Amerikan Siyasetini Kim Etkileyebilir?

Yazar Ahmed El-Cendi, Abdul El-Sayed’ın Michigan’daki seçim zaferi üzerinden ABD siyasetinde İsrail yanlısı lobi gruplarının etkisini, AIPAC’ın siyasi nüfuzunu ve Amerikan kamuoyunda İsrail’e yönelik değişen yaklaşımı Fokus+ için kaleme aldı.
odak-amerikan-siyasetini-kim-etkileyebilir-ahmed-el-cendi.jpg

17.08.2026 - 10:27  |  Son Güncellenme:  17.08.2026 - 14:47

Bu soru, Michigan eyaletinden ABD Senatosu’na aday olmak için düzenlenen Demokrat Parti ön seçimlerinde Mısır kökenli Amerikalı doktor Abdurrahman El-Sayed’in, bilinen adıyla Abdul El-Sayed’ın elde ettiği zaferin ardından daha fazla önem kazandı.

El-Sayed’in zaferinden önce ve sonra yürütülen medya kampanyasında, kendisinin ABD yönetiminin bazı kollarını terör örgütü olarak sınıflandırdığı Müslüman Kardeşler’le bağlantılı çevrelerle ilişkilendirilmeye çalışılması dikkat çekti. 

Bu kampanyanın ilk amacı, Demokrat Parti adaylığını kazanma şansını azaltmaktı. Ancak ABD’deki Siyonist lobi gruplarının, özellikle de Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) güçlü desteğini alan rakibi Haley Stevens’ın kampanyası bunda başarılı olamadı. Bundan sonraki hedef ise El-Sayed’ın gelecek kasım ayının ilk salı günü yapılacak seçimlerde Cumhuriyetçi rakibine karşı kazanmasını engellemek olacak.

Abdul El-Sayed’ın maruz kaldığı medya kampanyası, Amerikan siyasetini etkilemesine izin verilen nüfuzun niteliğine ve ABD’deki siyasi ve medya elitlerinin bu nüfuzu değerlendirirken hangi ölçütleri kullandığına ilişkin önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Bu soru, özellikle kampanyanın ABD’nin İsrail’e açık uçlu desteğine karşı çıkan, Washington’ın İsrail’e yönelik saldırı ve savunma amaçlı yardımlarının durdurulmasını isteyen, Gazze’deki İsrail savaş suçlarını reddeden ve yaşananları soykırım olarak nitelendiren bir adayı hedef alması nedeniyle daha da önem kazanıyor.

Abdul El-Sayed

Başka bir ifadeyle, Abdul El-Sayed etrafında yaşanan siyasi mücadele esas olarak onun İsrail’e yönelik tutumundan kaynaklanıyor. Bu nedenle hem parti içindeki ön seçimlerin hem de kasım ayında yapılacak Senato seçiminin İsrail yanlısı Siyonist lobinin nüfuzu açısından büyük bir sınav olarak görülmesi doğaldı. Aynı şekilde El-Sayed’ın Demokrat Parti adaylığını kazanmasının, Siyonist lobi grupları ve onların devasa mali harcama mekanizması açısından ağır bir yenilgi olarak değerlendirilmesi de mantıklıydı.

Ortadaki çelişki yalnızca rakibi Stevens’ın, Siyonist lobilerden onlarca milyon dolarlık desteğin yanı sıra geniş bir medya desteği almasına rağmen seçimi kaybetmesiyle sınırlı değil. Bunun ötesinde, Abdul El-Sayed ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerini soykırım olarak nitelendiren diğer isimlerin başarısını, Müslüman Kardeşler’in ABD’deki nüfuzunun yükselişi olarak göstermeye çalışan yeni bir kampanya da başlatıldı.

Bu çerçevede, Abdul El-Sayed’ın zaferinin hemen ertesi günü ABD Senatosu’ndaki alt komitelerden birinin ülkedeki Müslüman Kardeşler ağının nüfuzuyla mücadele konulu özel bir oturum düzenlemesi şaşırtıcı olmadı. Oturumda El-Sayed’ın kendisi de tartışılan başlıklardan biri hâline getirildi ve seçim zaferi, söz konusu ağlarla bağlantısının kanıtı gibi sunuldu.

