Afrika Boynuzu Neden Jeopolitik Merkez?

Prof. Dr. Mehmet Özkan, Afrika Boynuzu’nun deniz jeopolitiği, enerji güvenliği ve çok kutuplu güç rekabetindeki artan stratejik önemini Fokus+ için kaleme aldı.
afrika-boynuzu-neden-jeopolitik-merkez.jpg

25.05.2026 - 12:07  |  Son Güncellenme:  26.05.2026 - 09:25

Bu hafta benim de katıldığım dar kapsamlı Kenya'nın başkenti Nairobi’de Somali ve Afrika Boynuzu üzerine gerçekleştirilen kapalı oturumlu toplantılar, yalnızca bölgesel krizleri değil; aynı zamanda yükselen yeni küresel jeopolitiğin yönünü anlamak açısından da son derece önemli tartışmalara sahne oldu. Tartışmaların ortak noktası açıktı: Afrika Boynuzu artık “çevresel” bir coğrafya değil. Bölge giderek küresel güç rekabetinin, deniz jeopolitiğinin ve çok kutuplu düzen arayışının merkezlerinden biri hâline geliyor.

Özellikle dikkat çeken hususlardan biri, Türkiye’nin bölgesel konumuna dair oluşan yeni algıydı. Ankara artık yalnızca belirli krizlere müdahil olan orta ölçekli bir aktör olarak görülmüyor. Tam tersine Türkiye; güvenlik, diplomasi, savunma sanayi, altyapı yatırımları ve siyasi arabuluculuk kapasitesiyle Ortadoğu’dan Doğu Afrika’ya, hatta Batı Afrika’ya uzanan geniş bir hatta sistem kurucu bir güç olarak değerlendiriliyor.

Bugün Somali’den Libya’ya, Sudan’dan Etiyopya’ya kadar uzanan kriz alanlarında Türkiye’nin etkisi yalnızca askeri veya teknik düzeyde değil; aynı zamanda siyasi denge üretme kapasitesi üzerinden de okunuyor. Ankara’nın son yıllarda geliştirdiği esnek güvenlik ortaklıkları, birçok gözlemci tarafından “mini-multilateralizm” olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım klasik ittifak sistemlerinden farklı olarak katı bloklaşmalar yerine ortak çıkarlar etrafında şekillenen pragmatik iş birliklerine dayanıyor.

Aslında bu durum, Batı merkezli güvenlik mimarilerine alternatif arayan Küresel Güney ülkeleri açısından ciddi bir ilgi oluşturuyor. Çünkü birçok devlet artık Soğuk Savaş sonrası dönemin hiyerarşik güvenlik modellerinin kendi ihtiyaçlarına cevap vermediğini düşünüyor. Türkiye’nin sunduğu model ise daha esnek, daha az ideolojik ve saha gerçekliklerine daha uyumlu bir yapı olarak görülüyor.

BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed El Nahyan

Buna karşılık Körfez aktörlerine yönelik algıda dikkat çekici bir kırılma yaşandığı gözlemleniyor. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgesel stratejisi konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor. Nairobi’deki tartışmalarda sıkça dile getirilen temel meselelerden biri şuydu: Abu Dabi gerçekten uzun vadeli ve tutarlı bir stratejik vizyona mı sahip, yoksa bölgesel müdahaleleri daha çok dönemsel fırsatlar ve güvenlik refleksleri üzerinden mi şekilleniyor?

Özellikle Doğu Afrika bağlamında BAE’ye yönelik yaklaşımın giderek daha eleştirel hale geldiği görülüyor. Bölgedeki birçok akademisyen, diplomat ve güvenlik uzmanı Emirliklerin politikalarını “yüksek derecede güvenlikleştirilmiş”, “çıkar odaklı” ve kimi zaman “ekstraktif” olarak tanımlıyor. Liman yatırımları, askeri erişim anlaşmaları ve ticari nüfuz girişimleri birçok çevrede sürdürülebilir kalkınmadan ziyade jeopolitik çıkar üretme mekanizmaları olarak okunuyor.

Ancak tüm bu tartışmaların merkezinde çok daha büyük bir soru yer alıyor: İran savaşı ve derinleşen Hürmüz Boğazı krizi sonrasında Körfez ülkeleri dikkatlerini yeniden kendi yakın çevrelerine mi yoğunlaştıracak? Yoksa Afrika Boynuzu’ndaki ekonomik, askeri ve stratejik varlıklarını sürdürmeye devam mı edecekler?

Bu soru yalnızca Körfez siyaseti açısından değil; küresel ticaret yolları, enerji güvenliği ve deniz ulaşımı açısından da kritik öneme sahip. Çünkü Afrika Boynuzu artık sadece Afrika’nın bir alt bölgesi değil; Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan geniş jeostratejik hattın merkezlerinden biri haline gelmiş durumda.

Belki de toplantılarda en fazla hissedilen entelektüel eksiklik ise bütüncül bir “meta-perspektifin” yokluğuydu. Günümüzde yapılan analizlerin önemli bir kısmı hâlâ parçalı ve dar uzmanlık alanlarına sıkışmış durumda. Deniz güvenliği ayrı çalışılıyor, kara temelli çatışmalar ayrı ele alınıyor. Körfez siyaseti Kızıldeniz dinamiklerinden bağımsız okunuyor. Doğu Afrika’daki istikrarsızlık ise küresel tedarik zincirleri, enerji koridorları ve yükselen çok kutuplu rekabet bağlamına yeterince yerleştirilmiyor.

Oysa günümüz dünyasında jeopolitik artık yalnızca kara sınırları üzerinden şekillenmiyor. Deniz yolları, limanlar, boğazlar, enerji hatları, lojistik merkezleri ve askeri erişim noktaları yeni güç rekabetinin temel eksenlerini oluşturuyor. Bu nedenle deniz jeopolitiği ile toprak temelli çatışmaları birbirinden bağımsız düşünmek giderek daha büyük bir analitik hata haline geliyor.

Bugün Türkiye, Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve diğer aktörlerin Kızıldeniz, Aden Körfezi, Doğu Akdeniz ve Hint Okyanusu eksenindeki pozisyonları yalnızca bölgesel güç mücadelesini değil; aynı zamanda geleceğin küresel düzeninin nasıl şekilleneceğini de belirliyor.

Afrika Boynuzu’nun önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Bölge artık yalnızca çatışmalar, insani krizler veya devlet kırılganlığı üzerinden okunamaz. Afrika Boynuzu aynı zamanda yeni ticaret koridorlarının, deniz hâkimiyeti rekabetinin, enerji güvenliği mücadelesinin ve yükselen çok kutuplu diplomasinin merkezlerinden biri haline geliyor.

Önümüzdeki dönemde küresel siyasetin yönünü anlamak isteyen herkesin gözünü yalnızca Washington’a, Pekin’e veya Brüksel’e değil; Mogadişu’ya, Cibuti’ye, Addis Ababa’ya ve Kızıldeniz hattına çevirmesi gerekecek. Çünkü yeni dünya düzeninin en kritik kırılmalarından bazıları artık tam da bu coğrafyada yaşanıyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.