Ara Seçimlerde Trump’ın Asıl Rakibi

Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Hürmüz ve Babülmendep’teki gelişmeler ile yükselen enerji fiyatlarının Trump yönetimi, ABD ara seçimleri ve küresel ekonomi üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
ara-secimlerde-trump-in-asil-rakibi.jpg

25.09.2026 - 16:08  |  Son Güncellenme:  25.09.2026 - 16:23

Donald Trump, dünyanın en güçlü askerî ve ekonomik merkezleri olan ABD’nin başında. 

Fakat bütün bu gücün üzerinde, hiçbir başkanın ve faninin tamamen kontrol edemeyeceği başka bir güç daha var: Ekonominin kanunları. 

Bugün Orta Doğu’da ve Ukrayna’da yaşanan gelişmeler bunun çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. 

ABD ile İran arasındaki savaş ve bunun sonucunda Hürmüz Boğazı’ndaki petrol taşımacılığının ciddi biçimde aksaması, enerji piyasasında büyük bir arz şoku meydana getirdi. Hürmüz’ün kimin kontrolünde olduğu konusunda Washington ile Tahran’ın açıklamaları birbirinden farklı olsa da sonuç bakımından daha önemli olan başka bir gerçek var: Dünyanın en önemli petrol geçiş noktalarından birindeki savaş, petrol arzını ciddi biçimde azalttı ve bu durum fiyatlara yansıdı.  

25 Eylül itibarıyla Brent petrol 105 dolar seviyesinde kalmayı başardı. Geçtiğimiz hafta 108 dolar seviyesine yaklaşmıştı. Fakat fiyatların savaş öncesi döneme düşme ihtimali son derece düşük. Üstelik asıl sorun yalnızca ham petrolün fiyatı değil. ABD'de motorin fiyatı galon başına 6 doların üzerine çıkmış durumda. Enerji ekonomistlerinin tahminlerine göre küresel motorin piyasasında yaşanan arz sıkışıklığının 2027'ye kadar sürmesi ihtimali çok yüksek. 

Burada ekonominin çok temel bir mekanizması devreye giriyor: Arz azalırsa ve talep aynı kalırsa fiyat yükselir. Bu kadar basit.  

Hürmüz: Petrolün darboğazı 

Hürmüz Boğazı sıradan bir deniz geçiş noktası değil. 

Basra Körfezi’nden çıkan petrolün dünya piyasalarına ulaşmasında kritik bir güzergâh. Bu nedenle burada yaşanan askerî çatışmalar küresel enerji piyasasının tamamını etkiliyor.  

Bir darboğaz daha: Babülmendep 

Sorun yalnızca Hürmüz değil. 

Kızıldeniz’in güneyindeki Babülmendep Boğazı da küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası. 

Husilerin bölgede güç kazanması ve Suudi Arabistan’a karşı deniz ablukası ilan etmesiyle birlikte bu güzergâhtaki gemi trafiği ciddi biçimde azaldı. Temmuz sonunda Babülmendep’ten geçen gemi sayısının bir haftalık dönemde %56 düştüğü bildirildi. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın petrol sevkiyatlarında da ciddi düşüşler görüldü. 

Fakat asıl ilginç nokta Ukrayna 

Tam burada hikâyenin çok daha ilginç bir tarafı ortaya çıkıyor. 

ABD uzun süredir Ukrayna’ya Rusya’ya karşı askerî destek sağlıyor. 

Ukrayna ise savaşın son döneminde Rusya’nın petrol rafinerilerini ve yakıt altyapısını hedef alan saldırılarını artırdı. 

Askerî açıdan bakıldığında bunun anlaşılabilir bir gerekçesi var: Rusya’nın petrol altyapısını vurmak, Rusya’nın savaşı sürdürmesini sağlayan en önemli geliri olan petrol kaynaklarına zarar verebilir.   

Rusya dünyanın önemli petrol ve rafine petrol ürünü üreticilerinden biri. 

Rusya’nın rafinerileri ve motorin üretimi vurulduğunda piyasaya ulaşan yakıt miktarı azalıyor. 

Ve piyasa yeniden aynı ekonomik kanunla karşılaşıyor: Arz azalmasına bağlı fiyat artışı.  

İşte bu noktada Trump’ın Ukrayna politikasındaki söyleminde dikkat çekici bir değişiklik ortaya çıktı. 

13 Eylül 2026’da Trump, Zelenskiy’den Rusya’nın dizel yakıt tesislerine ve rafinerilerine yönelik saldırıları durdurmasını istedi. Trump açıkça bu saldırıların küresel dizel arzında sıkıntıya neden olduğunu ve fiyatları artırdığını söylüyor. Bu oldukça dikkat çekici bir tablo. 

