ABD’nin Avrasya Satranç Tahtasındaki Son Oyunu: Bir Taşla Üç Kuş
15.08.2025 - 14:05 | Son Güncellenme: 04.09.2025 - 16:26
Zengezur Koridoru’nun ya da hattının, hangi kavram kullanılırsa kullanılsın, aslında kritik bir rol üstlendiği unutulmamalıdır. Bugün Zengezur yalnızca Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki bir bağlantı noktası değil; Afro-Avrasya’nın kilidi olarak tüm kıtaları birbirine bağlayabilecek potansiyele sahip stratejik bir alandır. ABD ve özellikle Trump yönetiminin Zengezur hamlesi de bu noktada anlam kazanmaktadır. Zira ABD, hem Çin’in Kuşak–Yol Girişimi üzerinde kontrol sağlamak hem de Rusya’nın bölgesel etkisini kırmak veya denetim altına almak amacıyla buraya yaptığı son dakika hamlesiyle adeta “şah mat”a yaklaşmıştır. Küresel ve jeopolitik dengeler değişirken, ABD’nin bunu fark eden bir aktör olarak 19. yüzyılın jeopolitik hırslarını 21. yüzyıl gerçeklerine mi uyguladığı sorusu akla gelmektedir. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husus, mevcut uluslararası sistemde çok merkezlilik yaklaşımının etkisidir.
Peki ama nasıl?
Jeopolitik hırslar ve büyük güçler bağlamında jeopolitik alan, özellikle Mahan’dan Mackinder’e kadar birçok teorisyenin merkezine aldığı bir konudur. Gerek kara, gerek deniz, gerekse hava hakimiyeti söz konusu olsun, odak noktası çoğunlukla Afro-Avrasya olmuştur. Bu bağlamda dünya politikasında Kalpgah (Heartland) tanımlarından Rimland kavramına kadar farklı coğrafi kesitler öne çıkarılmış, büyük güçler veya imparatorluklar tarihsel olarak bu alanlara yönelmiştir. Bu yönelimin yalnızca stratejik akıl yürütmenin bir sonucu mu, yoksa bir tür jeopolitik içgüdü mü olduğu sorulduğunda ise her iki unsurun da dikkate alınması gerektiği açıkça görülmektedir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde büyük güçlerin, ya da süper güçlerin, hegemonya bağlamındaki etkilerinin yeniden şekillendiği görülmektedir. 1990’lar, tek kutuplu bir uluslararası sistem algısının öne çıktığı bir dönem olsa da bu yapı zamanla yerini çok merkezliliğe bırakmıştır. Ancak bu dönüşüm yaşanırken Afro-Avrasya’da ve özellikle Avrasya’da Rusya’nın hegemonik etkisi göz ardı edilmemelidir. Çok merkezlilik içinde bir Batı hegemonyası eleştirisi ekseninde okumalar mevcut olsa da Avrasya içinde Rus etkisi de yeni çok merkezlilik algısında etkilidir.
Rusya, söz konusu bölgede yakın çevre doktrini ekseninde, kendi sınırlarına çok yakın alanlarda “kırmızı çizgiler” çekmiş; bu alanlara hiçbir dış aktörün girmesine izin vermediği gibi, mevcut aktörlerin de bölgeden çıkmasına müsaade etmemiştir. Bu yaklaşım, “Büyük Rusya” algısının da etkisiyle, bölgesel aktörlerin egemen eşitlik anlayışından ziyade Rus bürokratik ve siyasi kültürünün güç ve hiyerarşi odaklı okumalarını yansıtan bir alan oluşturmuştur.
Değişen güç dengesini okumak
Bunun son örneklerinden biri, 2024 yılında yaşanan Azerbaycan’a ait Kazakistan'da düşen uçak kazası ile okunmalı. İlk aşamada Rusya sessiz kalmış bir süre sonra ise artan tepkiler üzerine Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev'den özür dilemişti. Ancak bu bir kırılma anı da oldu çünkü Rusya hukuk bağlamda doğan sorumluluklar ile ilgili net bir adım atmadı. Daha sonrasında ise gerginlik iki Azerbaycanlı kardeşin tutuklanma sureci ile daha da set politik söylem ve tutumlar ile ilerleyen bir boyuta taşınmıştır. Rusya, Azerbaycan ile ilişkilerinde hala güç merkezli bir yaklaşım izlese de Azerbaycan’ın bölgede artan etkisi adeta göz ardı edilmiştir. Özellikle İkinci Karabağ Zaferi sonrasında Azerbaycan ve Türkiye’nin bölgedeki yükselen etkisi, yalnızca Kafkasya ile sınırlı kalmamış; küresel ölçekte de kendini gösteren yeni bir güç merkezinin oluşmaya başladığını kanıtlamıştır. Bu çerçevede, Rusya’nın Sovyetik tip yaklaşımlarının 21. yüzyılın gerçekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi gereken bir reel politik alan olduğu ortaya çıkmıştır.
