ABD’nin İran Savaşında Stratejik Hesap Hatası: Enerjiyle Savaşmak

Merve Suna Özel Özcan, ABD’nin İran savaşında enerji jeopolitiği üzerinden yaptığı stratejik hesap hatalarını ve bunun küresel etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
abd-nin-iran-savasinda-stratejik-hesap-hatasi-enerjiyle-savasmak.jpg

17.03.2026 - 12:56  |  Son Güncellenme:  17.03.2026 - 13:06

Orta Doğu, tarihsel olarak yalnızca bir çatışma alanı değil aynı zamanda büyük güçlerin stratejik repertuarlarının şekillendiği en önemli coğrafyalardan biridir. Bu bölge, imparatorlukların yükselişine ve gerilemesine tanıklık etmiş, farklı dönemlerde farklı güçlerin jeopolitik müdahalelerine sahne olmuştur.  Uluslararası sistemde büyük güçlerin askeri müdahaleleri çoğu zaman yalnızca güvenlik veya ideolojik nedenlerle değil, aynı zamanda çok baslıkla okunmalı ki enerji jeopolitiği ile doğrudan bağlantılıdır. İran ile ABD arasında ortaya çıkan savaş dinamikleri de bu bağlamda değerlendirilmelidir. ABD’nin İran’a yönelik askeri hamlesi, aslında birçok açıdan son yıllarda ortaya çıkan bölgesel çatışmaların devamı niteliğindedir. Washington yönetimi bu sürecin kısa süreli ve sınırlı bir çatışma olarak kalacağını, hatta Haziran 2025 teki “12 gün savaşları” benzeri bir senaryo ile hızlı biçimde sonuçlanabileceğini öngördü. Ancak savaşın sürdürülebilirliği konusunda ortaya çıkan belirsizlikler ABD’nin stratejik hesaplarının önemli ölçüde sorgulanmasına yol açmıştır. Bu noktada tarihsel örneklere başvurmak elbette önemli. Uluslararası sistemde büyük güçlerin askeri müdahaleleri çoğu zaman geçmiş deneyimlere dayanarak planlanmakta. Ancak İran örneğinde ABD’nin karşılaştığı temel sorun, savaşın askeri boyutundan ziyade sürdürülebilirliği ve ortaya çıkardığı jeopolitik maliyetler haline geldi. 

Donald Trump seçim sürecinde ve başkanlık koltuğuna otururken Amerikan ekonomisini toparlama ve uluslararası krizleri sona erdirme söylemini güçlü biçimde dile getirmiştir. Bu söylem özellikle Amerikan iç kamuoyunda oldukça önemli bir politik vaat olarak öne çıkmıştır. Ancak gelinen noktada ABD açısından tablo oldukça karmaşık. Ortada sağlanmış bir barış olmadığı gibi Amerikan toplumunun ekonomik beklentilerinin de tam anlamıyla karşılandığını söylemek güç. Bu nedenle İran savaşı, ABD’nin küresel liderlik kapasitesi ve süper güç statüsü açısından da önemli bir sınav niteliği taşımakta. Özellikle enerji boyutu dikkate alındığında ABD’nin İran karşısında yaşadığı kırılma daha açık biçimde ortaya çıkmakta. Washington yönetimi uzun yıllardır enerji güvenliği politikalarını büyük ölçüde fiziki enerji müdahaleleri üzerinden yürütmekte. Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri Venezuela oldu. ABD yönetimi Venezuela’daki enerji kaynaklarını kontrol altına almak ve Caracas yönetimi üzerinde baskı kurmak amacıyla çeşitli siyasi ve askeri araçlara başvurmuş, bu çerçevede Delta Force gibi özel operasyon birimini bölgeye sevk etmişti. 

Bu süreç dünya enerji politikaları açısından da önemli bir kırılma yaratmış ve Latin Amerika enerji jeopolitiğinde yeni bir güç mücadelesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Benzer müdahalelerin tarihsel örnekleri özellikle Soğuk Savaş döneminde sıkça görülmektedir. ABD’nin 1989 yılında Panama’ya gerçekleştirdiği askeri müdahale bu tür operasyonların en bilinen örneklerinden biridir. Ancak İran ile Venezuela örneklerini aynı stratejik çerçeve içinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Farklı tarihsel konjonktürler, farklı siyasal kültürler ve farklı devlet gelenekleri söz konusudur. ABD’nin İran konusunda yaptığı en önemli hesap hatalarından biri de tam olarak bu noktada ortaya çıkmakta. Venezuela’da enerji alanına yönelik müdahaleler, ABD ile iş birliği içinde hareket edebilecek yeni bir yönetim oluşturma beklentisi üzerine kurulmuştu. Oysa İran çok daha farklı bir devlet yapısına ve tarihsel arka plana sahip ve İran, tarihsel olarak köklü bir devlet geleneğine ve güçlü bir siyasal hafızaya sahip aktörlerden biri. Bu durum yalnızca devlet kurumlarının dayanıklılığını değil, aynı zamanda toplumun krizlere verdiği tepkiyi de doğrudan etkiler. İran toplumunda tarihsel hafıza ve imparatorluk geçmişi önemli bir yer tutmakla birlikte tarihsel deneyimler devletlerin kriz anlarında gösterdiği direnç kapasitesini ve yöntemini de etkiler. Hep deriz ya coğrafya kaderdir… İşte İran’da durum tam olarak buna göre şekilleniyor. İran özellikle enerji fiziki etkisini avantaja çevirmeye odaklı. 

