Arabuluculuk, Bölgesel Liderlik İçin Araç Haline Dönüşüyor
25.03.2026 - 17:00 | Son Güncellenme: 25.03.2026 - 17:07
İran’a karşı yürütülen savaş, arabuluculuğun yalnızca maliyetten kaçınmaya yönelik bir manevra olmadığını, aksine Türkiye gibi bir devletin elinde, bölgesel düzeyde liderlik konumu elde etmeye yönelik bir araca dönüşebileceğini ortaya koydu.
Daha önce Rusya–Ukrayna savaşı gibi birçok konuda arabuluculuk rolleri üstlenen Ankara, bu savaşa da benzer bir yaklaşımla dahil oldu.
Doğrudan askeri müdahaleyi reddeden Ankara, Washington ile Tahran arasında, ayrıca İran ile Körfez ülkeleri arasında arabuluculuk önerisini defalarca gündeme getirerek, bunu çıkarlarını korumanın ve rolünü pekiştirmenin en etkili yolu olarak sundu.
Gözden Kaçmasın
Türkiye, benzer krizlerde varlık göstermemenin bedeline ilişkin acı bir deneyime sahip bulunuyor.
2003’te Irak’ın işgali ve sonrasındaki gelişmelerden uzak durması, Türk hafızasında “bölgesel angajmandan kaçınmanın bedelinin ödendiği” yönünde bir iz bıraktı.
O tarihten bu yana, Ankara’daki karar alıcılar açısından, krizlerin yönetiminde yer almama bedelinin, zaman zaman kontrollü angajmanın bedelini aşabileceği ortaya çıktı.
Bu nedenle Türkiye bugün üçüncü bir seçeneğe yöneliyor: yani ne izolasyon ne de saf tutma, aksine doğrudan savaşın yükünü üstlenmeden “savaşın ertesi gününün” şekillendirilmesine katılan etkin arabulucu konumu.
Arabuluculuk: “Arasında ve üstünde durmak” arasında
Arabuluculuk genellikle, çatışan taraflar arasında duran ve onlara karşı herhangi bir avantaj elde etmeden bakış açılarını birbirine yaklaştıran tarafsız bir rol olarak görülür. Bu, kişisel anlaşmazlıklarda veya sınırlı, yerel nitelikteki çatışmalarda doğru olabilir.
Ancak, uluslararası ve bölgesel çatışmalarda arabuluculuk genellikle tarafların üstünde bir konuma dönüşür. Arabulucu gündemi yönetir, tempoyu belirler, meşruiyeti ve sorumluluğu dağıtır ve kritik noktalarda vazgeçilmez bir otorite haline gelir.
Büyük güçler söz konusu olduğunda, bu durum baskın bir arabulucu rolünü üstlenir. Örneğin, ABD Ukrayna’da veya Gazze çatışmasında bazen taraflar üzerinde müzakereci bir vesayet rolüne daha yakın bir rol oynar.
Türkiye gibi bir güç için, taraflarından birinin büyük güç olduğu çatışmalarda bu düzeye ulaşmak daha zor görünüyor.
Ancak ana sahne, Orta Doğu’nun bölgesel sistemi olduğu durumlarda tablo değişiyor. Zira burada yerleşik bir büyük güçten ziyade orta ve küçük güçlerin karışımı söz konusu.
Bu bağlamda Ankara’nın arabuluculuğu daha etkili hale geliyor. Çünkü ekonomik, askeri ve diplomatik açıdan çoğu komşusuna kıyasla üstünlük sağladığı bir alanda hareket ediyor.
Önemli olan nokta, Ankara’nın Trump’ın sert arabuluculuğunu tekrarlamak değil, yoğun iletişim yönetimi, bir platform sağlama, arka kanallar kurma ve her turda etki alanını genişletme gibi kademeli ve aşamalı bir yaklaşım benimsemek istemesidir.
Zamanla, bu arabuluculukların yoğunluğu bir güç kaynağı haline gelir, çünkü bölgesel ve uluslararası başkentlerin Türkiye’yi herhangi bir çözümde vazgeçilmez bir ortak olarak görmesine yol açar.
İran savaşında arabuluculuk: Yeni bir konumlanma
İran’a yönelik savaşta bu yaklaşım açık biçimde ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ilk günden itibaren ABD–İsrail saldırılarını komşu bir ülkenin egemenliğine açık bir ihlal ve uluslararası hukukun çiğnenmesi olarak nitelendirdi.
Aynı zamanda İran’ın Körfez ülkelerine yönelik füze ve İHA saldırılarını kabul edilemez olarak tanımlayarak, bölgenin bir ateş çemberine sürüklenmesi konusunda uyarıda bulundu.
Bu çift yönlü tutum, söylemsel bir tercih değil, Washington ve Tel Aviv ile birlikte İran’a karşı askeri saf tutmadan kaçınmaya dayalı bir çerçeveye dayanıyor.
Zira böyle bir ittifak, rejim değişikliğini desteklemek ve Türkiye’nin kendi için ihtiyaç duyduğu egemenlik ilkesini baltalamak anlamına gelir.
Bu duruşla aynı zamanda, İran’ın Körfez’deki füze saldırılarına da koşulsuz bir meşruiyet sağlanmıyor. Çünkü Arap ülkelerinin hedef alınması ve enerji güvenliğinin tehdit edilmesi, Türkiye’nin ekonomik çıkarlarını ve deniz güvenliğini doğrudan etkiliyor.
Sahada ise bu tutumlar aktif diplomasiyle desteklendi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara’nın İran’daki savaşı sona erdirmek ve müzakerelere dönmek amacıyla tüm taraflarla temas halinde olduğunu açıkladı.
