BAE Dış Politikasında Muhammed bin Zayid ve Bölgesel Algıların Tahlili
18.02.2026 - 16:37 | Son Güncellenme: 18.02.2026 - 16:47
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in yakın zamanda BAE’ye ziyaretlerinin peşisıra ertelenmesi ile Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in sağlık durumuna ilişkin spekülasyonlar, BAE dış politikasına dair genel algıları ve bu politikanın şekillenmesinde MBZ’nin oynadığı merkezi rolü yeniden gündeme taşımıştır. Bu tartışmalar, Abu Dabi’nin son dönemde dış politikada yön değiştirdiği izlenimini üretse de, son birkaç yıldır izlenen çizgi bu okumanın eksik kaldığını göstermektedir. BAE, dış politikayı tepkisel kararlar alan bir alan olmaktan çıkarmış, bunun yerine erişim, kontrol ve maliyet hesabı üzerinden işleyen bir yönetişim pratiği haline getirmiştir. Bu nedenle bugün dikkat çeken gelişmeler, süreksizlikten ziyade, daha önce kurulan bir karar mantığının farklı dosyalarda yeniden devreye sokulması olarak okunmalıdır.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) son birkaç yıldaki dış politikasını açıklamaya çalışan analizlerin önemli bir kısmı, Abu Dabi’nin hamlelerini ani yön değişiklikleri ya da dönemsel refleksler olarak ele temelde pragmatik bir karakter olarak görmektedir. Ancak bu analizler mevcut tabloyu eksik bırakmaktadır. Zira bugün gözlemlenen dış politika çizgisi, uzun dönemli Abu Dabi Veliaht Prensi olan ve son 4 yılın Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in (MBZ) 2010’lu yıllar boyunca kademeli biçimde tahkim ettiği güvenlik merkezli karar yapısının sürekliliği içinde şekillenmişti. Bugünlerde sağlık sorunları ile gündeme gelen MBZ’nin ve dolayısıyla BAE’nin neden olumsuz bir dış politika algısına sahip olduğuna yakından bakmayı tercih ediyorum.
MBZ’nin, ağabeyi ve önceki devlet başkanı Halife bin Zayid’in Mayıs 2022’de vefatının ardından ivedi bir şekilde devlet başkanlığı görevini resmen üstlenmesi aslında büyük oranda kendisi tarafından daha önce kurulan düzenin kurumsal çerçeveye oturtulmasını temsil etmişti. Halife bin Zayid’in uzun yıllar sağlık sorunları yaşaması, MBZ’yi devlet kademelerinde en temel belirleyici konumuna getirmiş, ve 2022 sonrasında bu süreç de facto bir durumdan de jure bir duruma gelmişti.
Gözden Kaçmasın
MBZ’nin BAE’de en azından 2010’lu yıllardan itibaren kurduğu düzenin ayırt edici yönü temelde dış politika ile güvenlik alanlarının ayrı idari platformlar olarak ele alınmamasıdır. Ulusal güvenlik ve istihbarat alanındaki tasarrufların yönetici aileden olan Tahnun bin Zayid üzerinden yürütülmesi, diplomatik temasların ise çok uzun yıllardır -yine aileden olan- Abdullah bin Zayid aracılığıyla koordine edilmesi, merkezi denetimi önceleyen bir işleyiş üretmişti. Bu bağlamda son birkaç yılda BAE dış politikasının -belki de olumsuz anlamda- daha görünür hâle gelmesi, karar alma sürecinin çıktılarının daha geniş bir coğrafyada uygulanması ile ilgilidir.