Çünkü birkaç yıl önce mesele öncelikle askerî bir mesele olarak görülüyordu ve var gücüyle Rusya’ya karşı her türlü silahı veren ABD, Rusya’nın savaş kapasitesini azaltmaya çalışıyordu.  

İran savaşı ve Husilerin Babülmendep’i ele geçirmesinden sonra ise başka bir soru ortaya çıkıyor: Rusya’nın petrol ve dizel arzını daha fazla vurulursa, bunun petrol fiyatlarına etkisi ne olacak? 

Ve işte ekonomi burada siyasetin karşısına çıkıyor. 

Çünkü petrol ve enerji ekonominin temel girdisidir. 

Enerji pahalandığında üretimin ve taşımacılığın maliyeti de artmaya başlar. Farklı hızlarla da olsa bu eninde sonunda ekonominin tümündeki fiyatlara az veya çok yansır.  

Trump’ın karşılaştığı ekonomik çelişki 

Buradaki çelişki aslında oldukça basit. 

Bir tarafta askerî ve jeopolitik hedefler var. 

Diğer tarafta ekonomik sonuçlar. 

ABD Başkanı Donald Trump

Ve petrol fiyatı yükseldiğinde, bu başkanı eğer bir seçim bekliyorsa, önünde zor bir sınav var demektir.  

Çünkü seçmen, yükselmiş fiyatların kendi hayatına ne yaptığını eninde sonunda görür.  

Ayrıca 2024 seçim kampanyasında Trump, “Petrol için sondaja devam” veya orjinal ifadesi ile “Drill baby drill” stratejisi ile seçmene ucuz enerji sözü vermişti; fakat ucuzlamak şöyle dursun, benzin tarihi rekorlar kırmaya devam ediyor.  

Sadece petrol de değil. Hürmüz Boğazı’ndaki çatışmadan ve Ukrayna savaşından dolayı bütün dünyanın kullandığı gübrenin akışının da ciddi biçimde kısıtlandığı biliniyor. ABD’de gıda fiyatlarının 2019 yılından bu yana %33 arttığı resmî istatistiklerde ifade ediliyor.  

Aslında Amerikan ekonomisi de burada ciddi bedeller ödüyor. Amerikan Merkez Bankası Fed’in enflasyon hedefi %2 iken, petrol ve gıda fiyatlarındaki artışlardan etkilenerek Ağustos ayında gerçekleşen enflasyon %3,4 olduğu için Fed, 16 Eylül’de %0,25 faiz artırımına gitti.  Önümüzdeki aylarda da daha da çok artırım yapabileceğinin sinyallerini verdi.  

Bu faiz artırımının Amerikan ekonomisinde büyümeyi yavaşlatması beklenir.  

Bütün bu sonuçlar Trump’ın ekonomik karnesi açısından hiç istenmeyecek sonuçlar.  

Ve ABD kendine yönelik belirgin bir güvenlik tehdidi olmayan İran’ı temelde İsraillilerin ikna etmesi sonucu vurdu. Zamanla Amerikan seçmeni de bu savaşa İsrail’in çıkarları için girildiğini daha fazla görür hâle geldi.  

Diğer bir ifade ile Trump bir arı kovanına ABD’yi soktu fakat hata yaptığını kabul edebilmekten çok uzak görünüyor. Sosyal medya paylaşımlarında petrol fiyatlarından dolayı hep başkalarını suçlamayı tercih ediyor. İran ile savaşı başlattıklarına ise hiç değinmiyor.  

Hadi 28 Şubat 2026’da başlayan İran’a saldırıların Venezuela’daki gibi hızlı bir operasyonla bitireceğini düşündüler ve yanlış hesap yaptılar. Fakat 17 Haziran’da İran’la imzalanan ateşkesi (MoU) korumayı tercih edebilirlerdi. Ama onu da bile isteye yine Amerikan tarafı deldi. 

Bugün de Trump ve ekibi, petrol fiyatlarındaki yükselişin, seçilme ihtimallerini olumsuz etkilediğini ve bütün dünya ekonomilerini olumsuz etkileyeceğini pekâlâ bilmelerine rağmen savaşı sürdürmeyi tercih ediyorlar.  

Dünya ve Türkiye ekonomisine muhtemel etkiler: OPEC krizi 2.0 

Bu nedenle enerji fiyatlarındaki yükseliş dünya ekonomisi açısından iki temel risk oluşturuyor: 

Birincisi enflasyon, ikincisi yavaşlayan ekonomik büyüme. 

