ABD, Rusya ve Avrupa Arasında NATO ile Ukrayna’nın Geleceği
25.12.2025 - 14:06 | Son Güncellenme: 25.12.2025 - 16:01
Rusya–Ukrayna Savaşı’nın gidişatı dördüncü yıla doğru hızla ilerlerken, gelinen an itibarıyla Trump’ın öne sürdüğü 28 madde yeniden gündeme gelmiştir. Bu maddeler üzerine, öncelikle Avrupalı aktörler Cenevre’de bir araya gelmiş ve konu hakkında net bir çerçeve çizmek adına görüşmeler gerçekleştirmiştir. Ancak Cenevre’den çıkan sonuç, maalesef barış beklentilerini karşıladığı gibi değil; aksine savaşın devam edeceği bir alanın oluştuğunu da göstermiştir denebilir. Hatta barışa dair yaklaşımların konuşulması öncelik olması gerekirken, gelinen süreçte NATO’nun kendi içinde ciddi bunalımlar yaşadığını görmekteyiz. Bu kapsamda NATO’nun varoluşsal sancılarının, ABD’nin Trump realizmi ve Rusya’nın kırmızı çizgileri ekseninde şekillenen yeni bir döneme girdiğimizi söylemek hatalı olmayacaktır. Karşımızda ise Avrupa durmaktadır. Avrupa, savaşın gölgesinde yeni bir güvenlik mimarisi arayışına girerken, bir yandan ABD’nin ittifaklara yaklaşımındaki dönüşümle yüzleşmekte; diğer yandan Rusya’nın “kırmızı çizgiler” doktrini üzerinden sürekli genişleyen bir baskı alanıyla karşı karşıya kalmaktadır.
ABD: 19. yüzyıl jeopolitik hırsları ile 21. yüzyılı okumak
Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi ile, ABD dış politikasında büyük bir “maliyet–fayda” ve “yük paylaşımı” analizinin yapıldığı söylenebilir. Bu durum, ABD’nin küresel liderliği tümden terk ettiği anlamına gelmemektedir; ancak liderliği daha az bedel ödeyerek sürdürme stratejisine yöneldiğini açık biçimde göstermektedir. Bu kapsamda özellikle 2025’te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi etrafındaki tartışmalar da bu yaklaşımı doğrular niteliktedir denebilir. Peki ama neden öncelikle bu belgede ABD’nin yeni dönem dış politikası ve algılarının ne kadar değiştiği görülmektedir? Belki de en büyük değişim, Çin ve Rusya’ya yönelik yaklaşım karşısında NATO’nun konumu üzerinden okunmalıdır. Zaten Trump koltuğa oturduğundan bu yana NATO üyeliğinin sorgulandığı, tarafların sürekli olarak savunma harcamaları üzerinden yeni bir yol çizmesi gerektiğine dair açıklamalara tanıklık ettik. Nitekim Rutte’nin Trump’a yönelik “yumuşatma” söylemleri de tabloyu daha az karmaşık hale getirmemiştir.
Neticede gelinen noktada ABD’nin, kendi kıtası ve yakın çevresi dışında daha sınırlı bir dahiliyetle dış politikasını şekillendirme yaklaşımına yöneldiği söylenebilir. Bunun en net göstergesi ise Rusya–Ukrayna Savaşı’nda, ne olursa olsun bir barış alanı ortaya koyma çabasıdır; yani cepheyi sonlandırma hedefinin öncelik haline gelmesidir. Bu durum, Biden döneminde başlayan Rusya–Ukrayna Savaşı sürecinde Ukrayna’ya verilen desteğin zamanla azaltılmasıyla da örtüşmektedir. ABD açısından Avrupa güvenliği artık bir “değerler ittifakı” romantizmi üzerinden değil; jeopolitik yük, ticari maliyet ve iç siyaset baskısı ile değerlendirilmektedir. Bu nedenle “ABD ayrıldı” demek abartılı olabilir; ancak ABD’nin Avrupa’yı daha fazla kendi kendine yeterli olmaya zorladığı da açıktır.
