Almanya’daki Siyasi Kriz Aşırı Sağı İktidara Taşır mı?
08.05.2025 - 15:45 | Son Güncellenme: 16.07.2025 - 15:13
Avrupa’nın en önemli ülkelerinin başında gelen ve uzun yıllar boyunca Avrupa Birliği’nin (AB) de lokomotif gücü olan Almanya, bir süredir giderek derinleşen siyasi krizlerle baş etmeye çalışıyor. Almanya’daki bu siyasi krizler, ilk kadın şansölye (başbakan) olarak 2005 yılından 2021 yılına kadar Almanya’yı yöneten ve bu süre içinde sadece Almanya’da değil; AB ve dünya siyasetinde de önemli bir aktör olarak yer alan Angela Merkel’in görevi bırakmasıyla gün yüzüne çıktı.
Merkel’in ardından adeta siyasi bir türbülansa giren Almanya’da, 23 Şubat 2025 tarihinde gerçekleşen erken seçimlerin ardından siyasi istikrarın yeniden sağlanacağı konusunda büyük bir ümit belirmişti. Her ne kadar seçimlerden birinci parti olarak çıkan Hristiyan Demokrat Birliği tek başına hükümet kuracak güce ulaşamasa da koalisyon hükümetleri Almanya siyasetinin yabancısı olduğu bir şey değildi.

Nitekim koalisyon görüşmeleri sonrasında Hristiyan Demokrat Birliği ile Sosyal Demokrat Parti’nin anlaşmaya varması ile hükümeti kurmak için gerekli olan 316 milletvekili sayısına fazlasıyla ulaşılmış oldu. Tablonun netleşmesinin ardından Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, seçimlerde birinci parti olan Hristiyan Demokrat Birliği’nin Genel Başkanı Friedrich Merz’i hükümeti kurmakla görevlendirdi.
Gözden Kaçmasın
Oluşturduğu koalisyon ittifakının toplamda 328 milletvekiline sahip olması sebebiyle Almanya’nın müstakbel şansölyesi olarak taltif edilen Merz, oylamanın gerçekleştiği 6 Mayıs 2025 günü büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Şansölye olabilmesi için parlamentodaki sandalye sayısının yarıdan bir fazlasının (316) oyunu almak zorunda olan Merz, oluşturduğu ittifakın 328 sandalyeye sahip olmasına rağmen sadece 310 milletvekilinin desteğini alabildi. Bu siyasi başarısızlığıyla daha şansölye olmadan Alman siyasi tarihine adını yazdıran Merz, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde birinci turda seçilemeyen ilk şansölye adayı olarak tarihe geçti.
Aynı gün içinde ikinci kez yapılan oylamanın sonucunda 325 oy alarak şansölye seçilen Merz, beklediğinden çok daha zor bir siyasi sürecin içine girmiş oldu. Parlamentodaki ilk oylamadan böyle bir sonucun çıkma ihtimalini neredeyse hiç kimse düşünmediği için Almanya’daki siyasi krizin bu yeni evresi hakkında şu an duyulan tek ses şansölye seçilmiş olsa da muhalefetin erken seçim çağrıları.
Almanya yeni bir erken seçime gidebilir mi?
Merz’in, Almanya siyasi tarihinde ilk kez karşılaşılan siyasi başarısızlığı sonrasında ilk tepki, 23 Şubat seçimlerinde ikinci parti olan ancak “aşırı sağ” olarak nitelendirildiği ve geleneksel Alman siyasi düşüncesinin dışında olduğu gerekçesiyle koalisyon görüşmelerinde kendisine söz hakkı tanınmayan Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi'nden geldi.
Parlamento içinde kendi kurduğu seçim koalisyonunu bile yönetemeyen Merz’in, Almanya şansölyesi ve Avrupa lideri olamayacağını iddia eden AfD, erken seçim çağrısında bulundu. AfD lideri Alice Weidel, Merz’in başını çektiği koalisyonun güçsüz bir temel üzerine kurulu olduğunu söyleyerek Merz’i istifaya davet etti.
