın alma teklifinde bulunmalarına olanak tanıdı. Söz konusu durumun, seyahat ya da tutukluluk gerekçeleriyle, bazı Filistinli mülk sahiplerinin hedef alınmasına da yol açması bekleniyor.  

İsrail’in bu adımının, Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik sıkı ekonomik politikaların ardından gelmesi dikkat çekiyor. Yeni düzenleme, yerleşimciler ve varlıklı Yahudilerin doğrudan ya da aracıları kullanarak arazi satın almasının önünü açacak. Mevcut hamle, anlaşmazlık bahanesiyle toprak gaspını kolaylaştırma ve köylerdeki Filistin topraklarına el koyma politikasından kaynaklanan baskıyı azaltmaya dayalı geleneksel İsrail politika modellerine hizmet ediyor. Diğer yandan, El Halil’de ruhsat ve inşaat yetkileri ise Filistin belediyesinden İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare’ye devredildi. İsrail yönetimi temizlik, atıkların tahliyesi, peyzaj ve bakım hizmetlerinden sorumlu olacak. Ayrıca El Halil’deki Yahudi yerleşimci topluluğun ihtiyaçlarını Filistin mekanizmalarına bağlı kalmadan yönetmek üzere bağımsız bir belediye yapısı kurulmasına karar verildi. 

İsrail’in yeni adımı, Filistinlilerin kentsel genişlemesini fiilen engelleyecek, zira Filistinliler tarafından sunulan tüm inşaat ruhsatı başvurularının reddedilmesi ve ruhsatsız inşa edilen her şeyin yıkılması bekleniyor. Bu uygulama, yerleşim birimlerinin genişletilmesinin hedeflendiği bölgelerde daha yoğun biçimde hayata geçirilecektir. Dahası, El Halil’deki temizlik ve belediye hizmetlerinin de, Filistinlilerin yaşamını yaşanmaz hale getirme yönündeki uzun süredir devam eden politikayı uygulamak amacıyla asgari seviyeye indirilmesi bekleniyor.  

El Halil’de yaşananlar, İsrail’in Kudüs’te uygulamak istediği politikanın küçük ölçekli bir provası olarak görülüyor. Aynı zamanda İsraillilere ait özel mülkiyetlerin varlığı, herhangi bir geri çekilme ya da tahliye talebine karşı engel olarak kullanılacaktır. İsrail’in söz konusu mülkleri askeri koruma olmaksızın bırakması beklenmez. Aksine bu alanların güvenliğini sağlamak amacıyla özel yollar ve koridorlar inşa edecektir. Sonuç olarak ard arda atılan bu adımlar, Batı Şeria’yı büyük ölçüde fiili egemenlik sahasına dönüştürüyor.  

Söz konusu uygulamalar, Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında Birleşmiş Milletler’de (BM) önemli tanınmalar elde eden “Filistin devleti” fikrinin pratikte gömülmesi anlamına geliyor. Hiçbir devlet veya oluşumun, vatandaşları için başka bir devlet içinde toprak mülkiyeti piyasası açma hakkı yoktur. Bu çerçevede İsrail kendisini egemen güç olarak görüyor. Oysa bu, Batı Şeria’yı “işgal altındaki toprak” olarak tanıyan uluslararası hukukun açık bir ihlalidir. Dahası, İsrail’in ırkçılığı, Filistin topraklarındaki yerleşimciler için özel olarak çıkarılan ve onlara Filistinlilere uygulananlardan farklı koruma ve yasal statü sağlayan yasalar aracılığıyla giderek artıyor.  

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, İsrail yerleşimcilere Batı Şeria’yı mülkiyet olarak sunarken, ilhak ve Yahudileştirme planlarına da devam ediyor. İsrail, bu suç eylemlerini yasalar ve mevzuatla örtbas etmeye çalışıyor ve Gazze’yi felaket koşullarda tutarken, Batı Şeria ve Gazze’yi, ardından da Kudüs’ü kontrol altına almak için güvenlik ve askeri düzenlemeler üzerinde çalışıyor. İsrail’in yaptıklarının varoluşsal bir tehdit olduğu, on yıllardır planlandığı, ayrıca sahada fiili durumlar yaratmaya hızla devam ettiği doğru. Ancak İsrail’in bu alanlarda belirleyici olma kapasitesine teslim olunmamalı, yeni adımlar atmasını bekleyen pasif bir tutum da benimsenmemelidir. Bunun yerine, Filistin ve Arap ülkelerinin çabalarının birleşmesi, İsrail’in Filistin ve bölgedeki politikalarından tehdit altında olan tüm tarafların bir araya gelmesi gerekiyor.

İsrail, ne yazık ki Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’teki Filistinlilerin kaderini, onları varoluşsal düzeyde hedef alarak birbirine bağlıyor. Bu durum karşısında, söz konusu hedef almaya karşı direniş biçimlerinin ne olması gerektiğine dair soru gündeme geliyor. Bu nedenle Filistinlilerin birden fazla direniş biçimi kullanması imkansız değildir. Ancak bu çabalar aynı amaca hizmet etmeli ve askeri direniş, diplomatik eylem, halk direnişi, hukuki mücadele ve küresel kamuoyunun harekete geçirilmesi yoluyla İsrail’e baskı uygulamak için koordine edilmelidir. Bu nedenle, yalnızca gücü tanıyan bir dünyada, hiçbir aşamada hiçbir güç veya direniş biçiminden vazgeçilmemelidir. Aksine, yumuşak ve sert gücün tüm araçları seferber edilmelidir.   

Herhangi bir güç unsurundan vazgeçilmesine yönelik çağrılar, askeri dayatma ve sistematik baskıya teslimiyet olarak okunacaktır. Bu durum ise söz konusu baskıların artmasına, kurumsallaşmasına ve uygulanmasının daha da kolaylaşmasına zemin hazırlayacaktır. Bu bağlamda, Filistinliler önemli yeteneklere sahip ve bölgesel ortamda olumlu değişimlere yol açabilecek göstergeler mevcut. İsrail’in Batı Şeria’da tırmanan adımlarının, uluslararası hukuk sistemindeki akışkanlık ve BM’nin itibar kaybının yanı sıra, İsrail’in bu hedefe yönelik ısrarlı bağlılığı sürse de, Aksa Tufanı sonrasında bölgesel ortamda normalleşmenin zorluğuna dair bir değerlendirmeyi de yansıttığını göz ardı edemeyiz.  

Bu varoluşsal çatışmalarda, her türlü güç kullanılmalıdır. Yumuşak güç, silahlı direnişin yerini alamaz. Yerleşim birimlerini genişleten, toprakları parçalayan ve soykırımı aşan bir şekilde insanları öldüren bir düşmanla karşı karşıyayız. Bu nedenle, suçlarının bedelini hafifletecek yollar değil, onu caydıracak yeni yollar düşünmeliyiz.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.