Enerji pahalandığında enflasyonist baskılar artıyor. Merkez bankaları enflasyonun kalıcı hâle gelmesini önlemek için daha sıkı para politikası uygulamak zorunda kalabiliyor. 

Bu da küresel finansal koşulların sıkılaşması ve ekonomik büyümenin yavaşlaması anlamına gelir. 

Dolayısıyla dünya ekonomisi aynı anda iki sorunla karşılaşabilir: Daha yüksek enflasyon ve daha düşük büyüme. 

Buna benzer bir dönemi dünya ekonomisi 1973 petrol krizinde yaşamıştı. Arap petrol üreticileri, İsrail ile girdikleri Yom Kippur Savaşı'nın ardından üretimi kısıp petrol fiyatlarını 2,9 dolar seviyesinden 11,65 seviyesine çıkardı. Bunun sonucunda petrol ithalatçısı ülkelerde hem enflasyon hem de ekonomik durgunluk arttı; iktisat literatüründe “stagflasyon” olarak adlandırılan bu ortamla mücadele çetrefilli oldu. Bugün karşı karşıya olduğumuz benzer enerji arz şokunun etkilerini bertaraf etmek de oldukça çetrefilli olacaktır.  

ABD’nin faiz artırmasıyla bütün dünya ekonomilerinde faiz artış beklentisi artıyor. Çünkü ABD'de faizler yükseldiğinde Amerikan tahvilleri ve dolar cinsinden varlıklar daha cazip hâle geliyor. Bu durum özellikle gelişmekte olan ülkelerden ABD'ye doğru sermaye akımlarını etkiler. Bunu dengelemek için ise gelişmekte olan ülkelerin de faizleri artırarak dengelemesi gerekiyor. Bu da dünya ekonomisinin biraz daha da yavaşlaması anlamına gelir. 

Ülkemiz açısından bakınca, petrol fiyatındaki artış diğer bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye açısından da ilk olarak akaryakıt istasyonundaki fiyatın yükselmesi anlamına geliyor ve bu durum vatandaşın cebini yakıyor.  

Fakat olayların Türkiye açısından önemli başka muhtemel sonuçları da var. Çünkü Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bölümünü ithalat yoluyla karşılayan bir ekonomi. 

Petrol fiyatı yükseldiğinde Türkiye'nin dışarıya ödediği döviz miktarı yani enerji ithalat faturası artıyor. Bu durum, cari denge üzerinde baskı oluşturuyor. 

TCMB'nin analizine göre Brent petrolünde 10 dolarlık kalıcı bir artış, Türkiye'nin 12 aylık cari açığını yaklaşık 2,6 milyar dolar artırabilecek bir etki yaratıyor. Aynı analizde, petrol fiyatındaki 10 dolarlık artışın bir yıl sonraki yıllık enflasyon üzerinde doğrudan ve dolaylı etkilerle yaklaşık 1,6 puanlık artış oluşturacağı hesaplanmıştı. TCMB'nin 10 dolarlık kalıcı petrol fiyat artışı için yaptığı hesap mekanik olarak üç katına uygulanırsa, 30 dolarlık bir artış yaklaşık 7,8 milyar dolarlık cari açık ve 4,8 puanlık enflasyon etkisine işaret eder.  

Enerji fiyatlarının yükselmesi dış ticaret dengesini bozduğunda döviz piyasası üzerinde de baskı oluşturur. Kurun yükselmesi ise ithal edilen enerji ve diğer ara malların TL cinsinden maliyetini daha da artırabilir. Çünkü Türkiye ekonomisi ithal ara mal kullanan da bir ekonomik yapıya sahip.  

Eylül ortasında Fed’in faizleri artırması ve daha da artırabileceğinin sinyallerini vermesi, kabaca Türkiye için dış finansman maliyetlerinde artış demek oluyor. 

IMF de Türkiye'nin küresel faizlerdeki yükselişlere ve yatırımcı duyarlılığındaki değişimlere karşı hassas olduğunu vurguluyor. Özellikle ekonominin döviz cinsinden yükümlülükleri nedeniyle küresel finansal koşullardaki sıkılaşma Türkiye açısından önemli zorluklar oluşturuyor. 

Hürmüz, Babülmendep ve Ukrayna’da savaşın sürmesinin Türkiye açısından hiç de parlak ekonomik sonuçlar üretmeyeceği net. 

Velhasıl, savaşlar duruna kadar kimseye gün yüzü yok. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.