AfD’ye göre parlamentoda yeni bir oylama yapmak yerine erken seçim kararı alarak yeniden sandığa gitmek parlamentonun yapısını daha da güçlendirecek ve kurulacak hükümetin de sağlam temeller üzerine oturmasını sağlayacaktı.
AfD’nin erken seçim çağrısı Merz’in ikinci oylamada şansölye seçilmeyi başarması üzerine şimdilik rafa kalkmış gözükse de kurulacak hükümetin siyasi istikrar konusunda ne derece başarı sağlayabileceği belirsizliğini koruyor.
Müstakbel şansölye Merz’in zayıf ve etkisiz bir koalisyon hükümeti ile yola devam etmek yerine yeni bir erken seçime kapı aralaması Almanya’daki siyasi krizi sonlandırmak adına ilk bakışta daha makul bir tercih olarak gözükse de hem Cumhurbaşkanı Steinmeier, hem de parlamentoda olsun olmasın neredeyse bütün partiler AfD’nin olası bir erken seçimin galibi olmasından endişe duyuyorlar.
23 Şubat seçimlerinde ikinci parti olmasına rağmen siyasi yelpazenin hiçbir yerinde kendisine yer bulamayan AfD’nin, seçimlerin ardından yapılan anketlerde birinci parti çıkması Almanya siyasetindeki bu tedirginliği daha da arttırmaktadır.
Netice itibariyle birkaç ay arayla yeniden alınacak bir erken seçim kararı, Almanya’daki siyasi krizi çözmekten ziyade, krizi derinleştirerek kalıcı hale getiren ve Almanya’yı Avrupa’nın bütününden uzaklaştıran bir sonucu beraberinde getirebilir.
Aşırı sağcı AfD’nin aşırılıkları
Almanya istihbarat servisinin (Federal Anayasa Koruma Teşkilatı) AfD’yi “kesinleşmiş aşırı sağcı” bir yapılanma olarak tanımlaması ABD ve Rusya’nın tepkisine sebep olmuştur. Hali hazırda Avrupa ile ilişkileri hiç de iyi olmayan bu iki büyük gücün AfD’ye yönelik ortaya koydukları “dostane” yaklaşım en az Almanya kadar Avrupa’yı da endişelendirmektedir.

Rusya’nın uzun zamandır pek çok Avrupa ülkesindeki seçimleri manipüle ettiği yönündeki güçlü iddialar şu ana kadar tam olarak doğrulanamasa da ABD’nin Almanya seçimlerini özellikle sosyal medya gücüyle manipüle etmesi bütün dünyanın gözü önünde açıkça gerçekleşmiştir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasında oldukça güçlü bir figür olarak karşımıza çıkan ve seçimlerin ardından da ABD Hükümet Verimliliği Bakanı göreviyle Trump’ın kabinesinde yer alan Elon Musk’ın, AfD’ye yönelik yaklaşımlarını sadece Musk’ın kişisel tercihi olarak yorumlamak elbette mümkün değildir.
Musk, satın aldığı sosyal medya platformu X aracılığıyla Almanya siyaseti hakkında birbiri ardınca açıklamalar yaparak geleneksel Avrupa siyasetinin bir tehdit olarak gördüğü ve siyasi yasak kararı da dâhil her türlü seçeneği masada tuttuğu AfD’yi Almanya’nın “biricik kurtarıcısı” olarak dünya kamuoyuna takdim etmiştir.
Başta Putin olmak üzere pek çok Rus yetkilinin de AfD’ye karşı övgü dolu sözler sarf etmesi ve buna mukabil AfD’nin de Rusya ve ABD ile sürdürdüğü ilişkilerinde herhangi bir sakınca görmemesi konuyu daha da çarpıcı hale getirmektedir. Gelinen noktada şansölye krizi çözülmüş, ancak siyasi krizi sona erdirecek güçlü bir siyasi iktidar kurulamamıştır. Ülkedeki bu siyasi istikrarsızlık AfD’yi her geçen gün daha da güçlendirmekte, AfD’nin yükselişi ise ABD ve Rusya tarafından yakından takip edilmektedir.