Nitekim Zengezur hamlesi odağında ABD’nin tutumu da kısmen bu durumu göstermektedir. Burada “hiyerarşi mi, eşitler arası ilişki mi?” sorusu önem kazanmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ı ABD’de ağırladığı görüntüler ve anlaşma metnine dair tarafların imza attığı sahneler, sistemde Rusya’nın yaklaşımından farklı bir çerçeve sunmuştur. Yüzeyde daha samimi ve sıcak bir ilişki izlenimi sunan bu diplomatik atmosfer, aslında arka planda değişen jeopolitik dengenin bir yansımasıdır. Rusya, Ukrayna savaşı ile yakın çevre olarak gördüğü alanlara ve bu alanlardaki tarihsel meşruiyet algısına odaklanırken; bir yandan da gerek Orta Doğu’da, özellikle Suriye’de, gerekse de Kafkasya başta olmak üzere pek çok coğrafyada değişen güç dengesi yansımalarını uzaktan izlemek zorunda kalmaktadır. Bu durum, Moskova’nın artık sahada olduğu kadar masa başında da zorlandığını ve bölgesel liderlik kapasitesinin sınandığını göstermektedir.
Satranç tahtasındaki denge
Zengezur Koridoru, önümüzdeki dönemde yalnızca bir ulaşım hattı değil; enerji, gıda ve dijital altyapı güvenliği açısından da belirleyici olacaktır. ABD’nin hamlesi, küresel rekabette kritik bir mevzi kazanma girişimi olsa da bu adım aynı zamanda birkaç başlık ile okunması gereken bir hamleler sistemi karsımıza çıkarmakta. ABD, Kafkasya’da ortaya çıkan yeni jeopolitik dönüşümü fark etmiş ve attığı bu adımla yalnızca Çin ve Rusya’nın kontrolünü sınırlandırmakla kalmamış, aynı zamanda üçüncü bir güç olarak İran ile komşu olacak bir konum elde etmiştir. Bu bağlamda, söz konusu hamle, “bir taşla üç kuş” politikası şeklinde yorumlanabilir; zira ABD, üç farklı aktörü aynı anda kontrol altında tutabilecek stratejik bir pozisyon kazanmıştır. İkinci olarak, Çin’in Kuşak–Yol Girişimi kritik bir kilit noktada denetim altına alınarak kapatılabilir. Bu durum, Rusya ile bağlantılı jeopolitik alan içinde Rus enerji kaynakları yerine Türkistan bölgesi enerjisinin taşınmasına imkan sağlayabilir.
Nitekim geçtiğimiz günlerde Ukrayna ile imzalanan SOCAR anlaşması da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Böylece ABD, Ukrayna’yı da bu denkleme dahil ederek yeni bir geçiş koridoru yaratma olasılığını güçlendirmektedir. Üçüncü olarak, İran faktörü önem arz etmektedir. İran, halihazırda kontrol edilmek istenen başlıca aktörlerden biridir. Bu durum, İsrail politikası ile okunmalıdır. “Kontrollü bir İran” senaryosu, İsrail’in varoluşsal güvenlik öncelikleri içinde yer almakta ve ABD’nin de istediği bir stratejik hedef olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, İran’dan gelecek yüksek perdeden açıklamaların zamanlamasını dikkatle takip etmek gerekir. Dördüncü olarak, ABD’nin bu hamlesi Rusya bağlamında Alaska Zirvesi ile değerlendirilmelidir. Rusya, Trump göreve geldiğinden beri istediği kazanımları elde etme ve zaman kazanma amacıyla politik adımlar atmaktadır. Ancak Zengezur hamlesi ile Alaska Zirvesi’nin zamanlaması dikkat çekicidir. Acaba Rusya, Ukrayna toprakları konusunda veya Ukrayna’da istediği koşulların sağlanması karşılığında Trump ile yeni bir uzlaşmaya mı vardı? Bu soru işareti, akıllarda kalmaya devam etmektedir.
