BAE Karar Aşamasında: İsrail mi Singapur mu Olacak?
02.10.2026 - 12:22 | Son Güncellenme: 02.10.2026 - 12:37
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), nüfusu 1,5 milyonu bulmayan bir federasyon olmasına rağmen, dünya siyasetinde ağırlığının katbekat üzerinde bir konum edinmiş durumda. Bu başarının arkasındaki yöntem tektir: mal, sermaye, enerji, veri ve insan akışının geçtiği düğüm noktalarını ele geçirip bu ağların üzerinden nüfuz üretmek. Abu Dabi bu stratejiyi iki yüzüyle birlikte yürütüyor: Bir yanda ticaret, liman ve finans ağlarıyla küresel bir merkez olma iddiasındaki ikinci Singapur yolunda; öte yanda boyutuna oranla fevkalade müdahaleci ve donanımlı bir güvenlik aygıtına sahip ikinci İsrail olma yolunda. ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, bu ikili modelin bugüne kadarki en ağır sınavı oldu. Singapur finansal ağın merkezi ama politik agresifliğe sahip değilken İsrail yüz ölçümü olarak küçük bir ülke olsa da “saldırgan oyun kuruculuğu” üzerinden tüm komşularıyla gerilim hâlinde.
BAE ise yıllardır ABD’nin bölgesel caydırıcılık şemsiyesi altında İran ile sürdürdüğü derin ticari ilişkinin bölgesel bir çatışmanın kendisine sıçramasını engelleyeceğini varsaymıştı. Savaş bu varsayımı boşa çıkardı. İran tam da BAE’nin uluslararası sermaye, lojistik, turizm, enerji ve ileri teknoloji için güvenli bir merkez olma iddiasını hedef aldı; Emirlik topraklarındaki askerî üsleri, limanları, enerji tesislerini ve finans altyapısını vurarak Körfez’deki komşularının, Washington’un tam ölçekli savaşı sürerken rahat bir şekilde zenginleşmesine izin vermeyeceğini gösterdi.
Bir federasyonun düzen tasavvuru
BAE’nin dünya görüşü, 1971’de Londra’dan bağımsızlığını kazanmadan önceki “Trucial States” (Sözleşmeli Devletler) deneyimine kadar uzanır. Yedi emirlik -Abu Dabi, Dubai, Şarja, Acman, Ümmülkayveyn, Fucayra ve Ras el-Hayme- savunma ve dış ilişkilerini Britanya’ya devrederek iç işlerinde özerkliklerini korumuşlardı. Bu tecrübe, küçük bir devletin büyük bir güce kendini vazgeçilmez kılarak önem kazanabileceği fikrini Emirlik siyasetine kazımıştır.
Federasyonun kurucu dengesi, siyasi ağırlık merkezi Abu Dabi ile ticari-coğrafi merkez Dubai arasındaki bir uzlaşıya dayanır. Abu Dabi, ülke topraklarının büyük bölümünü, hidrokarbon rezervlerinin neredeyse tamamını ve millî gelirin en büyük payını elinde tutarken; Dubai açık, aracı ve serbest bir ticaret ekonomisi inşa ederek bölgenin en yoğun liman ve havalimanı trafiğini, turizm ve finans gelirlerinin büyük kısmını kendine çekmiştir. Aradaki gerilim zaman zaman görünür olsa da -Dubai’nin İran gibi Abu Dabi’nin güvenlik merceğinden baktığı aktörlerle iş yapmaya devam etmesi gibi- Abu Dabi, federal birliği kendi büyüklüğünü aşan bir konum için vazgeçilmez gördüğünden bu gerilimler rakip dış politikalara dönüşmez; nitekim Abu Dabi, 2009 borç krizinde olduğu gibi Dubai’nin mali arka bahçesi olmayı da üstlenmiştir.
2011 Arap ayaklanmaları, Veliaht Prens (bugünkü Devlet Başkanı) Muhammed bin Zayed’in bölgesel istikrarsızlığın rejimi ve Emirlik ağlarını tehdit etmesini engelleme önceliğini pekiştirdi. Ayaklanmaları örgütlü İslamcı hareketlerin, özellikle Müslüman Kardeşler çizgisinin yükselişi olarak okuyan Abu Dabi; Mısır, Sudan ve Libya’da İslamcı-karşıtı güçlü liderlere cömert destek verirken, Suriye ve Yemen’de İslamcı muhalefeti desteklemedi; Katar ve Türkiye’ye karşı ise sert bir kuşatma siyaseti izledi. BAE’nin bu tutumu bölgede istisnaidir: büyük bir devletin bilançosuna, küçük bir devletin reflekslerine sahiptir. Ticari araçlar ve özel aktörler üzerinden hareket eden, riskli ve zaman zaman zorlayıcı adımlar atabilen, maliyet yükseldiğinde ise geri çekilebilen bir “korsan devlet” gibi davranabilir. Suudi Arabistan ve Türkiye’nin nüfus ve bölgesel liderlik iddiaları bu tür bir manevra serbestliğine izin vermez; Katar ise gücünü bölgesel projeksiyondan çok arabuluculuk üzerinden kurmuştur.