Sonuç
Adı konulmamış bir Rusya-ABD ittifakı karşısında Avrupa’nın yeni arayışlar içinde olduğu tarihi bir dönemde hem Moskova hem de Washington ile karşılıklı iyi niyet açıklamaları içine girmekten çekinmeyen AfD’nin Almanya’da iktidarı ele geçirmesi sadece Almanya ve Avrupa’yı değil, bütün dünyayı doğrudan ilgilendiren ve etkileyen çarpıcı bir siyasi gelişme olarak kayıtlara geçecektir.
AfD’nin olası iktidarı siyasi ve coğrafi anlamda Avrupa’nın merkezinde olan Almanya’nın Macaristan’a dönüşmesi olarak da yorumlanabilir. AB içindeki sorunlu davranışları sebebiyle bütün Avrupa’dan tepki çeken ve bunun karşılığında da hem Rusya’ya hem de Trump ABD’sine daha da yaklaşan Macaristan’ı Almanya ile mukayese etmek elbette mümkün değildir. Ancak, Macaristan gibi küçük bir ülkenin dahi Avrupa siyasetini nasıl etkilediğini düşündüğümüzde Almanya’nın benzer bir siyasi iklime girmesinin sonuçları bütün Avrupa için katlanılamaz boyutlarda olabilir.
AfD’nin en önemli karakteristik özelliklerinden birinin “Avrupa Şüpheciliği” olduğu ve hatta partinin kuruluşunda doğrudan AB’nin de hedef alındığını unutmamak gerekiyor. Almanya’daki siyasi krizin bitmesini dört gözle bekleyen Avrupa’nın, Almanya’yı yeniden AB’nin lokomotif gücü olarak görme isteği mazide kalan güzel günleri hatırlamaktan öteye geçemeyebilir.
AfD, hem arkasındaki yüksek seçmen desteği hem de Merz’in şansölye koltuğuna oturma sürecinde yaşadığı talihsizlikleri kullanarak Almanya siyasetinin en etkili aktörü olma yolunda hızla yol almaktadır.
Aslında aşırı sağın bu yükselişi Avrupa’nın kendisini İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç olmadığı kadar güvensiz hissetmesi ile doğrudan ilgilidir. Bu sebeple eğer önlem alınacak ve mevcut politikalar gözden geçirilecekse konu sadece Almanya’ya ve AfD’ye indirgenmeden Avrupa’ya bir bütün olarak bakılmalıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da tamamen sona ermesi için Hitler’in intiharının hemen ardından koşulsuz bir şekilde teslim olan Almanya, o günden bu yana teslim olduğu tarihi Zafer Günü olarak kutlamaktadır.
Aslında yenilgiyi değil, savaşın bitmesini kutlayan Avrupa’da aradan geçen 80 yılın sonunda yeni ve çok daha yıkıcı bir savaş endişesi her zamankinden daha fazla seviyeye ulaşmış durumda. Avrupa Zafer Günü’nün 80. yılını kutlamaya hazırlanırken uluslararası anket ve araştırma şirketi YouGov, beş Avrupa ülkesini (İngiltere, İspanya, İtalya, Fransa, Almanya) kapsayan anket çalışmasını kamuoyu ile paylaşarak Avrupalıların savaşa dair düşüncelerini net şekilde ortaya koydu.
Söz konusu anket çalışmasına göre katılımcıların büyük çoğunluğu 5-10 yıl gibi kısa bir süre içinde bir Dünya Savaşı’nı beklediklerini ve böyle bir savaşta ordularının kendilerini koruyacak güçten mahrum olduklarını ifade ediyor.1 Anket çalışmasının daha pek çok çarpıcı sonucu olmakla birlikte kendilerini güvende hissetmeyen Avrupalıların radikalleşme eğilimlerinin daha da artacağını ve bu yönde politikalar üreten siyasileri desteklemeye devam edeceklerini söylemiz mümkün.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.