Bahane İran, Hedef Türkiye: Kıbrıs’ta Yeni Güvenlik Mimarisi Denemeleri

Prof. Dr. İsmail Şahin, Kıbrıs’ta AB şemsiyesi altında inşa edilmeye çalışılan yeni güvenlik mimarisinin Türkiye’nin bölgedeki tarihsel ve hukuki rolünü hedef alan boyutlarını Fokus+ için kaleme aldı.
bahane-iran-hedef-turkiye-kibris-ta-yeni-guvenlik-mimarisi-denemeleri.jpg

11.03.2026 - 15:44  |  Son Güncellenme:  09.04.2026 - 16:45

Doğu Akdeniz’de son yıllarda hız kazanan jeopolitik rekabet, Kıbrıs merkezli yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) öncülüğünde yürütülen girişimler, adanın güvenliğini yalnızca iki aktörün sorumluluğundan çıkararak Avrupa Birliği (AB) çerçevesinde çok uluslu bir güvenlik meselesine dönüştürme hedefi taşımaktadır. Bu strateji, bir yandan bölgedeki güvenlik tehditlerini gerekçe gösterirken diğer yandan Türkiye’nin Kıbrıs’taki tarihsel ve hukuki rolünü aşındırmayı amaçlayan daha geniş bir jeopolitik tasarımın parçası olarak ortaya çıkmaktadır. 

Avrupa güvenlik kuşağı söylemi 

Yunanistan ve GKRY’nin geliştirdiği söylemin merkezinde “Kıbrıs’ın güvenliği Avrupa’nın güvenliğidir” anlayışı yer almaktadır. Bu yaklaşım, adaya yönelik herhangi bir tehdidin doğrudan AB’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirilmesini öngörmektedir. Böylece Kıbrıs meselesi yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarılıp Avrupa’nın kolektif güvenliğiyle ilişkilendirilmektedir. Bu çerçevede Fransa başta olmak üzere İtalya, İspanya, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerin Doğu Akdeniz’e askeri unsurlar göndermesi teşvik edilmekte ve adada çok uluslu bir askeri varlık oluşturulmaya çalışılmaktadır. Nitekim uçak gemileri ve fırkateynlerin bölgeye sevk edilmesiyle ortaya çıkan yoğun askeri yığınak, Doğu Akdeniz’de yeni bir “Avrupa güvenlik kuşağı” oluşturma girişimi olarak değerlendirilebilir. 

Bu stratejinin askeri boyutu özellikle Yunanistan’ın adaya yönelik son konuşlandırmalarında açık biçimde görülmektedir. Yunanistan’ın dört adet F-16 savaş uçağını Baf’taki Andreas Papandreu hava üssüne yerleştirmesi ve dünyanın en modern fırkateynlerinden biri olarak kabul edilen Kimon sınıfı gemileri bölgeye göndermesi, adanın savunmasının fiilen Yunanistan ve Avrupa eksenine kaydırılmaya çalışıldığını göstermektedir. Bununla birlikte Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle gibi unsurların bölgeye gönderilmesi, söz konusu girişimin yalnızca ikili ya da üçlü bir iş birliği olmadığını, daha geniş bir Avrupa güvenlik mimarisi hedeflendiğini ortaya koymaktadır. 

Bu çerçevede Yunanistan, GKRY ve Fransa arasında kurulan üçlü mekanizma dikkat çekmektedir. Bu mekanizma yalnızca askeri koordinasyonu değil, aynı zamanda diplomatik alanda da adanın “tahkim edilmesini” amaçlamaktadır. Yunanistan’ın adaya yönelik askeri sevkiyatı bir ulusal görevden ziyade “Avrupa yükümlülüğü” olarak tanımlaması, Kıbrıs meselesinin Avrupa güvenlik politikalarıyla bütünleştirilmek istendiğinin açık göstergesidir. Böylece adanın savunması Türkiye’nin garantörlük rolünden koparılarak AB çerçevesine taşınmak istenmektedir. 

Türk askeri varlığını tartışmaya açmak 

Bu stratejinin arka planında yalnızca askeri güvenlik kaygıları değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti ve deniz yetki alanları tartışmaları da bulunmaktadır. Yunanistan ve GKRY’nin AB desteğini arkasına alarak Kıbrıs’ı Avrupa’nın Doğu Akdeniz’deki askeri karakolu haline getirmeye çalışması, Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını sınırlandırmayı hedefleyen bir girişim olarak okunmaktadır. Bu bağlamda adada bulunan Türk askerinin varlığı da Yunan tarafı tarafından uluslararası platformlarda bir tehdit unsuru olarak sunulmakta ve böylece adadaki Türk askeri varlığının meşruiyetinin tartışmaya açılması istenmektedir. 

