ABD/İsrail-İran Savaşı Gölgesinde Azerbaycan-İran İlişkileri

Araştırmacı Dr. Mammad Ismayilov, ABD/İsrail-İran savaşı gölgesinde tırmanan Nahçıvan İHA krizini, Tahran'daki yeni liderlik döneminde derinleşen devlette iki başlılığı ve Bakü-Tahran hattında kırılgan yumuşama ile yapısal gerilimler arasında şekillenen jeopolitik dengeleri Fokus+ için kaleme aldı.
odak-abd-israil-iran-savasi-golgesinde-azerbaycan-iran-iliskileri.jpg

17.08.2026 - 10:43  |  Son Güncellenme:  17.08.2026 - 11:22

Otuz yılı aşkın süredir inişli çıkışlı bir seyir izleyen Azerbaycan-İran ilişkileri, 28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran savaşıyla birlikte yeniden ve çok daha keskin bir biçimde sorgulanır hâle geldi. 5 Mart 2026 tarihinde İran topraklarından Azerbaycan’a bağlı özerk cumhuriyet Nahçıvan’a yönelik gerçekleştirilen İHA saldırıları, iki ülke arasındaki kırılgan dengenin bir kez daha sınandığı bir eşiği işaret etti. Bakü misilleme yapma hakkını saklı tutarken, Tahran’ın sorumluluğu üstlenmeyi reddetmesi, kısa süreliğine de olsa Güney Kafkasya’yı bölgesel savaşın doğrudan bir cephesi hâline gelme riskiyle karşı karşıya bıraktı. Ancak kriz, 8 Mart’ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev arasında gerçekleştirilen telefon görüşmesinin ardından nispeten hızlı bir şekilde yatıştı. Aşağıda, iki ülkeyi kısa süreliğine savaş retoriğine iten dinamikler ile ardından yeniden yumuşama adımlarına yönelten yapısal ve siyasi nedenler sistematik bir biçimde incelenmiştir. 

5 Mart Nahçıvan saldırısı 

5 Mart 2026’da İran topraklarından Nahçıvan yönüne düzenlenen İHA saldırısında dört sivil yaralandı ve havalimanında maddi hasar meydana geldi. Azerbaycan saldırıyı protesto ederek sorumluların cezalandırılmasını talep etti ve cevap hakkını saklı tuttu. 

Tahran cephesinde Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, saldırıyla herhangi bir bağlantılarının bulunmadığını ve olayın İsrail tarafından tertiplenmiş olabileceğini savundu. Türk Devletleri Teşkilatı ise saldırıyı doğrudan İran’a atfetmekten kaçınarak taraflara itidal çağrısında bulundu. Bu tutum, Bakü’ye destek verirken İran ve Azerbaycan’a krizi tırmandırmadan geri adım atabilecekleri diplomatik bir alan bıraktı. Nitekim kriz de açık bir hesaplaşmaya dönüşmeden sona erdi. 

Bu noktada saldırının zamanlamasını da dikkate almak gerekir. 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırıları ve aynı gün Ayetullah Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesi, İran’da ciddi bir güvenlik ve yönetim krizine yol açmıştı. Nahçıvan saldırısının bu dönemde gerçekleşmesi, saldırının merkezî bir karardan mı, yerel bir inisiyatiften mi yoksa üçüncü bir tarafın müdahalesinden mi kaynaklandığı sorusunu gündeme getirdi. 

Devlette iki başlılık  

İran-Azerbaycan ilişkilerini yalnızca iki devlet arasındaki çıkar çatışması üzerinden okumak, Tahran’daki iktidar yapısının 2026 baharında geçirdiği köklü değişimi gözden kaçırmak anlamına gelir. 28 Şubat 2026’da gerçekleşen ABD-İsrail ortak saldırısında, 37 yıldır İran’ı yöneten Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur ve Savunma Bakanı Aziz Nasirzade gibi güvenlik bürokrasisinin üst düzey isimleri de hedef alındı. Bu gelişme, 1979 Devrimi’nden bu yana dinî liderlik makamında yaşanan ilk zorunlu değişim oldu. Uzmanlar Meclisi, 8-9 Mart 2026’da Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’i yeni Yüce Lider olarak ilan etti. Babadan oğula gerçekleşen bu geçiş, rejim içinde “hanedanlaşma” tartışmalarına yol açsa da Devrim Muhafızları’nın desteğiyle kısa sürede meşruiyet kazandı. 

Bu tablo, Azerbaycan politikası açısından önemli bir ayrışmayı ortaya koymaktadır. Bir tarafta bölgesel istikrarı ve ekonomik açılımı önceleyen, Nahçıvan krizini büyütmeden çözmeye çalışan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın pragmatik yaklaşımı bulunmaktadır. Pezeşkiyan’ın 8 Mart’taki telefon görüşmesinde saldırının İran’la bağlantısı olmadığını belirterek konuyu soruşturmaya bırakması ve iki ülke arasındaki ortak ekonomik projelerin geleceğini gündeme getirmesi bu yaklaşımın somut bir göstergesi oldu. Diğer tarafta ise Devrim Muhafızları’nın etkisi altında şekillenen ve yeni lider Mücteba Hamaney’in de içinden geldiği güvenlik ve istihbarat ekseni bulunmaktadır. Bu kesim, Azerbaycan’la normalleşmeden ziyade kuşku ve hesaplaşma yaklaşımını benimsemektedir. 