Fidan, İran, Körfez ülkeleri, ABD ve Avrupa ile süren diyaloğa işaret ederek, paralel bir rol üstlenen Umman ile koordinasyona vurgu yaptı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmalarında Türkiye’nin bu savaşta “hiçbir tarafın yanında yer almadığını” vurgulamayı sürdürdü.
Aynı zamanda -Ankara'nın değerlendirmesine göre- daha güvenli bir Orta Doğu’ya değil, ayrılıkçı senaryolara (özellikle Kürtlere yönelik) ve sınırlarında doğrudan güvenlik kaosuna yol açacağı için İran’ın ve çevresinin istikrarını birlikte korumaya çalıştıklarını belirtti.
Arabuluculuk mücadelesi
Burada dikkat çeken nokta, Türkiye’nin arabulucu rolüne yönelik çekincenin esas olarak büyük güçlerden değil, bazı bölgesel aktörlerden gelmesidir.
ABD, bu rol kendisinin kırmızı çizgilerini aşmadığı ve İran’a istenmeyen stratejik kazanımlar sağlamadığı sürece Ankara’nın Tahran ya da Körfez ile mesaj trafiğinde bir kanal işlevi görmesine karşı çıkmıyor.
Buna karşılık hem Arap hem de İranlı bölgesel güçler, Ankara’nın herhangi bir anlaşma için zorunlu platform haline gelmesinden ve böylece Washington ve Avrupa’nın gözünde konumunu yükseltmesinden endişe duyuyor.
Öte yandan bu durum yeni değil. Mevcut savaştan önce Türkiye, Washington ile Tahran arasında İstanbul’da doğrudan bir görüşme organize etmeye çalıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan, Tahran bu sürecin bir kısmını Maskat ve Cenevre gibi daha "tarafsız" olarak gördüğü diğer başkentlere devretmeyi tercih etmeden önce çok yönlü arabuluculuk senaryoları üzerinde girişimlerde bulundu.
Bugün ise Körfez’in İran’a yönelik füze saldırıları sonrası duyduğu öfke ile birlikte Türkiye, hem İran ile bu başkentler arasında hem de İran ile Batı arasında arabuluculuk için kendisini daha elverişli bir konumda görüyor.
Bu durum, İran füzelerinin Türkiye üzerinde düşürüldüğüne dair tartışmaların yaşandığı bir ortamda dahi, Ankara’nın neredeyse tüm taraflarla açık ilişkiler ağına sahip olmasından kaynaklanıyor.
Bölgedeki diğer orta ölçekli güçler açısından bakıldığında, Türkiye’nin rolünün en kritik boyutu arabuluculuğun ima ettiği “liderlik meşruiyeti”dir.
Türkiye, Suriye, Ukrayna ve şimdi de İran ve Körfez’deki çözümlerde kilit aktör haline gelirse, bu, özellikle arabuluculuğa yakın çevresinde artan bir askeri ve ekonomik varlık eşlik ederse, kademeli olarak vazgeçilmez bir ağırlık merkezine dönüşmesi anlamına gelir.
Olası ABD çekilmesinin ardından
Eğer stratejik bir kararla ya da yıpratma baskısı altında ABD’nin Ortadoğu’dan daha geniş çaplı şekilde çekilmesini ele alırsak, denklem daha da hassas hale gelir.
Büyük güç boşluklarının oluştuğu anlarda, arabuluculuk rollerinden deneyim kazanmış ve birden fazla başkentle operasyonel güven ağları kurmuş aktörler, bölgesel liderlik pozisyonunu üstlenmeye – ya da en azından bölgedeki “orta güçler kulübünü” yönetmeye – en yakın adaylar haline gelir.
Geçmişte bölge dışından küçük ülkeler büyük arabuluculuk rolleri üstlendi.
Kanada Süveyş Krizi’nde, Norveç Oslo sürecinde, Brezilya ise (Türkiye ile birlikte) 2010’da İran nükleer dosyasının bazı aşamalarında rol oynadı.
Bugün ise Türkiye’nin askeri ve ekonomik kapasitesinin yükselmesi, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz gibi dosyalarda doğrudan bir aktöre dönüşmesi ve Gazze ile İran krizleriyle birlikte, arabuluculuk artık yalnızca ahlaki ya da teknik bir işlev değil, Türkiye’nin liderlik hedeflerinin bir parçası haline geldi.
Bu, Ankara’nın tek strateji olarak arabuluculuğa yöneldiği anlamına gelmez, zira sahada askeri varlığı, çevresinde üsleri ve büyüyen bir savunma sanayi politikası bulunuyor.
Ancak arabuluculuk, sert gücün tek başına sağlayamayacağı şeyi ona kazandırır, yani daha geniş bölgesel kabul, toplumların ve kamuoyunun gözünde meşruiyet ve Batı başkentleriyle sorunun değil, çözümün bir parçası olarak doğrudan iletişim.
Sonuç olarak, İran savaşında arabuluculuk Türkiye için yalnızca ahlaki bir tercih değil, daha geniş bir denklemin parçası olarak öne çıkıyor.
Bu yaklaşım, Ankara’yı sonucu belirsiz açık bir savaşa askeri olarak dahil olmanın bedelinden uzak tutarken, önemli bir komşunun çökmesini ya da kaos ve parçalanma alanına dönüşmesini de engellemeyi hedefliyor.
Nihayetinde bu tablo, bölgenin krizlerden çıkış yolu aradığı ve tek bir tarafın hegemonyasına teslim olmak istemediği bir dönemde, Türkiye’nin taraflar arasında durabilen ancak belirli bir üst marja sahip bir orta güç olarak konumunu pekiştiriyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.