Bu durum, Amerikan siyaseti üzerindeki dış etki meselesine yaklaşımda açık bir çelişki doğuruyor. İsrail ve ona bağlı ya da onunla ilişkili Siyonist lobi grupları söz konusu olduğunda bu tür bir etki kabul edilebilir görülürken, Siyonist anlatıya karşı çıkan siyasi isimlerin yükselişi söz konusu olduğunda aynı durum reddediliyor ve bu kişilere İslami nüfuzla bağlantılı olma suçlamaları yöneltiliyor.

AIPAC’ın Amerikan siyasetindeki etkisi

ABD hukuku, Siyonist lobi gruplarını yasal Amerikan kuruluşları olarak değerlendiriyor. Ancak bu hukuki tanımlama, söz konusu grupların siyasi projelerinin niteliği hakkında yeterli bilgi vermiyor. AIPAC örneğine bakıldığında iki temel nokta öne çıkıyor.

Birincisi, ABD’deki Siyonist lobi gruplarının bugün sahip olduğu nüfuzu, Washington’daki Amerikan-İsrail ilişkilerinin uzun yıllara yayılan kurumsallaşma sürecini dikkate almadan anlamak mümkün değil. 

AIPAC’ın kurulması ve siyasi ağlarının genişlemesinden bu yana İsrail’le ilişkiler, Amerikan iç siyasetinden ayrı bir dış politika meselesi olmaktan çıktı. Zamanla Kongre üyelerinin, başkan adaylarının, ön seçimlerde yarışan isimlerin ve eyalet valiliği seçimlerine katılan adayların siyasi hesaplarının bir parçası hâline geldi.

Bu nedenle AIPAC’ın gücü yalnızca harcadığı paranın büyüklüğünden kaynaklanmıyor. Örgütün etkisi, bir adayın İsrail konusundaki tutumunu seçim hesaplarının temel unsurlarından biri, hatta birçok durumda en önemlisi hâline getirebilmesinde de görülüyor. Böylece Amerikalı bir adaya yöneltilen sorular, doğal olarak kendi toplumuna ve eyaletindeki seçmenlere ne sunabileceğiyle sınırlı kalmıyor; bunun yerine adaydan İsrail için ne yapacağı da soruluyor.

İkinci nokta ise AIPAC’ın İsrail’le ilgili misyonunu gizlememesi. Kuruluş, internet sitesinde açıkça görevinin ABD hükûmetini İsrail’le güçlü ve kalıcı bir ilişki kuracak politikaları benimsemeye ikna etmek olduğunu belirtiyor. Ayrıca Kongre’nin İsrail yanlısı kalması için siyasi mücadeleye öncülük ettiğini ve İsrail yanlısı adayların seçimleri kazanmasını desteklediğini ilan ediyor. Bunun yanı sıra Kongre’ye İsrail’e her yıl Amerikan güvenlik yardımı sağlanmasını onaylaması için baskı yaptığını da ifade ediyor.

Dolayısıyla AIPAC, İsrail yanlısı adaylara destek sağlıyor ve hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Parti’de İsrail’i eleştiren adayların yenilmesi için çalışıyor. Dahası kuruluş, Temsilciler Meclisi ve Senato’da desteklediği üyelerin sayısını, desteklediği adaylardan kaçının seçimleri kazandığını ve bu adayların ya da seçimleri kazanan üyelerin kampanyalarına ne kadar para harcadığını resmî internet sitesinden açıkça duyuruyor. Aynı zamanda İsrail politikalarını eleştirip seçimleri kaybeden isimleri de sayfalarında öne çıkarıyor.