BAE’nin en belirgin özelliği stratejik özerklik arayışıdır: tek bir ortağın kendisini izole edebileceği bir bağımlılık ilişkisine girmemek için bağları çoğaltmak. Bu mantık, Washington ile derin bir güvenlik ilişkisini, Pekin ile genişleyen ekonomik bağları ve BRICS+ gibi güney-güney platformlarına katılımı NATO ile aktif ilişkiyle bir arada yürütmeyi mümkün kılar. Uluslararası kurumlara yaklaşımı da aynı pragmatizmi yansıtır: Abu Dabi, EXPO 2020 ve COP28’e ev sahipliği yaparak “toplayıcı güç”e yatırım yapar fakat kendi seçeneklerini kısıtlayan bağlayıcı çerçevelere karşı temkinlidir -nitekim çıkarına hizmet etmediğine karar verince 2025’te OPEC+’tan ayrılmıştır.

2020’de İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi de aynı hesabın bir uzantısıdır: BAE, İsrail’le ortaklığın hem ileri teknoloji, yatırım ve inovasyona erişim hem de sert askerî kapasite, istihbarat ve caydırıcılık kazandıracağını öngörmüştür. Bu tercihin bedeli de vardır. Gazze’deki İsrail saldırganlığı sonrası Arap ve Müslüman kamuoylarında itibar kaybı, İran’ın tehdit algısında artış ve İsrail’in artan militarizminden rahatsız olan aktörlerle gerilim gibi... Abu Dabi bu maliyetleri, İsrail’i kendi hedeflerini ilerleten bir ortak olarak gördüğü için göze almaya devam ediyor.
BAE’den Husilere altın tepsiyle armağan: Babülmendep
BAE’nin jeo-ekonomik ve güvenlik stratejilerinin en iç içe geçtiği alan Kızıldeniz’dir. 2015’ten itibaren Yemen’e yapılan askerî müdahale, Arap Denizi ve Kızıldeniz kıyılarında bir dayanak noktası kazandırmıştır.
BAE güçleri ve desteklediği Güney Geçiş Konseyi gibi Güney Yemenli birimler, Aden, Mukella ve Mokha Limanlarıyla Arap Denizi’ndeki Sokotra Adası ve Babülmendep Boğazı’ndaki Perim Adası’na yoğunlaşmıştı. Suudi Arabistan’la yaşadığı nüfuz çatışması BAE’nin son derece kritik öneme haiz olan bu alanları Husilere terk etmesiyle sonuçlandı. Husiler tıpkı İran’ın Hürmüz Boğazı’nda yaptığı gibi Babülmendep’i kapatabilecek bir konum elde etmek için Mokha Limanı ve Perim Adası’nı hedefliyorlardı ki sonunda bu alanları işgal etmeyi başardılar. Benzeri bir stratejik hamle felaketi, Husilerin Sana Hükûmeti’ne 2024’te düzenledikleri askerî darbe sırasında Riyad tarafından yapılmıştı. Riyad, İhvan iktidarını devirmeleri için Husilere alan açmış, devrik diktatör Ali Abdullah Salih ile Husilerin ittifakını desteklemişti.
Afrika’daki BAE
Afrika kıyısında ise Dubai’ye ait dev liman işletmecisi DP World, Somali’den 1991’de tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Somaliland’in Berbera Limanı’nda otuz yıllık bir imtiyaz elde etmiştir. Aynı mantık, Puntland’daki Bosaso Limanı’na da uzanmıştır -Türkiye ve Katar’ın Mogadişu’daki merkezî Somali hükûmetiyle ilişkilerini derinleştirmesi bu limanların Abu Dabi için değerini artırmıştır. BAE’nin tercihi açıktır: kendisini reddedebilecek merkezî hükûmetler yerine, kendi tanınmasına ve parasına muhtaç yarı özerk aktörlerle çalışmak.