İstikrarın tanımı
BAE dış politikasının gerek Ortadoğu gerek uluslararası anlamda son dönemlerde eleştirilmesinin temelinde, istikrar kavramına BAE tarafından ve diğer bölge aktörleri/uluslararası aktörler tarafından yüklenen anlam farkı bulunmaktadır. Abu Dabi açısından istikrar yönetilmesi gereken bir sonuç olarak görülüyor olabilir, çünkü Abu Dabi uzun zamandır dış politika krizlerinin ortaya çıktığı alanlarda erişim ve kontrol kapasitesini artırmaya yönelerek burada kendi “istikrarını” tesis etme gayretine girmişti. BAE’nin Ortadoğu ve Afrika Boynuzu gibi yakın coğrafyalarda farklı ülkelerde elde ettiği liman işletme hakları, hava taşımacılığı izinleri, serbest bölgeler ve bu altyapıyı güvence altına alan askeri düzenlemeler, bu yaklaşımın sahadaki karşılıkları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu çerçevede BAE diplomasisi ekonomik ve güvenlik yatırımlarının önünü açan bir idari araç işlevi görmekte. Bu durum haliyle, BAE’nin dış politikasını normatif beklentiler üzerinden okuyan aktörler açısından rahatsız edici bir tablo üretmektedir. Ancak Abu Dabi’nin kendi iç mantığı açısından bu yaklaşım, stratejik kaynaklara erişimin sürekliliği ve maliyet kontrolü üzerinden sürdürülen bir platform olarak değerlendirilmektedir.
Suudi Arabistan ve Katar
Son dönemde Suudi Arabistan ile BAE arasındaki jeoekonomik rekabet çok yeni bir şekilde zuhur ediyor gibi algılansa da iki aktörün jeoekonomik anlamda en azından 2008 küresel finansal krizinden bu yana ülkelerine çekilen dış yatırımları artırma ve çeşitlendirme bağlamında bir rekabet içerisinde olduğu açıktır. 2008’den bu yana temelde ekonomi politik alanda ortaya çıkan bu rekabet, zamanla jeopolitik sonuçlar doğurmaya da başlamıştır.
Arap halk hareketlerinin hemen ardından ortak tehdit algıları üzerinden konsolide edilen Suudi Arabistan-BAE ilişkisi, zamanla ekonomik merkez olma rekabetine evrilmiştir. Bu rekabet, enerji üretimi ya da fiyatlama üzerinden başlamakla birlikte, bölgesel sermaye akışlarının yönü ve ticaret hatlarının idaresi üzerinden şekillenmeye devam etti. Öyle ki geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan, bölgesel genel merkezini Suud’a taşımayacak olan küresel/bölgesel şirketler ile çalışılmayacağını dahi resmi olarak duyurmuş ve temelde BAE’yi hedef almıştı. Abu Dabi, bu süreçte doğrudan Suud yada Körfez ile bir siyasi kopuş dili kullanmanın yerine meseleyi regülasyon, vergi ve altyapı yatırımları üzerinden fiili bir ayrışma üretme yoluna gitmişti. Bu yöntem, iki aktör arasında açık çatışma yerine sessiz yer değiştirme yaratmış, Körfez içindeki hiyerarşiyi pratik düzeyde dönüştürmüştür.
BAE-Katar ilişkilerinde gözlenen yumuşama da benzer bir çerçevede okunmalıdır. 2017 Haziran’ında Doha’yı, Riyad ile birlikte hedef alan Abu Dabi, 2026’ya gelindiğinde neredeyse Riyad ve Doha’nın birbirine daha fazla yaklaştığı ve Abu Dabi’nin daha ayrıksı bir duruma dönüştüğü bir çerçeveyi görüyor. Dolayısıyla aslında 2021 Al Ula’da Körfez içi normalleşmenin sonucunun temelde ikili ilişkilerde bir işlerliğin olması gerektiği konusundaki siyasi iradedir. Her ne kadar ilişkiler şu aşamada görünürde ve söylemsel düzeyde normalleşmiş ve konsolide edilmekte gibi gözükse de, BAE’nin Ortadoğu’da ve uluslararası anlamda giderek eleştirilmesi, Körfez içindeki görüntüdeki ahengi, ileride en iyi ihtimalle yavaşlatabilecektir.