Rusya’nın kırmızı çizgileri
Rusya açısından konu, yalnızca 2014’te Kırım ile başlayan bir süreç ya da 2007 Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO ve AB genişlemesine karşı ABD hegemonyasına yönelik dile getirilen itirazdan ibaret değildir; bundan çok daha fazlasıdır. Rusya, kırmızı çizgilerinin aşılmasını istemeyen bir aktör konumundadır ve NATO’nun doğuya ilerleyişini kendisi için kaçınılmaz bir tehdit, Batı açısından ise stratejik bir hata olarak ele almaktadır. Nitekim John Mearsheimer da Batı’nın Rusya’nın geleneksel nüfuz alanına müdahale etmesinin, Moskova’yı kendi sınırlarını korumak adına sert tepki vermeye yönelttiğini öne sürer.
Ne olursa olsun, saldırganlık uluslararası hukuk kapsamında, Birleşmiş Milletler Şartı ekseninde kabul edilemez. Toprak bütünlüğü ve egemen eşit devletler yaklaşımı, günümüz dünyasının en temel ilkeleri arasında yer almaktadır. Ancak devam eden savaş süreci içinde Rusya’nın yaklaşımı hem cephede hem de masada “kazan–kazan” anlayışına evrilmiş görünmektedir. Özellikle Trump’ın Alaska Zirvesi kapsamında Putin ile görüşmesi sonrasında, bu yaklaşımın daha da güç odaklı bir alana doğru ilerlediğini söylemek mümkündür. Rusya’da Vladimir Putin açısından, Donald Trump’ın başkanlığıyla birlikte transatlantik ilişkilerin kırılganlaştığı bir alanın oluştuğu görülmektedir. Rusya’da Vladimir Putin açısından, Donald Trump’ın başkanlığıyla birlikte transatlantik ilişkilerin kırılganlaştığı bir alanın oluştuğu görülmektedir. Putin’in de bu çatlaklar üzerinden siyaset üretmeye başladığını söylemek yerinde olacaktır. Aksi halde ABD’nin bu denli savaşı bitirme isteğini yalnızca Trump’ın Nobel Barış Ödülü kazanma arzusu ile açıklamak mümkün olmayacaktır.
Gözden Kaçmasın
Buradaki kırılma, Ukrayna Savaşı’nın arka planının NATO’nun konumu üzerinden de okunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Geçtiğimiz hafta her yıl yapılan “Direkt Hat” programı kapsamında Putin, Rusya’nın dört bir yanından gelen soruları yanıtlamış ve bu sorular arasında Ukrayna ve NATO başlıkları da yer almıştır. NATO genişlemesine dair süreklilik gösteren vurgular ve “uyarılar yapıldı ama dinlenmedi” ve NATO ile işbirliğine açık Rusya söylemleri önemlidir. Bu söylem üzerinden savaşın, Rusya tarafından “önleyici savunma”ya dayalı bir kırmızı çizgi hatırlatması olarak karşımıza çıkmasını yanı sıra Rusya’nın işbirliği çağrısı olduğu da görülmektedir. Ancak bu işbirliği ya da barış görüşmesi alanı Rusya açısından iki temel ilkeye bağlanmış durumda: cephe odaklı olarak kazanılmış toprakların korunması ve masa odaklı olarak askeri-siyasi olarak sınırlandırılmış bir Ukrayna.
Avrupa'nın güvenlik paradoksu: Bağımlılık ve özerklik
Arasında Rusya–Ukrayna Savaşı, NATO ve Avrupa ülkeleri için kıta genelinde, Fukuyama’nın “tarihin sonu” yanılsamasını bitiren bir şok etkisi yaratırken, Avrupa’da güvenlik paradoksu Rusya tehdidi karşısında yeniden şekillenmeye başlamıştır. Şaşırtıcı bir gelişme olmamakla birlikte, var olan düzenin değiştiğinin de en net göstergesi bu süreçtir. Avrupa, esasında Batı ittifakını sorguladığı bir döneme giriş yapmış denebilir. Avrupa, yeniden daha önceki savaş dönemlerinde olduğu gibi “daha fazla güvenlik” ararken, güvenliğin araçlarını büyük ölçüde silahlanma ve askeri harcamalar üzerinden kurmaktadır. Avrupalı aktörler savunma bütçelerini artırırken, NATO askeri harcamalarının yüzde 5’e çıkarılacağının ilan edilmesi ve bunun Avrupa ayağında bir “normalleşme”ye dönüşmesi, aslında güvenliğin siyasal dilini de sertleştirmektedir. Savunma bütçesi, teknik bir kalem olmaktan çıkarak “kim daha çok ciddiye alıyor” yarışına dönüşmektedir. Nitekim SIPRI’nin 2025 raporunda, dünya askeri harcamalarının 2024 yılında 2 bin 718 milyar dolara ulaşarak 2023’e göre reel olarak yüzde 9,4 artış gösterdiğine dair verilerin yer alması oldukça düşündürücüdür. Bu durum yalnızca Rusya–Ukrayna Savaşı ile mi okunmalıdır sorusunu sormak gerekir. Zira Avrupalı aktörler bir vekalet savaşı başlatmış, ancak Ukrayna’nın geleceği bu süreçte ipotek altına alınmıştır.