Bugün İran da ortaya çıkan liderlik tartışmaları ve Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik suikast girişimi ya da liderlik tartışmaları İran devlet yapısında bir çöküşe yol açmadı. Aksine sistemin sürekliliğini gösteren bir tablo ortaya çıkmıştır. İran siyasal kültüründe sıkça vurgulanan “bir lider gider, bir diğeri gelir” anlayışı, devletin devamlılığı ilkesinin güçlü biçimde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu nedenle İran’daki siyasi yapının kısa vadede dış müdahalelerle kırılması oldukça zor görünmektedir.  

ABD’nin önemli stratejik hatası da siyasi yapı/kültür yanı sıra enerji jeopolitiğini yanlış okuması olmuştur. Venezuela örneğinde enerji alanı daha çok fiziki üretim sahaları ve petrol rezervleri üzerinden şekillenen bir güç mücadelesi niteliği taşımaktadır. Oysa İran meselesi yalnızca bir enerji üretim alanı değildir. Aynı zamanda küresel enerji akışının merkezinde yer alan bir jeostratejik düğüm noktasıdır. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji hatları dünya petrol ticaretinin en kritik arterlerinden birini oluşturmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu bölgeden geçmektedir. Bu nedenle İran’ın hedef alınması yalnızca İran’ın enerji kapasitesini değil, aynı zamanda Körfez bölgesindeki tüm enerji akışını doğrudan etkilemektedir. Nitekim savaşın ardından ortaya çıkan gelişmeler de bu durumu açık biçimde göstermiştir. Günlük yaklaşık 20 milyon varile ulaşan enerji akışı ciddi biçimde sekteye uğramış, petrol tankerlerinin sigorta maliyetleri hızla yükselmiş ve küresel enerji piyasalarında ciddi bir fiyat oynaklığı ortaya çıkmıştır. Enerji piyasalarında oluşan bu belirsizlik yalnızca petrol fiyatlarını değil, aynı zamanda küresel ticaret ve lojistik maliyetlerini de doğrudan etkilemiştir. 

Hark Adası, Hürmüz gerçeği ve enerji jeopolitiği 

Washington yönetimlerinin geçmişte attıkları ya da atmaktan kaçındıkları adımlar arasında Hark Adası örneği gelir. Bu durum özellikle Jimmy Carter ve Ronald Reagan dönemlerinde açık biçimde ortaya çıkmıştır. Her iki başkanın görev yaptığı dönem, İran açısından son derece kritik gelişmelerin yaşandığı yıllara denk gelmektedir. 1979’daki İran da yaşana devrim sonrasında İran’da rejim değişmiş ve ABD–İran ilişkileri keskin biçimde bozulmuştur. Ardından 1980–1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savasında ise bölgedeki güç dengelerini derinden etkilemiştir. Bu süreçte ABD’nin askeri açıdan hedef alabileceği kritik enerji noktalarından biri İran’ın Hürmüz hattındaki en önemli petrol ihracat merkezlerinden biri olan Hark Adası olmuştur. İran petrol ihracatının büyük bir kısmının gerçekleştiği bu ada, stratejik açıdan son derece hassas bir konumda yer almaktadır. Bununla birlikte hem Carter hem de Reagan yönetimleri, İran’a yönelik sert askeri seçenekleri değerlendirirken Hark Adası’nı doğrudan hedef almaktan kaçınmıştır. Bunun temel nedeni, söz konusu adanın yalnızca İran için değil, küresel enerji sistemi için de kritik bir düğüm noktası olmasıdır. Hark Adası üzerinden günlük yaklaşık 7 milyon varile kadar petrol ihracatı gerçekleştirilebilmekte ve bu petrol küresel enerji piyasalarına aktarılmaktadır. Bu durum Hark Adası’nı yalnızca İran ekonomisinin değil, aynı zamanda uluslararası enerji piyasalarının da önemli bir parçası haline getirmektedir. Daha geniş çerçevede ele alındığında ise bölgedeki enerji akışı büyük ölçüde Hürmüz üzerinden gerçekleşmektedir. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin en kritik boğazlarından biri olarak kabul edilmektedir. Günlük yaklaşık 20 milyon varile yaklaşan petrol akışı bu dar deniz geçidinden geçerek küresel piyasalara ulaşmaktadır. Bu nedenle söz konusu boğaz yalnızca bölgesel bir enerji hattı değil, aynı zamanda küresel enerji güvenliğinin en hassas noktalarından biri. 