Ancak bu strateji risksiz değildir. Cibuti hükûmeti, 2018’de DP World’ün Doraleh terminalindeki payına son vermiş, BAE bunun üzerine Sudan kıyısına yönelmiştir. 2022’de Abu Dabi’nin devlet destekli liman işletmecisi AD Ports Group ile Dubai merkezli bir yatırım grubunun öncülüğünde imzalanan anlaşma, Kızıldeniz taşımacılığını Sudan’ın tarım, altın ve iç ulaşım koridorlarına bağlamayı öngörüyordu fakat Sudan makamları, BM’nin Abu Dabi’yi ordu ile savaşan Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (RSF) destek vermekle suçlamasının ardından Kasım 2024’te anlaşmayı iptal etti. Suudi Arabistan ise Sudan ordusuna yakınlaşarak kendisini savaş suçlarıyla anılan RSF’ye karşı devlet egemenliğinin savunucusu olarak konumlandırdı. Bu epizot, Abu Dabi’nin stratejisinin bölgesel rakiplerin insafına ne denli açık olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir.

BAE’nin nihai hedefi, Kızıldeniz ile Akdeniz arasındaki geçişi hem deniz hem kara üzerinden kontrol etmektir. Süveyş Kanalı’nın güney girişinde DP World’ün işlettiği Sokhna terminaline ek olarak, Ürdün ile 2024’te imzalanan anlaşma çerçevesinde Akabe’ye 360 kilometrelik bir demiryolu inşası ve bunun Suriye üzerinden kuzeye uzatılması planlanmaktadır. Nitekim Kasım 2025’te DP World, Suriye’nin ikinci büyük limanı Tartus’ta otuz yıllık bir imtiyaz almış; Mayıs 2026’da ise AD Ports Group, Fransız CMA CGM ile birlikte Suriye’nin başlıca deniz kapısı Lazkiye konteyner terminalinde yüzde 20’lik bir pay edinmiştir. İran savaşı, tek bir güzergâhın ne kadar kolay kesilebileceğini gösterdiği için alternatif bağlantı hatlarının önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Suudi Arabistan ile rekabetin derinleşmesi
2011 sonrasında Müslüman Kardeşler’e (İhvan) karşı ortaklaşan ve 2017’de Katar’a ambargo uygulayan, Yemen’de yan yana savaşan Riyad-Abu Dabi ittifakı, 2020’lerin başından itibaren yerini bölgesel liderlik iddiasında rekabete bırakmıştır. Suudi Arabistan’ın 2016’da başlattığı Vizyon 2030 dönüşüm programı ve NEOM gibi mega projeleri, Dubai ve Abu Dabi üzerinden akan ticaret ve sermayeye doğrudan meydan okumaktadır. BAE, bu yıl OPEC’ten ayrılarak Suudi kotalarından bağımsızlaşmış; İran savaşı sürecinde ise Abu Dabi meydan okuma ve caydırıcılığı önceliklendirirken Riyad ihtiyatı ve müzakereci çözümü tercih etmiştir.
BAE’nin İsrail’le yakınlaşması, Suudi Arabistan’ı rahatsız edecek noktalara kadar uzanmaktadır. 2025’te Suudi yetkililer, Abu Dabi’nin Yemen’deki dayanaklarını İsrail’e açmaya ve Kızıldeniz güvenliğinde ortak bir pay vermeye hazırlandığına; ayrıca Somaliland’in İsrail ile normalleşmesi karşılığında Berbera Limanı’na güvenlik erişimi sağlandığına ve bağımsız bir Güney Yemen devleti doğması hâlinde benzer bir pazarlığın tekrarlanabileceğine ikna olmuştu. İran savaşı sırasında İsrail’in hava savunması ve İHA-karşıtı kabiliyetleriyle devreye girmesi, İsrail’i Arap ortakların sağlayamadığı bir “stratejik çarpan” konumuna taşımış, fakat aynı zamanda Tahran’ın Emirlik limanlarını, hava bağlantılarını ve veri merkezlerini artık ticari değil, İsrail ve Amerika’nın güç projeksiyonu için bir platform olarak görmesine yol açmıştır.
Coğrafya yine de pragmatizmi dayatmakta. BAE’den çıkan her kara güzergâhı Suudi topraklarından geçiyor. Abu Dabi, Riyad’ın Mısır, Pakistan, Türkiye ve Katar ile derinleşen hizalanmasını -özellikle Ağustos ayında Riyad, Ankara ve İslamabad arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı- kendisini Kızıldeniz’de kuşatabilecek alternatif bir bölgesel düzen olarak okumaktadır. Bununla birlikte Mısır ve Türkiye’nin BAE’ye ekonomik bağımlılığı, bu iki ülkenin BAE karşıtı bir bloka gerçek anlamda katılmasını olanaksız kılmakta.
