Amerika FETÖ’yü Neden (Hala) Koruyor?

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşananları, arka planını ve FETÖ elebaşı Gülen’in neden hala Türkiye’ye iade edilmediğini gazeteci Hakkı Öcal, Fokus+ için kaleme aldı.
Amerika FETÖ’yü Neden (Hala) Koruyor?

12.07.2024 - 15:03  |  Son Güncellenme:  14.07.2024 - 10:12

251 vatandaşın şehit, 2 bin 196 vatandaşın ise gazi olduğu 15 Temmuz darbe girişiminin bu yıl 8’inci yılı. Bir ara “at izi it izine” karıştı; bir ara da mahkemeler KHK ile ayıklanan bu iz sahiplerini tekrar görevlerine iade etti. Hala orada burada, 40 küsur gizli FETÖ hücresi ortaya çıkartılıyor. Bir tarihte “hizmet” diye adlandırılan bir basit “Nur Talebeleri” cemaatinden, liderlerinin (nüfusa yanlış kaydettirilmiş) “Fetullah” isminden yeni bir tamlamamız bile var artık; Fetullahçı Terör Örgütü. 

Ama bir şeyimiz eksik sekiz yıldır, bir sorunun cevabını hala bulamadık; ortada insanlarımızı katleden, yaralayan, sakat bırakan bir terör örgütü var ve lideri de savcılık iddianameleri, hatta mahkeme kararları ile sabit. ABD’de yeşil kart ile oturma (ve çalışma) izni bulunan bir Türk vatandaşı, Fetullah Gülen. Türkiye, ABD’den aramızdaki anlaşmalara dayanarak, bu mahkeme kararlarını ve savcılık tezkerelerini belge diye sunarak, çok “sanığı” geri getirtti, yargıladı ve içlerinden beraat edenler oldu. 

Son örnek, İstanbul'da ehliyetsiz kullandığı araçla Oğuz Murat Aci'nin ölümüne neden olan 17 yaşındaki oğlu Timur Cihantimur’u ABD’ye kaçıran Eylem Tok’un Türkiye'ye iadesine ilişkin başvurumuz oldu. ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin iade talebini destekleyerek Türk vatandaşı olan Eylem Tok’un iadesi için olumlu görüş bildirdi. Eylem Tok, muhtemelen birkaç hafta içinde “tıpış tıpış” geri gelecek. Timur Cihantimur, ABD yurttaşı olduğu için muhtemelen ABD’de yargılanacak ve Türkiye’de alacağı birkaç yıl ceza yerine belki de 30 yıl hapsedilecek. (İlahi adalet diye bir şey hala var ve hep olacak!)

FETÖ örgütü lideri ve suç ortakları ABD vatandaşı değil. Haklarındaki iddia da (ne kadar ağır olsa da) bir trafik kazasında ölüme sebebiyet vermekten çok çok daha ağır; 251 kişiyi öldüren bir darbe girişimine liderlik yapmak. Peki, biz sekiz yıldır bu talebimize neden cevap alamıyoruz. 

ABD hukukuna göre, anlaşmalara göre yasal iade talebi ABD Dışişleri Bakanlığı’na ulaşınca, bakanlık bunu bir yerel mahkemeye sunuyor ve mahkeme, bir taraftan idari makamlardan görüş istiyor, bir taraftan da kendi hukuki incelemesini yapıyor. Dikkat edilecek nokta, Türkiye’nin defalarca tekrar ettiği iade talebi, ABD Dışişlerinden hala bir mahkemeye sunulmadı; ellerinde bekletiliyor.

ABD neden Gülen’i iade etmedi?

Neden sekiz yıldır ABD, Fetullah Gülen’i iade etmedi veya neden iade talebine cevap vermiyor? Bence bu sorunun cevabı, 15 Temmuz’da akşam saatlerinde başlatılan darbe girişiminin gerçek niteliğinde gizli. O akşam saatlerinde “büyük komplo” ve onun aleti olan “kült” örgütün girişimi doruğuna ulaştı ve yüzüstü çöktü. 

