Aile İçin En Genel Tehdit: Uzun Mesai Saatleri

Doç. Dr. Zeynep Burcu Uğur, modern yaşamın ve uzun çalışma saatlerinin aile kurumu üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
250716ZK_Web_-_Aile_%C4%B0%C3%A7in_En_Genel_Tehdit-_Uzun_Mesai_Saatleri-Zeynep_Burcu_U%C4%9Fur.jpg

16.07.2025 - 14:27  |  Son Güncellenme:  28.07.2026 - 13:03

Bugün Türkiye’de aileyi tehdit eden birçok unsurdan söz ediliyor. Bunların bazıları kamuoyunda fazlasıyla gündem oluyor. Mesela LGBT konusu, aile yapısına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak lanse ediliyor. Oysa Avrupa’dan 45 bin 993 kişinin verilerine dayanan Avrupa Sosyal Anketi sonuçları, kendini iki cinsiyetin dışında tanımlayan bireylerin oranının ankete dahil olan 28 Avrupa ülkesinde dahi %1'in bile altında olduğunu gösteriyor. Türkiye’de bu eğilime sahip bireylere ait bildiğim bir araştırma verisi yok. Türkiye’ye komşu olan Avrupa ülkelerinde bu oranlar % 0.1 civarında. Bu verilerden mantık yürüttüğümüzde LGBT mevzusunun Türkiye’nin aile yapısı için ciddi bir tehdit olduğu bence bir kuruntu.  

Bu durumda asıl büyük tehdit başka bir yerde olabilir mi? Aileyi sessizce, derinden, daha yaygın bir biçimde zedeleyen şey: Uzun mesai saatleri ve iş ve çalışma odaklı hayat anlayışı.

İş kutsal, aile ikinci planda

Ailenin hayatın devamı için ekonomik, sosyal ve psikolojik çok önemli fonksiyonları vardır. Ekonomik açıdan aile, bireyler için bir tür sosyal güvenlik ağı işlevi görür. Özellikle devletin ya da piyasaların yetersiz kaldığı dönemlerde, bireyler aileleri sayesinde ayakta kalabilir.  

Örneğin Türkiye, 2001 yılında çok ağır bir ekonomik kriz yaşadı. Bankalar battı, binlerce kişi işsiz kaldı. Ancak bu kriz, başka ülkelerde olduğu gibi toplumsal çöküşe, sokak hareketlerine ya da büyük isyanlara yol açmadı. Çünkü Türkiye'de hâlâ güçlü bir aile yapısı vardı. İşsiz kalan bir genç ailesinin yanına döndü, borca giren bir birey yakınlarının desteğiyle ayakta kaldı. Bu dayanışma, krizin toplumsal dokuyu sarsmasını büyük ölçüde engelledi.  

Sosyal açıdan da aile, bireylerin aidiyet hissettikleri, değer gördükleri ve ilk defa toplumsal roller öğrendikleri yerdir. İnsan ilk kez ailesinde “evlat”, “kardeş”, “eş” gibi rollerle kimlik kazanır. Psikolojik olarak ise aile, bireyin duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı, güven duygusunun temellendiği ilk ortamdır.  

Stresli bir günün sonunda dönülecek bir ev, dinlenecek bir omuz, paylaşılacak bir sofranın varlığı, bireyin ruh sağlığını korumasında hayati rol oynar. Tüm bu fonksiyonları yerine getirecek alternatifler olmadığı için, aile neredeyse tüm toplumlarda hem sağlam hem de değerli bir kurumdur. Şekil 1’de göründüğü gibi Türkiye’de de aile birçok insan için önemli bir değer.  

Şekil 1. Aileyi çok önemli gören bireylerin oranı

Kaynak: Dünya Değerler Anketi ve Avrupa Değerler Anketi

Fakat ülkemizde, iş sahibi olmak ve çok çalışmaya da belki de aile kadar belki de daha fazla kutsallık atfediliyor.  

OECD verilerine göre Türkiye, 15-64 yaş çalışanlar arasında haftalık çalışma saatinin 50 saat ve üzeri çalışanlarının oranının Meksika’dan sonra en yüksek olduğu ülke. 2019’da 15-64 yaş çalışanların %30’u 50 saat ve üzeri çalışırken 2024 yılı verilerine göre bu oran %25 civarına düşmüş olsa da yine her 4 çalışandan birinin çok uzun saatler çalıştığı anlamına geliyor.  

Türkiye’de çalışmak yalnızca bir ekonomik zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal olarak beklenen ve teşvik edilen bir davranıştır. Atasözlerimizde de bu bakış açıkça görülür:

“İşleyen demir ışıldar”, “Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü olmaz.”  