Merkez, hedef hâline geldiğinde
BAE’nin bağlantısallık stratejisinin en sert biçimde sınandığı yer, İran savaşının bizzat kendisiydi. Savaş öncesinde BAE, İran’ın en büyük ithalat kaynağı ve üçüncü büyük ihracat pazarıydı; Dubai aynı zamanda yaptırımlar döneminde İran için bir finansal arayüz işlevi görüyordu. Ağustos 2026 tarihli bir Financial Times analizine göre, ABD Hazinesi’nin İran bağlantısı nedeniyle yaptırım uyguladığı, İran dışında yerleşik 1.573 kişi ve kuruluşun yüzde 22’sinin BAE adresi bulunuyordu -bu oran, BAE’yi Çin’den sonra en sık anılan ikinci ülke yapıyordu.

Bu derin iç içe geçmişlik, BAE’yi saldırılardan korumadı. Nisan 2026 itibarıyla İran, Emirlik askerî üslerine, Dubai ve Abu Dabi havalimanlarına, Jebel Ali ve Fucayra limanlarına, otellere, ticari veri merkezlerine ve Habşan-Ruveys gibi petrol-gaz tesislerine 3.000’den fazla mermi fırlatmıştı. Hava savunma sistemleri sivil kayıpları sınırlasa da Emirlik kimliğinin temelini oluşturan sürtünmesiz hareketlilik fiilen durmuş, limanlardan geçen trafik neredeyse sıfırlanmıştı. Hürmüz Boğazı dışındaki tek ihracat terminali olan Fucayra, ülkenin can damarı hâline gelmiş ve İran tarafından tekrar tekrar hedef alınmıştı.
Yaz başında ticari trafik ve uçuşlar yeniden başlasa da 18 Ağustos’ta BAE’nin İran ile tüm ticari ve mali ilişkileri askıya alması ve ertesi gün Trump’ın İran’a “herhangi bir cankurtaran” sağlayan ülkelerin ağır sonuçlarla karşılaşacağı uyarısı, Abu Dabi’nin dengeleme çabasını fiilen çökertti. Buna rağmen BAE, Tahran ile bazı kanalları açık tutmaya çalışıyor; zira bunun, İran ve müttefiklerinin Emirlik altyapısını -tıpkı Eylül ayında Suudi Arabistan’a yaptıkları gibi bir baskı aracına dönüştürmesini engellemenin en iyi yolu olduğunu hesaplıyor.
Bu deneyimden Abu Dabi üç ders çıkarmış görünüyor: boğaz bağımlılığının çeşitlendirilmesi (İran, Hürmüz üzerindeki hegemonyasını savaşın ganimeti sayarsa, BAE’nin “sıfır Hürmüz” bağımlılığı hedeflemesi gerekecek), askerî caydırıcılığın tek başına ticari varlıklara yönelik doğrudan saldırıları sınırlayan bölgesel bir siyasi düzenin yerini tutamayacağı ve yapay zekâ veri merkezlerini yer altına almak dahil, gelişmiş fiziksel korumanın kaçınılmazlığı.
Büyük güçler arasında bir kumar
İran savaşı, BAE’nin büyük güçleri kendi güvenliğine bağlama stratejisine en ağır darbeyi vurdu. Abu Dabi, askerî erişim, istihbarat iş birliği, silah alımları ve on yıllara dayanan birlikte çalışabilirlikle kendisini Washington için vazgeçilmez kılmıştı; buna karşın ABD, İran’ın misilleme kapasitesini sınırlayacak bir plan olmaksızın savaşı başlattı. Çin de benzer şekilde hayal kırıklığı yarattı: diplomatik çağrılarla yetinip deniz taşımacılığını korumak için hiçbir adım atmadı, İran üzerinde belirleyici bir ekonomik baskı uygulamadı ve Hürmüz Boğazı’ndan ticari geçişi güvence altına almayı amaçlayan, Bahreyn öncülüğündeki BM Güvenlik Konseyi kararını Rusya ile birlikte veto etti. Bu tablo, Abu Dabi’de aşırı stratejik dengelemenin (çok yönlü bağımlılık dağıtımının) faydası üzerine bir sorgulamayı tetiklemiş, tek veya iki küresel oyuncuya dayanmanın riskli olduğu kanaatini güçlendirmiştir.