 

O gecenin şoku ve şehit olan birkaç kardeşimin elemiyle ilk iki gün bir şey söyleyemedim, yazamadım. Darbe girişiminin üçüncü gecesi, “bunun darbe olmadığını, kalkışmanın bir hükûmet darbesi yaparak, yönetime el koyma amacıyla yapılmadığını” önü sürdüm. Hareket Ordusu (31 Mart 1909) kalkışması hariç, bu topraklarda yapılmış darbelerin ve müdahalelerin hepsini yaşamış bir kişi olarak, darbenin ertesinde, yani hükumeti devirip ülkeyi yönetme sorumluluğunu alacak olan Silahlı Kuvvetlerin, işe Cumhurbaşkanı’nı öldürmeye teşebbüs ile başlaması, TBMM’yi bombalayarak devam etmesi, köprülerde, kavşaklarda, kışla kapılarında, belediye ve polis karakolu önünde halkı makinalı tüfekle taraması, işin “doğasına” aykırı görüyordum. Ertesi gün Türkiye’yi yönetmek istiyorsanız, Polis Özel Harekât karargahını neden yerle bir edip, bu gücün yönetim kadrosunu ortadan kaldırmak isteyesiniz ki? 

Amaç NATO’nun 5. maddesini uygulamak mıydı?

Bu tür bir rasyonalizasyonun mantıksal uzantısı, 15 Temmuz’daki olayların amacının ülkeyi bir kaosa sürükleyerek, meşru ama çaresiz yönetim kadrosu olduğunu öne süren bir heyetin, yönetim bunalımı olduğunu beyanla NATO antlaşmasının 5’inci maddesine dayanarak, savunma müttefiklerimizi Türkiye’ye “yardıma çağırma” çabası olduğu idi. 1960’larda Yunanistan’da, komünist siyasetçilerin terör yoluyla iktidarı ele geçirmesi halinde, sürgünde kurulacak hükûmetin NATO’yu yardıma çağırıp çağıramayacakları tartışılmış ve birçok ittifak hukukçusu bunun mümkün olduğunu ifade etmişti. 

Yani “darbe” girişimini yapan grup, darbeden daha büyük bir girişimin parçası idi. Bu kişiler yargılanacak olursa, ne ölçüde ağızlarını sıkı tutacaklardı? Tutabilirlerdi. Evet, Türkiye uluslararası anlaşmalarla sanıklara işkence ile sorgu yapmayan ülkeler arasında yerini almıştı ama ABD’nin (eski bir genelkurmay başkanımızın itirafı ile) aldığımız nefesi bile bildiğini dikkate alırsak, ABD ne Fetullah Gülen’i ne de örgütünün elebaşlarını Türkiye’nin anlaşmalardaki imzasına güvenerek gönderemezdi. Hele ölmeye bir nefesi kalmış, hasta, ihtiyar ve ne kadar güvenilir olduğu sınanmamış bir kişinin, işkence olmasa bile mevcut, akılalmaz psikolojik sorgu yöntemleri karşısında çözülüp çözülmeyeceği bilinemezdi. 

Bu kişi “çözülürse” hangi sırların yumağının da çözüleceği ve böylece sadece Fetullah Gülen hareketinin değil, onun gibi en az 10 ayrı ülkede yüzlerce hareket marifetiyle “ılımlı İslam modeli” uygulamakla görevli ABD düzeneğinin de ortaya döküleceği, ABD’ye malumdur. 

 

“Dinler arası diyalog” gibi bir çok aydın kişiyi cezbeden faaliyetlerden tutun, “Kur’an’ın çağdaş yorumu” gibi aklı başında hemen herkese olumlu görünen girişimlere kadar, Türkiye’den Endonezya’ya, Katar’dan Pakistan’a kadar 3 milyarlık Müslüman coğrafyasında, El Kaide’lere, Daeş’lere, Talibanlara yol açan “aşırı İslam” modellerine karşı, “ılımlı İslam” kisvesi altında, bu hareketleri CIA’nın, FBI’ın, NATO’nun kontrolü altına alma çabalarının henüz ortaya çıkmamış o kadar yüzü, sayfası, örgütü ve ekibi var ki… Bunlar, ne genel olarak, ne Türkiye özelinde “tehlikeye atılacak” şeyler değil. 

Kelleler gider, ekipler gider, partiler gider, liderler gider o ülkelerde. Türkiye’de bir “yanlışlık,” belki örgütün Fetullah Gülen’i dinlememesi, belki Fetullah Gülen’in Amerikalı amirlerini (handler) dinlememesi, her ne ise bir aksaklık (ilahi adaletin öyle çok tecelli yolları var ki) sonucu her şeyin ortaya dökülmüş olması, ABD’nin “ılımlı İslam” girişiminin tamamen ortaya çıkması anlamına gelmiyor. Bu girişimin varlığından, mesela bu yazıda olduğu gibi, birilerinin bu girişimden böyle alenen söz etmesi bile bu örgütün, bu girişimin ABD tarafından itiraf edildiği, kabul edildiği anlamına gelmiyor. 

