Arap Baharı’ndan 15 Yıl Sonra Geriye Ne Kaldı?

Gazeteci Kutup Elaraby, Arap Baharı’nın 15 yıl sonra bölge ülkelerinde bıraktığı siyasi mirası ve devrimlerin bugünkü yansımalarını Fokus+ için kaleme aldı.
arap-bahari-ndan-15-yil-sonra-geriye-ne-kaldi.jpg

17.02.2026 - 14:38  |  Son Güncellenme:  17.02.2026 - 14:46

Arap Baharı’nın 2011’de ilk dalgasının başlamasının üzerinden 15 yıl geçti. Mısır devrimi, 11 Şubat 2011’de ilk meyvesini vererek, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek yönetimini devirdi. Aynı gün Yemen devriminin kıvılcımı çaktı, bir hafta sonra Libya devrimi başladı, ardından mart ayında ise Suriye devrimi patlak verdi. Aradan geçen bu zamanın ardından bugün pek çok kişi şu soruyu soruyor: Arap Baharı’ndan geriye ne kaldı?  

Arap Baharı’nda neler yaşandı? 

Eski Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi

Eski Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ın geçtiğimiz haftalarda öldürülmesi, eski rejimin yeniden iktidara dönmesine dair son umudun da ortadan kalktığı anlamına geliyor. Bu olay, Arap Baharı’nın son yankılarından biri olarak kabul ediliyor. 17 Şubat 2011 Devrimi’nin ardından Libya’nın sürüklendiği kaos bitmiş değil, siyasi ve toplumsal güçler arasındaki hesaplaşma savaşları devam ediyor.   

Libya, Kaddafi’nin cehenneminden çıkmış olsa da devrimin kapılarını araladığı ve Libyalıların ağır bedeller ödediği demokrasi cennetine henüz girebilmiş değil. Libya örneğinde olduğu gibi devrimin etkileri hala sürerken, Arap Baharı’nın ilk dalgasına sahne olan diğer ülkeler, Tunus, Mısır, Yemen ve Suriye’nin durumuna bakıldığında ise farklı sonuçlar ortaya çıkıyor.  

Örneğin Tunus, devrimin meyvesini 10 yıl süren rekabetçi demokratik yönetimle topladı. Ancak ülke içinde ve dışındaki ‘devrim karşıtı’ güçler, Cumhurbaşkanı Kays Said’in 25 Temmuz 2021’de gerçekleştirdiği hamleyle bu kazanımları ortadan kaldırdı. Bu adım, farklı siyasi akımlardan devrim sembollerini hedef alan en geniş kapsamlı siyasi intikam sürecinin önünü açtı.  

Bununla birlikte, devrim ruhunun tamamen söndüğü söylenemez. Tunuslular özgürlük ve demokrasi talebiyle protestolarını sürdürüyor ve neredeyse her hafta bu amaçla yeni bir hareketlilik yaşanıyor. Arap Baharı’nın ikinci fakat en büyük durağı olan Mısır’da ise tablo farklı bir seyir izledi.  

2013’teki askeri müdahale, devrimi yalnızca iki buçuk yıl sonra sona erdirdi, 60 yıl süren askeri yönetimin ardından seçilen ilk sivil cumhurbaşkanı görevden alındı. Müdahale sonrasında askeri yönetim yeniden tesis edildi. Buna rağmen devrim ruhu hala canlılığını koruyor. Bu durum, iktidarın devrimin hafızasını silmeye ve onu kamuoyunda itibarsızlaştırmaya yönelik çabalarını artırmasına yol açıyor.   

Medya, tiyatro, kültürel ve yasal müdahaleleri içeren yoğun propaganda faaliyetleri güvenlik önlemleriyle birlikte yürütülüyor. Öte yandan “devrim çocukları” olarak anılan ve milenyumun başında doğan Z kuşağı, özgürlük, demokrasi ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi taleplerini yeni bir dille dile getirerek sürece taze bir dinamizm kazandırıyor. Bu talepler, Ocak 2011 Devrimi’nin de temel sloganları arasında yer alıyordu. Yemen’de ise devrimin 15. yılı önemli bir dönüm noktasına işaret etti.   

Husilerin başkent Sana ile birçok vilayeti ele geçirmesinin ve güneyin ayrılma girişiminin ardından, meşru hükümet Suudi Arabistan’ın desteğiyle güneyde ve kuzeyin bazı bölgelerinde egemenliğini yeniden tesis etmeyi başardı. Hükümet, Yemen topraklarının geri kalanında da egemenliğini barış ya da savaş yoluyla sağlama hazırlığında.  

Bu gelişme, Yemenlilerin 15 yıl önce devrim meydanlarında talep ettiği modern, sivil ve demokratik yönetime doğrudan geçiş anlamına gelmiyor. Ancak ilk ve temel adım olarak ülkenin tek bir yönetim altında yeniden birleşmesinin sağlanması önem taşıyor, ardından demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yeni bir aşamaya geçmesi bekleniyor. Diğer yandan Suriye’de, ilk dalganın son ve en uzun soluklu devrimi olarak, büyük bedeller pahasına nihayet Esed yönetiminden kurtulmayı başardı.   