İran ve Türkiye ile temas
BAE’nin İran ve Türkiye ile son dönemde kurduğu temaslar, karşılıklı yakınlaşma söylemiyle açıklanamayacak bir nitelik taşımaktadır. İran dosyasında belirleyici unsur, Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji ve ticaret trafiğinin kesintiye uğraması hâlinde ortaya çıkacak maliyettir. Bu nedenle düşük yoğunluklu diplomatik temaslar ticaretin kesintisiz işlemesini güvence altına alma girişimi olarak değerlendirilmelidir. Nitekim BAE’nin geçtiğimiz yıllardan bu yana devam eden İsrail-İran ve ABD-İran gerginliklerinde temel politikası gerginliklerin azaltılması ve enerji denkleminin korunması ihtiyacı üzerine olmuştur.
Türkiye ile BAE arasındaki ilişkiler, son dönemde belirgin bir ivme kazanmış ve 2023 yılında tesis edilen Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği mekanizmasıyla güçlendirilmiş bir çerçeveye oturtulmuştur. Ancak bu ilerleme, tarafların tüm bölgesel dosyalarda ortak pozisyon benimsediği ya da üçüncü sahalarda tam bir uyum sağlandığı anlamına gelmemektedir. Yatırım anlaşmaları, savunma sanayii tedarik düzenlemeleri ve finansal ortaklıklar, esas olarak ilişkilerin yönetilebilir bir zemine taşınmasını sağlamaktadır. Bu çerçevede işleyen ilişki biçimi belirsizlik maliyetinin karşılıklı olarak dağıtılmasına dayanmaktadır.
Suriye, Yemen ve Sudan
BAE’nin Suriye, Yemen ve Sudan dosyalarındaki son birkaç yıldaki tasarrufları, tekil krizler olarak ele alındığında parçalı bir görünüm sunmaktadır. Ancak birlikte okunduğunda aynı idari mantığın farklı sahalardaki uygulamaları olarak ortaya çıkmaktadır.
Suriye’de yeni Şam yönetimiyle kurulan temaslar temelde ekonomi politik araçlar üzerinden gerçekleştirilmiş olup yönetimin meşruiyetine dair bir pozisyon almaktan ziyade, kara ve hava taşımacılığı hatlarının yeniden kullanılabilir hâle gelmesiyle ilgilidir. Yemen’de yakın dönemde kendisini fesheden Güney Geçiş Konseyi üzerinden yürütülen ilişkiler, Aden ve çevresindeki limanların idaresiyle doğrudan bağlantılıydı. BAE’nin buradaki askeri pozisyonları limanların işletimi ve ticaret güvenliğiyle iç içe geçmiş bir düzenleme şeklinde işlemekteydi. Sudan’da ise Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti) liderliğindeki HDK ile kurulan temaslar, Sudan’da geçiş döneminde siyasi bir koz elde etme ve bunun yanında Kızıldeniz hattında alternatif tedarik ve geçiş kanallarının açık tutulmasına yönelikti. Bu çerçevede üç alanda da BAE dış politikası, pragmatik olmakla, ayrılıkçı yapıların ve merkezi olmayan güç unsurlarının desteklenmesiyle ve bütün bunların yanında, askeri araçların merkezi güçlerin karşısında konumlandırılmasıyla ciddi olarak eleştirilmektedir.
Sonuç olarak BAE dış politikasının ve MBZ’nin buradaki rolünün olumsuz algılanmasının temel nedeni, BAE’nin “istikrarı” bir erişim ve kontrol üzerinden yönetilen bir çıktı olarak ele almış olmasıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda ayrılıkçı aktörlerle kurulan ilişkiler, askeri araçların ekonomi politik düzenlemelerle birlikte kullanılması ve kriz sahalarında merkezi olmayan güç unsurlarının manivela olarak değerlendirilmesiyle görünür hale gelmiştir. BAE açısından rasyonel ve maliyet hesaplı olan bu yöntem, bölgesel düzeni normlar üzerinden okuyan aktörler nezdinde rahatsızlık üretmektedir. Algı ile politika arasındaki gerilim de tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.