Batı, Başka Ülkelerin Nükleer Silah Sahibi Olmasını Neden İstemiyor?

Gazeteci Kutub Elaraby, Batı’nın nükleer silah politikasındaki çifte standardı ve İran üzerinden yürüttüğü baskıyı Fokus+ için kaleme aldı.

bati-baska-ulkelerin-nukleer-silah-sahibi-olmasini-neden-istemiyor.jpg

16.04.2026 - 17:12  |  Son Güncellenme:  16.04.2026 - 17:26

Temmuz 1945’in ortasında, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesine günler kala ABD ilk nükleer silah denemesini (Trinity) gerçekleştirdi. Bu nükleer silah tarihte ilk kez yalnızca üç hafta sonra, 6 Ağustos’ta Japonya’nın Hiroşima kentine atıldı. Üç gün sonra ikinci bomba Nagazaki’ye atıldı. Bu iki bomba altı yıl süren dünya savaşının sonunu getirdi. Ancak aynı zamanda Japonya’da yaklaşık 200 bin kişinin ölümüne neden oldu ve felakete uğrayan iki şehrin nüfusunun yüzde 98’ine varan kayıplara yol açtı. Ayrıca yeraltı sularının kirlenmesi etkisi günümüze kadar devam etmektedir. 

Bu felaketin dünyayı nükleer silahları yasaklamaya yöneltmesi bekleniyordu. Bilakis, bu durum ölümcül silahın elde edilmesi için uluslararası bir yarış başlattı.  

Doğu ve Batı blokları arasındaki Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği, ABD ile askeri dengeyi sağlamak amacıyla 1949’da nükleer silah elde etti. Ardından eski sömürgeci güçler İngiltere ve Fransa 1952 ve 1960 yıllarında bu silahlara sahip oldu. Çin ise 1964 yılında nükleer silaha sahip oldu. Bu ülkeler dünyada nükleer kulüp olarak anılmaya başlandı. Aynı zamanda bu ülkeler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMKG) veto hakkını elinde tutarak adeta dünyanın yönetim kurulu haline geldi. 

Bahsi geçen nükleer kulüp yeni üyelerin katılımını engellemeye çalıştı. Bunun için 1965’te tartışılmaya başlanan ve 1970’te Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen uluslararası bir anlaşma ile bunu meşrulaştırmaya çalıştılar. Ancak bu durum diğer ülkelerin nükleer silah elde etmesini engelleyemedi. Hindistan 1974’te nükleer silah edindi. Pakistan, Hindistan ile denge sağlamak amacıyla 1998’de nükleer silah sahibi oldu. Fakir bir ülke olan Kuzey Kore ise Batı destekli Güney Kore’ye karşı koyabilmek için 2006’da nükleer silah elde etti. Ayrıca İsrail’in resmi açıklama olmamasına rağmen 250’den fazla nükleer başlığa sahip olduğu biliniyor. Bazı raporlara göre hali hazırda 35’ten fazla ülke nükleer silah ya da gelişmiş nükleer teknolojiye sahiptir. 

Batılı başkentler İsrail’in nükleer programı konusunda herhangi bir endişe göstermemekte, İsrail’i nükleer anlaşmalara dahil etmeye yönelik her girişime karşı çıkmaktadır. Buna karşılık Batı, herhangi bir İslam ülkesinin nükleer silah elde etmesini engellemek için askeri müdahaleye kadar varan her yolu denemektedir. Pakistan bu engeli aşmayı başardı, ancak bölgesel koşullar, programını gizleme becerisi ve bilim insanlarını koruyabilmesi 1998’de nükleer denemeyi gerçekleştirmesine olanak sağladı. Bu durum Batı’nın yeni nükleer projelere karşı daha dikkatli ve sert davranmasına sebep oldu. 

Uluslararası anlaşmalar, ülkelerin tıp, mühendislik, tarım ve sanayi gibi alanlarda kullanılmak üzere barışçıl nükleer teknolojiye sahip olmasına izin vermektedir. Ancak buna rağmen ABD ve Batılı ülkeler İslam dünyasındaki barışçıl nükleer projelere dahi karşı çıkmaktadır. 

Günümüzde ise İran bu Batı-Amerikan nükleer kuşatmasının en belirgin örneğidir. Bu kuşatma, nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmalarıyla çelişiyor.  

İran’dan önce Batı, Libya’nın nükleer programını engellemiş ve Muammer Kaddafi’yi tüm nükleer tesislerini teslim etmeye zorlamıştır. Daha önce ise Batı, Irak’ın nükleer projesini yok etmiş, hatta 2003’te Irak’ı işgal etmiştir. Washington, Irak’ın nükleer silah geliştirdiği iddiasını işgale gerekçe olarak kullanmış, ancak uluslararası denetçiler bu iddiaları reddetmiştir. Böylece ABD diğer ülkelere gözdağı vermek istemiştir. 

1979 devriminden sonra İran, Batı’ya bağımlı kalmak istemedi. Ağır ekonomik yaptırımlara rağmen barışçıl nükleer programını sürdürdü. Eski İran dini lideri Ali Hamaney 2003’te nükleer silahın haram olduğuna dair fetva verdi ve bu fetva 2005’te BM’ye sunuldu. Buna rağmen Batı’nın şüpheleri devam etti. 2015’te ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran ile altı ülke (ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya) arasında nükleer anlaşma imzalandı. 

Bir yıl sonra Donald Trump başkan oldu ve anlaşmadan çekildi. İran buna karşılık uranyum zenginleştirme oranını yüzde 3’ten yüzde 60’a çıkardı. Bu oran nükleer silah için gerekli yüzde olan 90 seviyesinin altındadır. İran bunu siyasi baskı aracı olarak kullandı. 

Son gerçekleşen ABD-İsrail saldırılarının hedefi İran’ın nükleer programını tamamen ortadan kaldırmak ve rejimi değiştirmekti. Ancak bu hedeflere ulaşılamadı. Trump iki haftalık ateşkesle müzakereyi kabul etmek zorunda kaldı. Yeni anlaşmanın ise 2015 anlaşmasına benzer olması bekleniyor. 

İran’ın barışçıl nükleer program hakkını güvence altına alması, bölge ülkeleri için önemli bir kazanım olacaktır. Ayrıca bu durum İsrail’in nükleer programının da yeniden uluslararası gündeme gelmesine yol açabilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.