AIPAC

AIPAC ve diğer Siyonist lobi gruplarının bu kadar açık biçimde yürüttüğü faaliyetler, onları yalnızca Amerikan kuruluşları olmaktan çıkarıp İsrail’in Amerikan siyasetine müdahalesinin araçlarına dönüştürüyor ve İsrail çıkarlarını savunan daha geniş bir yapının parçası hâline getiriyor. Buna rağmen birbirini izleyen ABD yönetimleri, yasa koyucular ve Amerikan medyasının büyük bölümü bütün bunları görmezden geliyor ve bu kuruluşları yalnızca Amerikan yasalarına uygun faaliyet gösteren örgütler olarak tanımlamakla yetiniyor.

Nüfuz tartışmasında çifte standart

Nüfuz ve etki gibi kavramların Amerikan siyasetinde kullanımı seçici bir nitelik taşıyor ve sabit ölçütlere dayanmıyor. Bunun tam tersi bir yaklaşım, Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi’ne (CAIR) yönelik tutumda açık biçimde görülüyor. CAIR, sivil haklara ve Amerikalı Müslümanların haklarının savunulmasına odaklanan yasal bir kuruluş. Buna rağmen örgüte karşı geniş çaplı kampanyalar ve medya üzerinden karalama faaliyetleri yürütülüyor. Hatta Kasım 2025’te Teksas’ın yaptığı gibi bazı eyaletlerde “terör örgütü” olarak sınıflandırıldığı da görülüyor.

Bir sonraki aşamada ise CAIR, İsrail karşıtı adaylarla ilişkilendirilerek bu kişilerin Amerikan siyasetinde etkili konumlara gelmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Böylece siyasetçiler üzerinde etki kurma hakkının yalnızca Siyonist lobi gruplarına ait olduğu izlenimi oluşturuluyor.

Bu konudaki çifte standart yalnızca nüfuzun büyüklüğü ve kaynaklarıyla sınırlı değil. Aynı zamanda bu nüfuzu tanımlamak için kullanılan dilde de kendisini gösteriyor. Söz konusu dil, Siyonist tutum lehine açık bir medya yanlılığı taşıyor.

Nitekim Amerikan medyası, İsrail karşıtı adaylarla İslami eğilimler arasında bağlantı kuran suçlamalar söz konusu olduğunda, tamamen yasal faaliyet yürüten kuruluşlar için bile “ağlar”, “sızma”, “nüfuz etme”, “örgütsel infiltrasyon”, “İslami nüfuz” ve “Amerikan değerlerine yönelik tehdit” gibi ifadeler kullanmaya özen gösteriyor.

Buna karşılık İsrail yanlısı ağlar söz konusu olduğunda lobi ve baskı grubu gibi kavramlar tercih ediliyor. Bu ifadeler ise Amerikan siyasetinde doğal ve meşru faaliyetleri çağrıştırıyor.

Elbette sorun, kullanılan kavramların kendisinde değil. Asıl soru, karar alıcıları etkilemek gibi aynı olguyu tanımlamak için neden farklı bir dil kullanıldığı. Üstelik söz konusu etkinin gerçek niteliği, düzeyi ve arkasında duran aktörler birbirinden farklı olsa bile temel mesele değişmiyor. Çünkü burada dil yalnızca gerçeği tarif etmiyor; aynı zamanda belirli bir nüfuz biçiminin meşru bir demokratik faaliyet mi, yoksa siyasi güvenliğe yönelik bir tehdit mi olarak görüleceğini belirlemeye de katkıda bulunuyor.

İsrail’in ABD kamuoyuna doğrudan müdahalesi

İsrail’in Amerikan kamuoyunun şekillendirilmesine yönelik doğrudan faaliyetleri, tartışmanın bir başka önemli boyutunu oluşturuyor. Wall Street Journal, geçen temmuz ayında İsrail hükûmeti tarafından finanse edilen 50 milyon dolarlık bir ABD nüfuz kampanyasını ortaya çıkardı. Kampanyada İsrail’in Amerikan kamuoyundaki imajını iyileştirmek amacıyla sosyal medya fenomenlerinin, medya kuruluşlarının, dijital ağların ve yapay zekâyla üretilen mesajların kullanıldığı belirtildi.