Bu sözler, yalnızca çalışmanın önemini değil, çalışmamanın ayıplanan bir durum olduğunu da ima eder. Tembellik ise çoğu zaman küçümsenir ve dışlanır. “Armut piş ağzıma düş”, “Hazıra dağ dayanmaz” gibi sözlerle, toplum çalışmayan bireyi eleştirir. Bu kültürel miras içinde, iş yaptığı değil, çalışıp çabalıyor olması önemsenir. Bu nedenle çalışmak, sadece geçinmenin değil, onurla yaşamanın da yolu olarak görülür. Ancak bu güçlü norm, bazen çalışmanın aşırıya kaçmasına, bireyin kendisini ve ailesini ihmal etmesine de yol açabilir. Çalışmanın yüceltilmesiyle birlikte, dinlenmenin, durmanın ya da ailenin hakkını vermenin geri planda kalması, günümüzün önemli çelişkilerinden biridir.

İş-yaşam dengesi son yıllarda konuşulmaya başlandı. Fakat bu denge de genellikle yanlış anlaşılıyor. "Yaşam" kısmı çoğu zaman sadece tatil, dinlenme ya da kişisel keyif anlamına geliyor gibi yorumlanıyor. Oysa kişinin kendini yenilemesi için de zamana, güçlü bağlar kurmak için ailesine, eşine, çocuklarına da zaman ayırmaya ihtiyaç var. Çünkü yaşam sadece çalışmak ve boş vakit eğlencesinden ibaret değil. İnsan, sevdiği insanlarla kurduğu bağlarla anlam kazanır ve birlikte zaman geçirmeyen bir ailenin bağlarının en ufak bir ters rüzgârda kopması da muhtemeldir.

Ailenin bedeli ve karşılığı

İktisada giriş derslerinde “fırsat maliyeti” diye bir kavram öğretilir. Bir şey için harcadığınız zaman ya da emeğin bir alternatif maliyeti vardır. Fazla mesai yapıyorsanız, terfi ediyor olabilirsiniz. Ama bunun bedeli çoğu zaman evde yenilemeyen bir akşam yemeği, çocuğunuzun ilk adımını görememek ya da eşinizle akşam çekirdek çitlerken kaçırdığınız bir samimi sohbet olur.

Bu, sadece tükenmiş bireyler değil, ihmal edilmiş aileler anlamına da geliyor. Uzun saatler boyunca çalışan bir anne ya da babanın çocuklarına, eşine, hatta kendisine ayıracak vakti kalmıyor.

Ne işsizlik ne aşırı mesai: Denge

Elbette yalnızca çok çalışmak değil, hiç çalışamamak da aile üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip. İşsizlik; özgüveni zedeler, kişinin kendini işe yaramaz hissetmesine yol açar. Bu da evdeki ilişkilere olumsuz yansır. Kısacası hem aşırı çalışmak hem de hiç çalışamamak aileyi tehdit eder. Gereken şey dengedir. O yüzden iş-yaşam dengesi tabiri yerine, neyi kaçırdığımızı daha iyi anlamak için iş-aile dengesi tabirini kullanmanın yerinde olduğunu düşünüyorum.  

Kısa vadeli başarı iş hayatında, uzun vadeli tatmin ailede

Peki eğer aile, hem birey hem toplum için bu kadar önemli fonksiyonlar üstleniyorsa; insanlar neden çoğu zaman iş hayatına bu kadar yoğunlaşır? Neden aile ikinci plana atılır? Bunun en temel nedenlerinden biri, geri dönüş alma sıklığıdır. İş hayatında yaptığınız bir şeyin sonucunu çok daha çabuk görürsünüz. Gönderdiğiniz bir e-postanın yanıtı gelir, tamamladığınız bir projeyle takdir alırsınız, bir performans döneminin sonunda prim ya da terfi alma ihtimaliniz vardır. Kısacası, çabanız kısa vadede görünür bir karşılık bulur.

Oysa aile böyle değildir. Ailede verdiğiniz emek çoğu zaman görünmezdir, geri bildirimi geç gelir ve bazen hiç takdir edilmez. Çocuğunuzun bir ödeviyle ilgilenmeniz hemen ertesi gün “başarı” olarak dönmez. Çocuğunuzu iyi bir birey olarak görmek için en az 15–20 yıl beklemeniz gerekebilir. Geceleri uykusuz kalırsınız, zamanınızdan, paranızdan, hatta kişisel ihtiyaçlarınızdan vazgeçersiniz — üstelik çoğu zaman sessizce.

Ama işin ironik yanı şudur: Hayatın sonunda, insanlar dönüp geriye baktıklarında pişman oldukları şeyler genellikle işte alamadıkları terfiler, kaçırdıkları fırsatlar değildir. Daha çok, çocuklarının büyüdüğünü göremedikleri anlar, eşleriyle kuramadıkları bağlar, annelerine, babalarına ayıramadıkları vakitler gelir gözlerinin önüne. Bu yüzden asıl mesele, yalnızca iş-aile dengesini kurmak değil, neye gerçekten değer verdiğimizi ne kadar erken fark ettiğimizdir. Çünkü kısa vadeli alkışlar bir gün susar, ama uzun vadeli ihmalin sessizliği yıllarca içimizde yankılanır.

Belki de artık şu soruyu sorma zamanı gelmiştir:

Gerçekten çalışmak için mi yaşıyoruz, yoksa sevdiklerimizle yaşamak için mi çalışıyoruz? 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.