Peki ama sonuçlar ne? 

İran, ABD ve İsrail ekseninde yaşanan çatışmaların ardından enerji piyasalarında ortaya çıkan istikrarsızlık ve fiyat oynaklığı bu durumun en açık göstergelerinden biri olmuştur. Fiziki enerji hatları ve üretim noktalarıyla oynanmasının günün sonunda iki temel sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki enerji piyasalarında istikrarsızlık ve fiyat dalgalanmalarıdır. İkincisi ise küresel ölçekte bir enerji şokunun ortaya çıkmasıdır. Bu tür şokların etkileri yalnızca petrol fiyatlarıyla sınırlı kalmaz. Uzun vadede gıda fiyatlarından petrokimya sektörüne, lojistik maliyetlerinden sanayi üretimine kadar geniş bir ekonomik alanı doğrudan etkiler. Enerji piyasalarının yapısı dikkate alındığında, sistemden çıkan büyük miktardaki enerji arzının kısa süre içerisinde telafi edilmesi oldukça zordur. Özellikle Körfez bölgesinde yaşanan çatışmalar, dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bölgede yaşanan her güvenlik krizi küresel enerji fiyatları üzerinde hızlı ve güçlü bir etki yaratmaktadır. Ancak bu tür krizlerde dikkat çeken bir başka unsur daha vardır. Enerji piyasalarında yaşanan her şok aynı zamanda bazı aktörler için ekonomik fırsatlar da yaratabilmektedir. 

İran–ABD–İsrail gerilimi sonrasında ortaya çıkan tablo incelendiğinde bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Rusya’dır. Son dönemde petrol fiyatlarındaki artış ve Körfez enerji arzına yönelik risk algısı, Rusya’nın küresel enerji piyasasında alternatif bir tedarikçi olarak konumunu güçlendirmiştir. Uluslararası enerji piyasalarına ilişkin çeşitli analizlerde, savaşın başlamasından sonra Rusya’nın enerji gelirlerinin önemli ölçüde arttığı görülmekte. Rusya, ABD-İsrail-İran savaşının başlamasından bu yana geçen iki haftada fosil yakıt satışından 6 milyar avro elde ederken bu şubat 2026 ile kıyaslandığında yüzde 14’lük bir artış ortaya koyar. Bu gelişme yalnızca kısa vadeli bir fiyat artışı olarak değerlendirilmemelidir. Enerji fiyatlarındaki yükselişin Rusya ekonomisi üzerindeki etkileri tarihsel olarak da dikkat çekici örnekler sunmaktadır. Özellikle 11 Eylül 2001 de yaşanan terör saldırıları sonrasında küresel enerji piyasalarında yaşanan fiyat yükselişi, 1990’lı yılların ekonomik krizlerinden çıkan Rusya ekonomisinin toparlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Petrol ve doğal gaz gelirlerinin artması, Moskova’nın hem ekonomik hem de jeopolitik kapasitesini yeniden güçlendirmesine katkı sağlamıştır ki günümüzde yaşanan enerji krizinin de benzer biçimde bazı aktörler için stratejik fırsatlar yaratabileceği söylenebilir. Her ne kadar ABD’nin stratejik rekabetinin uzun vadede Çin’i hedef aldığı sıklıkla dile getirilse de İran ve Hürmüz ekseninde yaşanan enerji krizinin Çin ekonomisi üzerinde beklenen ölçekte bir enerji şoku yaratmadığı yönünde reelpolitik okuması yapabiliriz. Çünkü İran, Hürmüz Boğazı’ndan geçecek sınırlı sayıda petrol tankerine izin verebileceğini, ancak bunun için petrol ticaretinin Çin yuanı ile yapılmasını şart koşabileceğini belirtirken bu hamle ile petrol ticaretinin dolar yerine yuan ile yapılmasını teşvik etmekte ve petrodolar sistemine meydan okuyan bir hamle yapmakta. Sonuç olarak İran–ABD–İsrail gerilimi yalnızca askeri bir çatışma değildir. Aynı zamanda küresel enerji sistemini doğrudan etkileyen bir jeoekonomik kriz olarak Batıyı bir cendereye almıştır. 

Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken ikinci önemli bir husus daha vardır. Bu da doğrudan insan odaklı ve çevresel boyuttur. Kharg Adası’nda başlayabilecek büyük ölçekli bir yangın yalnızca ada sınırları içinde kalmayacaktır. Bölgedeki rüzgâr rejimine bağlı olarak Bushehr kıyıları, Kuzey Körfez hattı ve hatta karşı kıyılarda bulunan yerleşim alanları da bu durumdan etkilenebilecektir. Depolama tanklarının, yükleme kollarının ve terminal altyapısının hedef alınması durumunda ilk ortaya çıkacak sonuç büyük ölçekli hidrokarbon yangınları olacaktır. Bu tür yangınlar atmosfere yoğun miktarda kükürt oksitleri (SOx), azot oksitleri (NOx) ve çeşitli toksik organik bileşikler salmaktadır. Bu durum yalnızca çevresel kirliliğe yol açmakla kalmaz, aynı zamanda insan sağlığı üzerinde de ciddi riskler doğurur. Reuters tarafından Dünya Sağlık Örgütü (WHO) uyarılarına dayandırılarak yayımlanan analizlerde, İran’daki petrol tesislerinde meydana gelen yangınların ardından ortaya çıkan “black rain” (siyah yağmur) vakalarının özellikle solunum yolu hastalıkları, göz ve cilt hastalıkları ile uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açabileceği belirtilmektedir. Bu tür olaylarda atmosfere karışan karbon partikülleri ve kimyasal bileşikler yağışla birlikte yeryüzüne geri dönmekte ve geniş bir coğrafyada çevresel kirlilik yaratabilmektedir. Dolayısıyla Kharg’da başlayabilecek büyük bir yangın yalnızca atmosferik bir kirlilik üretmekle kalmayacaktır. Aynı zamanda deniz ekosistemi açısından da ciddi bir tehdit oluşturacaktır. 

Depolama tanklarının, yükleme hatlarının, iskelelerin veya petrol tankerlerinin zarar görmesi durumunda ham petrol ve rafine ürünlerin Basra Körfezi’ne sızma riski ortaya çıkacaktır. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) tarafından yapılan değerlendirmelere göre petrol sızıntıları deniz ekosistemleri üzerinde çok yönlü etki oluşturarak balık popülasyonlarında büyüme geriliği başta olmak üzere doğrudan insan sağlığına da yansımasına neden olmayacak etkiler doğratacaktır. Bu çevresel risklerin etkisini artıran en önemli faktörlerden biri Basra Körfezi’nin özgül coğrafi ve hidrografik yapısıdır.  İşte coğrafya kader diyeceğimiz noktalardan biri daha. Çünkü Körfez, görece sığ bir deniz alanı olup yarı kapalı bir havza niteliği taşımaktadır ve su yenilenme hızı açık okyanuslara kıyasla oldukça sınırlıdır. Bu nedenle denize karışacak petrolün doğal yollarla seyrelmesi ve ekosistemden uzaklaşması çok daha uzun zaman alabilir. Kharg çevresinde meydana gelebilecek büyük ölçekli bir petrol yangını veya sızıntısı, yalnızca yerel bir kirlilik sorunu yaratmakla kalmayacak deniz ekosisteminden kıyı yerleşimlerine, balıkçılıktan su güvenliğine kadar geniş bir alanı etkileyebilecek bölgesel bir çevre krizine dönüşme potansiyeli taşımaktadır. 

Özellikle deniz canlıları, kıyı habitatları ve gıda zinciri üzerinde ortaya çıkacak etkiler uzun vadede insan sağlığına da doğrudan yansıyacaktır. Bu nedenle Kharg Adası çevresinde yaşanabilecek bir enerji altyapısı felaketi yalnızca İran’ın değil, tüm Körfez coğrafyasının çevresel güvenliğini tehdit eden bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Sonuç olarak savaşlarının etkisi çoğu zaman askeri cephelerin ötesine geçerek ekolojik ve insani boyutları olan çok katmanlı krizler üretmektedir ki İran savası da an itibari ile o boyuta ilerlemekte desek hatalı olmaz. Son noktada devletlerin savaş sırasında çevreyi koruma yükümlülüğü, uluslararası insancıl hukuk kapsamında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi devletlere deniz çevresini koruma ve kirlenmesini önleme yönünde genel bir yükümlülük getirmektedir. Bunun yanı sıra Cenevre Sözleşmeleri ’ne ek protokoller de çevreyi merkeze alarak sivil eksende korumaya da odaklıdır ki geniş çaplı, uzun süreli ve ciddi zarar verebilecek askeri faaliyetlerin sınırlandırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Büyük ölçekli bir petrol kirliliği meydana gelirse, bu durum uluslararası hukuk açısından sınır aşan çevresel zarar olarak değerlendirilebilir ve devletlerin uluslararası sorumluluğu tartışmasını gündeme getirebilir. Böyle bir petrol sızıntısı yalnızca İran kıyılarını değil, aynı zamanda Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan diğer devletleri ve küresel sistemi etkileyecektir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.