Diğer yandan Yunanistan ve GKRY’nin yalnızca Avrupa ülkeleriyle değil, İsrail ve Hindistan gibi aktörlerle de askeri iş birliğini artırması dikkat çekmektedir. İsrail’den temin edilen hava savunma sistemleri ve Yunanistan’ın Ege’deki bazı adalara yerleştirdiği Patriot sistemleri, Türkiye’nin hava ve deniz hareket kabiliyetini sınırlandırmayı amaçlayan daha geniş bir savunma ağının parçası olarak değerlendirilebilir. Bu girişimler, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı çok katmanlı bir güvenlik mimarisi oluşturma çabasının göstergesi olarak okunabilir. Nitekim İsrail ile Avrupa ülkeleri arasındaki savunma iş birliğinin de bu çerçevede Kıbrıs üzerinden kurumsallaştırılmaya çalışıldığı ve adada Türkiye karşıtı yeni bir güvenlik ekseni oluşturulmak istendiği görülmektedir. 

Türkiye karşıtı yeni bir güvenlik ekseni 

Ortadoğu’da özellikle İsrail ile İran arasındaki gerilim ve bölgedeki füze ile insansız hava aracı tehditleri de söz konusu askeri yığınak için meşrulaştırıcı bir zemin olarak kullanılmaktadır. Ancak bu tehdit algısının yalnızca savunma amaçlı olmadığı, aynı zamanda adadaki askeri varlığı kalıcı hale getirmek için bir gerekçe olarak kullanıldığı görülmektedir. Fırkateynlere yerleştirilen anti-drone sistemleri ve gelişmiş savunma teknolojileriyle Kıbrıs’ın adeta modern bir savunma kalesine dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Bununla birlikte söz konusu savunma mimarisinin, son yıllarda Türkiye’nin sahada etkinliğini artıran İHA ve SİHA kapasitesine karşı bir önlem niteliği taşıdığı; bu sayede Türkiye’nin olası hava ve deniz harekâtlarında sahip olduğu teknolojik avantajın dengelenmeye çalışıldığı da anlaşılmaktadır. 

Bu gelişmeler Türkiye açısından stratejik sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Kıbrıs’ta kurulmak istenen yeni güvenlik düzeni, Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşması’ndan kaynaklanan hak ve sorumluluklarını dolaylı biçimde tartışmaya açabilecek bir çerçeve ortaya koymaktadır. Bu bağlamda AB merkezli bir güvenlik yapısının kurumsallaşması, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin garantörlük haklarından soyutlayarak giderek bir “AB sınır güvenliği” ve “iç mesele” olarak tanımlama eğilimini güçlendirmektedir. Böyle bir yaklaşımın kurumsallaşması ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu zayıflatma potansiyeli taşımaktadır. Nitekim bu çerçevede oluşabilecek uluslararası söylemin, Türkiye’nin Mavi Vatan perspektifi doğrultusunda yürüttüğü deniz yetki alanı ve hidrokarbon arama faaliyetlerini “hukuk dışı” veya “tehdit” olarak yaftalayarak Türkiye’yi Doğu Akdeniz denkleminden dışlamaya ve stratejik olarak yalnızlaştırmaya yönelik bir zemine dönüşme ihtimali bulunmaktadır. 

Sonuç olarak Kıbrıs’ta ortaya çıkan askeri ve diplomatik hareketlilik, yalnızca adanın güvenliğiyle sınırlı olmayan daha geniş bir stratejik dönüşümün işaretlerini vermektedir. Yunanistan ve GKRY’nin AB şemsiyesi altında inşa etmeye çalıştığı güvenlik mimarisi, Türkiye’nin bölgedeki tarihsel rolünü ikame etmeyi ve Doğu Akdeniz’de yeni bir güç dengesi kurmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle Kıbrıs meselesi, önümüzdeki dönemde yalnızca iki toplum arasındaki bir siyasi sorun olmaktan ziyade, Avrupa güvenlik politikaları ile Doğu Akdeniz jeopolitiğinin kesişim noktasında şekillenen çok boyutlu bir stratejik rekabet alanı olarak önemini koruyacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.