Bu sorgulamanın kökleri derindir. Obama yönetimiyle başlayan ABD’nin Orta Doğu’dan kademeli çekilmesi Abu Dabi’yi hazırlıksız yakalamış fakat BAE bölgedeki herhangi bir aktörden daha hızlı uyum sağlamıştır: 2017’de Kuşak ve Yol Girişimi’ne katılmış, 2020’de Çin en büyük ticaret ortağı hâline gelmiş, 2023’te ikili ticaret 95 milyar doları aşmıştır. Yine de ABD ile ilişki yapısal olarak en derin ilişki olmaya devam etmektedir -2025’te açıklanan on yıllık, 1,4 trilyon dolarlık yatırım çerçevesi kritik mineraller, yapay zekâ altyapısı, yarı iletkenler, kuantum bilişim ve biyoteknoloji gibi alanlara yayılmaktadır ve ilişki, tedarikten ortak üretime evrilmektedir.
2020’deki İsrail normalleşmesi, BAE’nin Washington’daki konumunu da güçlendirmiş; İsrail yanlısı çevrelerin desteği, Libya’da Halife Hafter’e silah transferi ve Sudan’daki RSF’ye iddia edilen destek gibi tartışmalı dosyalarda Kongre’den gelen eleştirileri yumuşatmıştır. Buna karşın Washington-Pekin’i dengelemesi BAE’yi iki büyük gücün çapraz ateşinde bırakmıştır. 2021’de ABD’nin, Emirlik altyapısındaki Çin teknolojisi endişesiyle F-35 satışını askıya alması bunun bir örneğidir. Bu deneyim, Abu Dabi’ye ikili bir düzenin hiçbir fayda sağlamadığını, buna karşılık çok kutuplu bir çerçevede çok sayıda aktör arasında manevra alanı yaratmanın daha isabetli olduğunu öğretmiştir.
Aynı mantık, Batı’nın daha zor hazmettiği ilişkilere de uzanır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana BAE, Moskova ile üst düzey siyasi kanalları korumuş, BM çerçevesi dışındaki Batı yaptırımlarının uzağında kalmış ve Rus sermayesini Dubai ekonomisine dahil etmiştir; buna karşılık Kiev ile de düzenli temas kurabilen nadir aktörlerden biri olmuş, 7.700’den fazla esirin takasına aracılık etmiştir. İran savaşı bu dengeyi zorlamıştır, zira Rusya’nın İran’a istihbarat ve uydu görüntüsü paylaştığı iddia edilmektedir; buna karşın Ukrayna, İran menşeli Şahed (Shahed) tipi İHA’lara karşı dünyanın en derin savaş deneyimine sahip olması nedeniyle BAE nezdinde yeni bir değer kazanmıştır.
Sonuç: “Tahkim edilmiş bağlantısallık”
Stratejik karşılıklı bağımlılık BAE’yi demografik ölçeğiyle orantısız bir orta güç konumuna taşıdı. Fakat bölgesel düzen çöktüğünde ve kutuplaşma, ülkeleri rakip eksenlere ittiğinde, karşılıklı bağımlılığın tek başına koruma sağlayamadığı İran savaşında ortaya çıkmıştır. Buradan çıkan temel ders şudur: ağ merkezîliği küçüklüğü telafi edebilir fakat coğrafyayı ortadan kaldıramaz, orta güce büyük güçlerin kararları üzerinde bir veto hakkı vermez ve güvenilir bir savunma bile işlevsel bir bölgesel güvenlik düzeninin yerini tutamaz.
Buna rağmen Abu Dabi’nin bağlantısallıktan geri çekilmesi beklenmemektedir. Daha olası senaryo, açıklığı yedek kapasite, alternatif güzergâhlar, egemen teknolojik yetkinlikler ve giderek yerlileşen bir savunma sanayisiyle destekleyen daha iddialı ve “tahkim edilmiş” bir bağlantısallık modelidir. Abu Dabi’nin önümüzdeki yirmi yıldaki hedefi, yalnızca başkalarının kendisinden vazgeçmesini zorlaştırmak değil, aynı zamanda kendisinin de gerektiğinde bir ortaktan uzaklaşabilecek seçeneklere sahip olmasını güvence altına almak olacaktır. Ne var ki bu tahkimat, eklenen her yeni düğümün aynı zamanda düşmana yeni bir hedef sunduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz -ve tahkimatın bedeli, BAE’ye karşı yeni karşı-koalisyonları tetikleme riskini de beraberinde getirmektedir. Abu Dabi’nin önündeki asıl sınav, ikinci Singapur gibi mi, ikinci İsrail gibi mi davranacağına dair dengeyi önümüzdeki dönemde nasıl koruyacağıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.