Beşinci olarak, Türkiye’nin konumu üzerinde durmak gerekir. Türkiye, Azerbaycan ile hem bölgesel hem de küresel sistemin en önemli merkezlerinden biri olduğunu bir kez daha göstermiştir. Dolayısıyla Zengezur, yalnızca bir jeopolitik alan değil, aynı zamanda bir güç alanı olduğunu da ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bu konumu, özellikle Orta Koridor veya Orta Doğu coğrafyasına uzanan tüm iktisadi kalkınma projelerinin bu hat ile bağlantılandırılması sayesinde daha da dikkat çekici bir önem kazanmaktadır.
Peki ama riskler?
Bu projenin hayata geçirilmesi ve sorunsuz bir işletme sürecinin başlatılması kritik önemdedir. İşte bu noktada riskler devreye girmektedir. Bölgesel istikrarsızlık, dış aktörlerin müdahaleleri ve taraflar arasındaki güven sorunları, projenin uygulanabilirliği açısından en önemli engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak iki ülke arasında ticari ve diplomatik ilişkilerin güçlenmesi önemli ancak tam bir barış metni karşımızda yok. Her ne kadar Azerbaycan. ABD ile stratejik ortaklık surecini başlatmış olsa da Rusya faktörü düşündürücüdür. Burada üç risk başlığı karşımıza çıkıyor. İlk olarak bilindiği gibi Bakü’nün temel şartı, Ermenistan Anayasası’ndaki 1990 Bağımsızlık Bildirgesi’ne yani Azerbaycan topraklarına olan o atfın kaldırılması.
Paşinyan, anayasa referandumu fikrini kamuoyuna açıklamış olsa da bu süreçten nasıl bir sonuç çıkacağı henüz net değildir. Bu konuyla bağlantılı olarak, Ermenistan’da Paşinyan’a karşı darbe girişimleri gibi olasılıklar göz ardı edilmemelidir. Özellikle kilise–iktidar gerilimleri ve son aylardaki gelişmeler düşünüldüğünde, Moskova’nın etki araçları arasında kilisenin rolü unutulmamalıdır.
Ermenistan’ın Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden çekilmesi ve Batı ile geliştirdiği ilişkiler, Rusya açısından hoş karşılanmayan ve stratejik olarak “yakın çevre doktrini”nin çizgilerini zorlayan bir gelişmedir. Bu doktrinin temelinde, “Ne bölgeden çıkılabilir ne de başka bir aktör buraya girebilir” anlayışı vardır. Dolayısıyla, barış anlaşmasının imzalanması ve anayasa revizyonunun hayata geçirilmesi halinde Ermenistan’da iç karışıklıkların ortaya çıkması olasıdır. Bunun yanı sıra, İran’ın öngörülemeyen durumu dikkatle okunmalıdır. Azerbaycan, ABD ile stratejik ortaklık adımları atmış olsa da İran ve Rusya da yaklaşık olarak Rusya–Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana stratejik ortaklar olarak konumlanmıştır. Her ne kadar 12 Gün Savaşları’nda İran yalnız kalmış olsa da Zengezur bağlamında bu durum çıkar odaklı bir okuma yapmayı gerektirmektedir. Bu çerçevede, Tahran’ın ABD’ye karşı bölgede yeni bir hat oluşturup oluşturmayacağı ya da Ermenistan’la “alternatif rota” için Rusya ile anlaşma yapıp yapmayacağı, en temel senaryolar arasında yer almaktadır.
Sonuç olarak, bölgede aktörler ve dengeler değişmese bile güç algılarının yeni bir gerçeklik doğurduğu açıktır. Bu yeni gerçeklikte hangi aktörlerin büyüyen güç merkezlerinde rol oynayacağı ise merak konusudur.
Ne olursa olsun, yeni güç dengesinde Rusya’nın bölgedeki etkisini sürdürebilmesi, yeni sisteme uyum sağlamasına bağlıdır. Bu uyum süreci, Ukrayna politikasının anahtarını da elinde tutmaktadır. Ancak Rusya’nın bundan sonraki dönemde önceliğini Ukrayna’ya mı yoksa Kafkasya’daki güç eksenine mi vereceği, önümüzdeki süreçte netleşecektir. Kısacası, ABD’nin “satranç tahtasında” izlediği rol, aynı zamanda Rusya’nın sınırlarını ve hareket alanını da belirlemektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.