Mücteba Hamaney

İran’daki iktidar yapısının ikili karakteri, sembolik yürütme gücünü elinde tutan pragmatik cumhurbaşkanlığı ile fiilî güvenlik ve nihai karar yetkisini elinde bulunduran ve artık Mücteba Hamaney şahsında somutlaşan Devrim Muhafızları ekseni, Azerbaycan politikasında da iki farklı istikamete işaret etmektedir. Pezeşkiyan, Azerbaycan’ın bölgedeki güçlenen konumunu kabul ederek ilişkileri kurumsal bir zemine oturtma çabasını sürdürmektedir. Bu çabanın somut karşılığı, daha önceki Bakü ziyareti sırasında imzalanan “2025-2027 Siyasi İstişare Programı,” “2025-2026 Ulaştırma Alanında Kapsamlı İşbirliği Mutabakat Zaptı” ve “2025-2028 Kültürel Değişim Programı” gibi çok yıllı çerçeve belgelerinde görülmektedir. Pezeşkiyan’ın aynı ziyaret sırasında kendisini “Tebriz’de ya da Erdebil’deymiş gibi hissettiği” yönündeki açıklaması da bu yaklaşımın kamu diplomasisindeki yansımasıdır. Nahçıvan krizi sonrasında da benzer bir tutum sergilenmiş; Pezeşkiyan’ın 8 Mart’taki telefon görüşmesini ortak ekonomik projelerin geleceğine ilişkin bir mutabakatla tamamlaması, cumhurbaşkanlığının krizi tırmandırmak yerine kontrol altında tutma eğiliminde olduğunu göstermektedir. 

Bu tutumun ardında yalnızca ekonomik pragmatizm değil, siyasi bir öz-savunma refleksi de bulunmaktadır. Pezeşkiyan, Nahçıvan’a yönelik saldırının kendi makamının bilgisi veya onayı dışında gerçekleştiğini ortaya koyma ihtiyacı duymaktadır. Nitekim 8 Mart’taki görüşmede saldırının İran devletiyle herhangi bir bağlantısının bulunmadığını özellikle vurgulaması ve olayın soruşturulmasını istemesi, bu yaklaşımın diplomatik yansıması olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede Azerbaycan’la kurumsallaşmış ilişkilerin güçlendirilmesi, İran içerisindeki farklı güvenlik ve siyasi aktörlerin girişimlerinin iki ülke arasındaki ilişkilere doğrudan yansımasını da sınırlayabilir. Karşılıklı ekonomik ve siyasi mekanizmalar güçlendikçe, üçüncü aktörlerin iki ülke arasındaki mevcut hassasiyetleri kullanarak gerilim yaratma kapasitesi de azalabilir. Dolayısıyla İran’daki bu ikilik devam ettiği sürece, Bakü-Tahran hattındaki krizlerin seyri büyük ölçüde İran’daki hangi güç merkezinin inisiyatifi ele geçirdiğine bağlı olacaktır. 

Gerginliğin yapısal kökenleri 

Güncel krizi bağlamından koparmadan değerlendirebilmek için ilişkilerin yakın tarihine bakmak gerekir. 1990’lı yıllarda Azerbaycan ve İran, İran’ın bölgesel nüfuzunu genişletme, Azerbaycan’ın ise dış ilişkilerini Rusya’nın ötesine taşıma arayışıyla ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmeye başlamıştı. Ne var ki bu yakınlaşma, 1988’de başlayan Dağlık Karabağ çatışmasının gölgesinde kaldı. İlişkilerin gerilemesinde dönüm noktalarından biri, Azerbaycanlılar için kültürel ve tarihsel önemi büyük olan Şuşa şehrinin, Tahran’da sürdürülen müzakerelerin kritik bir aşamasında Ermeni güçlerce ele geçirilmesiydi; bu gelişme, iki ülkenin Dağlık Karabağ meselesine yaklaşımlarındaki farklılıkla birleşerek kalıcı bir güvensizlik zemini oluşturdu. Buna paralel olarak Azerbaycan, İran’ın radyo-televizyon yayınları ve dinî vaizler aracılığıyla yürüttüğü dinî nüfuz faaliyetleriyle de karşı karşıya kaldı. 