Fetullah Gülen gelseydi ve zannedildiği gibi her şey ortaya dökülse idi o zaman bu yazıda, bunun gibi binlerce örneği olan kitap, makale ve rapor da “varsayım” veya “fikir yürütme” olmaktan kurtulur; her şey meydana çıkardı.

ABD buna izin veremezdi. Sekiz yıl değil, seksen yıl da geçse, yeni bir kaza olmadan, bu örgütün gerçek boyutlarını, dolayısıyla 15 Temmuz’un plan ve programını ayrıntıları ile bilemeyeceğiz. Ama bu tamamen karanlıkta olduğumuz anlamına gelmiyor. FETÖ içinde, ABD’nin Pensilvanya eyaletinin Saylorsburg kasabasındaki yerleşkesinde son zamanlarda meydana geldiğini sosyal medya platformlarından öğrendiğimiz iç kavga, iç hesaplaşma, ortaya birçok bilginin çıkmasını sağladı. Bu kavga büyürse ve şu anda aynı tarafta oldukları anlaşılan lider kadro arasındaki yeni ihtilaflarla baş gösterirse, ortaya çok daha kapsamlı açıklamalar çıkabilir. 

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 8 yıl geçti

15 Temmuz’un 8’inci yıl dönümü. Sevinçle yâd edilmesi gereken, darbeden iradesine sahip çıkan halkımız sayesinde kurtulmuş olmamız. 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı hatırlayanlar, Türkiye’nin bu en uzun 48 saatinde 251 şehit ve 2 bin 196 yaralının bizi ne gibi kanlı bilançolardan kurtardığını bilirler. O şehitlere ve gazilere borcumuz ödenmez. 

 

Özetle, ister “basit” bir darbe girişimi sayın, ister benim ve benim gibi ortada “büyük komplo” bulunduğunu öne sürenlerin iddialarına kulak verin, ama 15 Temmuz’da dökülen kanlar, ABD’nin de eline bulamıştır. 15 Temmuz’u, Beyaz Saray’da olağanüstü durumların izlendiği “Situation Room” veya resmi adıyla John F. Kennedy Konferans Salonu’nda takip eden ekibin başında şimdiki başkan, o zamanki başkan yardımcısı Joe Biden vardı.  

O gün ABD Dışişleri Bakanlığı’nı geçenlerde görevini bırakan bakan yardımcısı Victoria Nuland temsil ediyordu. Şimdiki Dışişleri Bakanı Tony Blinken, Biden’ın ekibinde dış danışmandı. ABD Dışişleri ve Beyaz Saray, darbe girişiminin bastırılacağı belli olduktan sonra dahi, Nuland’ın ısrarıyla demokrasiyi savunan ve darbe girişimini kınayan bir açıklama yapmadı. Kınama bildirisi ise darbecilerin başarısı için hiçbir umut kalmadıktan sonra, 16 Temmuz akşamüstü yayımlandı. Blinken aradan geçen beş yıl boyunca onlarca kere, sanıkların ve Fetulahçı Terör Örgütü üyelerinin adalete teslimi çabalarını “temizlik harekâtı” deyimiyle karalamaya çalıştıkları raporlar yayımladı. 

Trump dönemi boyunca da Dışişleri’ni elinde tutmuş olan bu ekip, Türkiye’nin ikili anlaşmaların bütün gereklerini içeren iade taleplerini, yapmaları gerektiği gibi bir mahkemeye aktarmadılar. Türkiye’nin “Suçluların Geri Verilmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Antlaşması” çerçevesindeki sunduğu belgelerin bir mahkeme tarafından incelenmesine bile engel olmalarının sebebi açık.  

Belgelerde FETÖ lideri ve üyelerinin cürümleri açık şekilde ifade ediliyor. Bu örgüt hakkındaki iddiaların bir mahkemede ortaya dökülmesi, ABD’nin FETÖ benzeri daha başka oluşumlarla, 1946’dan beri sürdürdüğü “Operation Gladio” (Gladio Harekâtı) üzerindeki gizlilik maskesinin sıyrılmasına sebep olacak. ABD’de herkes bu tür operasyonların varlığından hoşnut sanılmamalı; FETÖ belgeleri, Pandora’nın büyük kutusunun açılmasını sağlayacak.

Ne var ki Türkiye’nin yanı sıra birçok başka ülkede sürdürülen ABD’de tasarlanmış “ılımlı İslam projesi” daha fazla gizlenemez. Amerikan halkı, özellikle beyazların kritik üstünlüğü teorisinin tartışmaya açıldığı şu sırada, dünyaya FETÖ benzeri oluşumlar ihracının üstünü daha fazla örtemez.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.