Avrupa, Rusya gibi kendisine bir kırmızı çizgi belirlemiş ve bu çizgiyi de Ukrayna toprakları üzerinden çizmiştir. Ancak sahadaki ve masadaki yansımalar, Ukrayna’nın geleceğinin ne kadar belirsiz bir noktaya sürüklendiğini göstermektedir. ABD’nin sahadan kademeli olarak elini çekmesi, Avrupa’yı savaşın maliyeti ve desteğin ne kadar sürdürülebileceği konusunda öngöremediği bir alanla karşı karşıya bırakmıştır. Bunun sonucu olarak Ukrayna’da yerle bir edilen şehirler, milyonlarca göç eden insan ve Rusya–Ukrayna cephesi ekseninde hayatını kaybeden binlerce asker ortaya çıkmıştır.
Nitekim Avrupalı aktörlerin son dönemde bir araya geldiği toplantılarda, NATO’nun kendi içindeki yön ve kimlik tartışmalarının daha görünür hale geldiği görülmektedir. Bu bağlamda, Emmanuel Macron’un 2019 yılında dile getirdiği “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” tespiti, bugün gelinen noktada kendini gerçekleştiren bir kehanet nitelik kazandı. Öte yandan Friedrich Merz’in son açıklamalarında, Avrupa güvenliğinin yalnızca NATO’ya ve ABD’ye mutlak bağımlılık üzerinden sürdürülemeyeceğine işaret ederek, Avrupa’nın NATO içinde daha güçlü ve özerk bir sütun oluşturması gerektiğini vurgulaması dikkat çekicidir. Buna karşılık Macron’un, Rusya ile doğrudan temas ve diyalog kanallarının tamamen kapatılmaması gerektiğine dair açıklamaları, Avrupa içinde güvenlik algısının ve stratejik önceliklerin ne denli farklılaştığını da açık biçimde ortaya koymaktadır.
Avrupalı aktörler NATO’dan bağımsız bir yol haritası çıkarmaya çalışırken, Ukrayna’yı bu yeni denklemde nereye konumlandırdıkları sorusunun yanıtını bugüne kadar net olarak görebilmiş değiliz. Ancak yaşanan eksen kırılmasının sahada yansımaları olacağı da açık biçimde ortadadır denebilir. Trump dönemi, Avrupa’yı gerçekten “kendi ayakları üzerinde durmaya” mı itti, yoksa bu söylemler üzerinden Avrupa’yı daha da bağımlı bir hale mi getirdi sorusu hala netliğini korumaktadır. NATO’nun 75. yıl zirvesi olan Washington Zirvesi, Ukrayna’nın üyeliği konusunda kullanılan dil bakımından bir dönüm noktası olarak kabul edilirse, bugün gelinen noktada NATO’nun adeta uykuya geçtiği bir dönemin karşımıza çıktığını söylemek yerinde olacaktır. Jeopolitik değişimin ve güç mücadelesinin hızla şekil değiştirdiği en önemli cephelerden biri haline gelen Avrasya’da ise denklem büyük ölçüde Rusya–Ukrayna Savaşı’na sıkışmış durumdadır. 2026 itibarıyla bu kaosun daha da derinleşeceği bir sürecin bizleri bekleyip beklemediği bilinmez; ancak buradan bakıldığında temel beklentimiz savaşların ve ölümlerin sona ermesine yönelik olarak tarafların somut bir adım atmasıdır. Aksi durumda kesin olan bir şey var: Jeopolitik hesaplar ve güç mücadelesi büyüdükçe, bedeli daha da artmakta: Yıkılan şehirler, yerinden edilen milyonlar ve cephede hayatını kaybeden gençler, güç mücadelesinin soğuk dilinde yalnızca “sonuç” olarak yer alıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.