Bakü açısından uzun vadeli asıl kaygı, İran’la yaklaşık 700 kilometrelik sınırın ötesinde yaşanabilecek gelişmeler ve sayısı 20 milyonu aşan İran Azerbaycanlılarının geleceğidir. Bu nüfus, dışarıdan sıklıkla basitleştirilerek okunan, aslında son derece katmanlı bir konuma sahiptir: rejime bağlı unsurlar ve ayrılıkçı gruplar mevcut olsa da bunlar toplumun çoğunluğunu temsil etmemektedir; İran Azerbaycanlılarının büyük bölümü ülkeyi kendi vatanları olarak görmekte ve siyasi, askerî, ekonomik karar alma mekanizmalarının farklı kademelerinde yer almaktadır. Bu iç dinamikler, İran devletinin topyekûn çökmesi dışında güçlü bir ayrılıkçı toplumsal desteğin ortaya çıkmasını olanaksız kılmaktadır. Böyle bir senaryo dahi Bakü açısından arzu edilir değildir: İran’ın çökmesi hâlinde Azerbaycan, sınır boyunca istikrarsızlık, mülteci akınları ve olası etnik gerginliklerle karşı karşıya kalabilir. Tam da bu nedenle, mevcut rejimin varlığını sürdürmesi İran Azerbaycanlıları açısından paradoksal biçimde göreli en istikrarlı sonuç olarak belirmektedir; nitekim bu toplum, tarihsel olarak dış güçlerin vekili hâline gelmeye de büyük ölçüde mesafeli durmuştur. 

Tahran ise uzun süredir Azerbaycan topraklarının İsrail tarafından kendisine karşı kullanılmasına izin verildiğini iddia etmektedir ve Bakü’yü İran’daki etnik Azerbaycanlı nüfus arasında ayrılıkçılığı teşvik etmekle suçlamaktadır. 2026 savaşı, bu iki karşılıklı kaygıyı daha belirgin biçimde ortaya çıkarmıştır. Bakü, İran’daki istikrarsızlıktan endişe ederken Tahran da Azerbaycan üzerinden kendisine yönelik olası saldırılardan kaygı duymaktadır. 

Bakü bu iddiaları en üst düzeyde ve kategorik biçimde reddetmektedir. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Dış Politika Müşaviri Hikmet Hacıyev, Ağustos 2026’da Türkiyeli gazetecilere yaptığı açıklamada, Azerbaycan topraklarının Mossad ya da başka bir İsrail askerî/istihbari unsuru tarafından İran’a karşı kullandırıldığı yönündeki iddiaları kurgulanmış bir “kirli propaganda” olarak nitelendirdi ve dördüncü gerekçesinde Hacıyev’in doğrudan vurguladığı üzere şu temel esaslarla yalanladı: 

“Birincisi, bizim için topraklarımızın özgürlüğü, egemenliğimiz temel prensiptir. İkincisi, Azerbaycan hiçbir zaman kendi topraklarından komşu ülkeye karşı müdahaleye izin vermez. Üçüncüsü, bizim orada vefa borcumuz da var. Sınırın ötesinde yaşayan insanlar, dediğim gibi, milleti ve dinî ne olursa olsun, bizim kardeşlerimizdir. Biz buna nasıl izin verebiliriz? Dördüncüsü, bu teknik olarak nasıl mümkün olabilir? İsrail’den buraya nasıl gelecek? Türkiye üzerinden gelmelidir. Türkiye de buna izin vermez, Azerbaycan da. Bu nasıl olacak? Burada kirli propaganda unsurları var.” 

Hacıyev aynı açıklamada, Bakü’nün sadece 200 kilometre güneyinde İran-ABD-İsrail savaşının, 200 kilometre kuzeyinde ise Rusya-Ukrayna savaşının sürdüğü çift cepheli son derece hassas jeopolitik konumun altını çizerek, bu tür asılsız iddiaların ve eş zamanlı yürütülen dezenformasyon kampanyalarının Azerbaycan’ı bölgesel dengelerde zora sokmayı amaçlayan bir strateji olduğunu belirtti. 

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev

Kırılgan bir normalleşmeye doğru mu? 

Nahçıvan krizi, Azerbaycan-İran ilişkilerinin yapısal kırılganlığını bir kez daha teyit etmiş olsa da 8 Mart’taki liderler görüşmesinin ekonomik projelere atıfla sona ermesi, her iki başkentin de kısa vadede tırmanmadan kaçınma iradesini yansıtmaktadır. Ancak bu yumuşamanın kalıcılığı, büyük ölçüde Tahran içindeki iktidar dengesine bağlıdır. Pezeşkiyan hükûmetinin bölgesel istikrar odaklı çizgisi, Mücteba Hamaney liderliğindeki ve Devrim Muhafızları’nın güvenlik önceliklerini merkeze alan yapı tarafından her an dengelenebilir ya da bertaraf edilebilir. Bu nedenle, Azerbaycan-İran ilişkilerinin geleceğinde belirleyici olacak temel unsur, iki ülke arasındaki mevcut anlaşmazlıklardan çok, İran’ın yeni liderlik döneminde güvenlik bürokrasisi ile pragmatik siyasi yönetim arasındaki güç dengesinin hangi yönde gelişeceğidir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.