Yarım milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği, 12 milyon kişinin ülke içinde ve dışında yerinden edildiği süreç, ülkenin modern tarihindeki en ağır insani krizlerden biri olarak kayda geçti. Yerinden edilenlerin önemli bir kısmı ülkesine geri dönerken, diğerlerinin de yakın zamanda dönmeye hazırlandığı belirtiliyor.   

Yeni yönetim şimdiye kadar Suriye’nin kuzeydoğusunda SDG kaynaklı gerilimleri ve sahil bölgesindeki Alevi hareketliliğini kontrol altına almayı başardı, güneydeki Dürzi meselesinin çözümü ise gündemdeki yerini koruyor. En önemlisi, Suriye devriminin zaferi, diğer ülkelerde umudunu yitiren kesimler için yeniden bir umut kaynağı oldu.  

Arap Baharı’nın ilk dalgası yalnızca bu beş ülkeyle sınırlı kalmadı, farklı düzeylerde ve çeşitli biçimlerde, doğuda Bahreyn’den batıda Fas’a kadar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) üzerinden uzanan geniş bir coğrafyayı etkiledi. Bazı yönetimler, Ürdün ve Fas örneğinde olduğu gibi, kısmi siyasi reformlara hızla yöneldi. Yedi yıl sonra ise Sudan, Cezayir, Lübnan ve Irak’ta yoğunlaşan ikinci bir dalga yaşandı.  

Arap halklarının ayaklanmaları, buna karşı çıkan devrim karşıtlarının iddia ettiği gibi dış komploların ürünü ya da sadece kaotik hareketler değildi. Bu isyanlar boşluktan doğmadı, yıllar içinde biriken adaletsizlik, yolsuzluk ve baskının toplumların tahammül sınırlarını aşmasıyla ortaya çıktı. İletişim devrimi, değişim isteyen güçlere örgütlenmenin yanı sıra hükümetlerin ve güvenlik aygıtlarının kontrolündeki resmi medyadan bağımsız olarak halka ulaşma imkanı sağladı.  

Ancak halk hareketleri ve ayaklanmalar, rejimlere ait silahlı güçlerle başa çıkmakta zorlandı, bu güçler isyanları birer birer bastırmayı başardı. Bu süreçte demokratik değişim isteyen güçlerin, halkın taleplerini somutlaştırabilecek alternatif ve uygulanabilir yönetim modelleri ortaya koyamaması da belirleyici oldu.  

Dahası, bu çevrelerin bir kısmı kişisel kazanımlar peşinde yarıştı, halkı güçlendirecek ve devrim karşıtı odaklara karşı koyabilecek sağlam ittifaklar kurmakta başarısız kaldı. Arap bölgesi, demokratik dönüşüm sürecine geç kaldı. Bu yolda Doğu Avrupa ülkeleri 1980’lerin sonlarından itibaren önemli mesafeler kat etti. Latin Amerika ülkeleri ve hatta birçok Afrika devleti benzer süreçlerden geçti. Buna karşın Arap dünyasında demokratikleşme uzun süre dirençle karşılaştı.  

Bazı Arap liderler ve otoriter yönetimlerin gölgesindeki kimi elitler, bunu bölge kültürünün henüz demokratik dönüşüme hazır olmadığı iddiasıyla açıklamaya çalıştı. Oysa gerçek şu ki, Arap halkları da diğer halklar gibi özgürlük ve onura özlem duyuyor. Bu talep hem insani fıtrattan beslenmekte hem de özgürlüğü ve insan onurunu yücelten, yolsuzluk, baskı ve köleliği reddeden dini mirasla destekleniyor.  

Ancak ister yasal ister askeri biçimde olsun, yönetimlerin uyguladığı sert baskı politikaları halkların hayallerini bastırdı, bu rejimlerle yüzleşmenin ağır bedeline dair korkuyu derinleştirdi. Arap Baharı ayaklanmalarının üzerinden 15 yıl geçmiş olması, bu hareketlerin sona erdiği anlamına gelmiyor. Nitekim bu süre zarfında hem ilk hem de ikinci dalga ülkelerinde farklı ölçeklerde yeni hareketlilikler yaşandı.   

En ağır bedellerin ödendiği ve en sert çatışmalara sahne olan Suriye devriminin nihayetinde başarıya ulaşması da bunun göstergesi oldu. Tepkilerin siyasi, ekonomik ve güvenlik kaynaklı nedenleri varlığını sürdürdükçe, biriken öfkenin hangi biçimde ve ne zaman patlak vereceğini kimse tahmin edemez. Arap Baharı, bölge halklarına uzun bir mahrumiyet döneminin ardından özgürlüğü pratikte deneyimleme fırsatı sundu.   

Daha da önemlisi, irade ortaya konulduğunda değişimin mümkün olduğuna dair farklı bir bilinç kazandırdı. Tunuslu şairin dizelerinde ifade ettiği gibi:  

“Bir gün halk yaşamı isterse, kader mutlaka karşılık verir… Gece mutlaka aydınlanır ve zincir mutlaka kırılır.”  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.