Bu durum, İsrail’in ABD iç siyasetini ve kamuoyunu etkilemeye yönelik faaliyetlerinin artık yalnızca Amerikan yasalarının yasal kabul ettiği lobi gruplarına dayanmadığını gösteriyor. İsrail’in faaliyetleri bunun da ötesine geçerek doğrudan İsrail hükûmeti tarafından finanse edilen bir nüfuz faaliyetine dönüşmüş durumda.

Amerikan kamuoyunda İsrail’e bakış değişiyor

İsrail’in seçimlere müdahalesi, Amerikan karar alma süreçlerini etkilemesi ve benzeri konulara ilişkin soruların artık geçmişte olmadığı kadar yoğun biçimde gündeme gelmesi dikkat çekici ve aynı zamanda umut verici bir gelişme olarak öne çıkıyor. Özellikle gençler arasında bu sorular giderek daha yaygın hâle geliyor. Bu durum, Amerikan kamuoyunun İsrail’e yönelik tutumunda önemli bir değişimin yaşandığını gösteriyor.

Bu değişimin arkasında çok sayıda neden bulunuyor. Bunların başında İsrail’in Gazze’de işlediği savaş suçları ve soykırım gelirken, Amerikalıların İsrail’e verilen açık uçlu Amerikan desteğinin kendi ekonomik koşullarına olumsuz yansıdığı yönündeki düşünceleri de etkili oluyor. Bunun yanında başka faktörler de bu değişimi besliyor.

Nitekim ABD merkezli Pew Araştırma Merkezi, geçen nisan ayında gerçekleştirdiği bir kamuoyu araştırmasında Amerikalıların İsrail’e ve İsrail Başbakanı’na yönelik bakışının, özellikle gençler arasında daha olumsuz hâle geldiğini ortaya koydu.

Bu da Michigan’da yaşananların tek başına, geçici bir gelişme olmayabileceği anlamına geliyor. Aksine yaşananlar, İsrail’e desteğin ve onun işlediği suçlara verilen siyasi desteğin sürmesini isteyenlerle, İsrail’i artık Amerikalı vatandaşların refahı üzerinde bir yük olarak gören ya da meseleye ahlaki açıdan yaklaşıp yalnızca soykırımı gören kesimler arasında daha geniş bir mücadelenin parçası olabilir.

Zohran Mamdani

Açık olan şu ki bu ikinci eğilim sürekli olarak yeni bir toplumsal zemin kazanıyor. Bunun daha önceki örneklerinden biri, New York’ta İsrail’i destekleyen büyük Yahudi iş insanlarının varlığına ve kentteki Yahudi nüfusun toplam nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturmasına rağmen Zohran Mamdani’nin seçim zaferi oldu. Bununla birlikte söz konusu oran, kentteki Yahudi nüfusun tamamının İsrail’i destekleyen ortak bir siyasi tutuma sahip olduğu anlamına gelmiyor. Aynı şekilde bu kesim içinde İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı çıkanların bulunduğu gerçeğini de ortadan kaldırmıyor.

Daha dün Mamdani’nin, bugün ise Abdul El-Sayed’ın elde ettiği bu zaferler; daha önce Ilhan Omar, Rashida Tlaib, Alexandria Ocasio-Cortez ve diğer bazı isimlerin, Siyonist lobi gruplarının Amerikan siyasetine müdahalesine karşı çıkmalarına rağmen Temsilciler Meclisi’ne seçilmeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Amerikan kamuoyunun İsrail’e yönelik yaklaşımındaki değişimin boyutunu ortaya koyuyor.

Bütün bunlar, Amerikan toplumunun kayda değer bir bölümünün artık İsrail’in çıkarlarının Amerikalı vatandaşların çıkarlarının önüne geçirilmesinden memnun olmadığını, aynı şekilde İsrail’le bağlantılı lobi gruplarının Amerikan siyasetçileri üzerindeki nüfuzunu ve etkisini de eskisi kadar kabul etmediğini gösteriyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.