ABD-İsrail’in İran Savaşı: Güvenlik Doktrini ve Rejim Değişimi Beklentisi
02.03.2026 - 16:19 | Son Güncellenme: 02.03.2026 - 16:28
İsrail ve İran arasındaki çatışma, eskiden olduğu gibi sadece vekalet savaşları veya sınırlı saldırılar yoluyla yürütülen bir gölge savaşı olmaktan çıktı. Her iki tarafı da yöneten dini, ideolojik ve stratejik vizyonlarını ortaya koyan doğrudan bir çatışmaya dönüştü. Mevcut savaşı, iki ülkeyi yöneten düşünsel yapıdan, İsrail güvenlik doktrininin niteliğinden ve İran’daki rejim yapısında köklü bir dönüşüm yaratma yönündeki artan beklentiden bağımsız olarak anlamak mümkün değildir. İsrail güvenlik doktrini, araştırmacıların “savunmacı realizm” olarak adlandırdığı perspektif çerçevesinde ve önleyici strateji unsurlarıyla birlikte değerlendirilebilir. Bu doktrin, erken uyarı kapasitesinin korunması, askeri gücünü sergileyerek caydırıcılığın sürdürülmesi ve ortaya çıkan tehditlere karşı önleyici adım atmaya hazır olunması gibi temel ilkelere dayanıyor.
“Varoluşsal tehdit” kavramı da İsrail stratejik düşüncesinde merkezi bir yer tutuyor. Geleneksel tehditler ulusal çıkarlara zarar verirken, varoluşsal tehditler devletin bekasını doğrudan hedef alan meydan okumalar olarak görülüyor. İsrail güvenlik doktrininin tarihsel arka planına bakıldığında, bunun Siyonist yapının kuruluş sürecine ve 1948’de İsrail’in ilanına giden yolda Siyonist örgütlerin yürüttüğü çatışmalara dayandığı görülüyor. Bu süreçte askeri alanda kendi kendine yeterlilik ve potansiyel düşman ittifaklarına karşı üstünlüğün korunması gibi belirli ilkeler benimsenmişti. Ancak İsrail’in geçmiş savaşlarındaki eylemlerine bakıldığında, askeri açıdan hiçbir zaman kendi kendine yeterli olmadığı, genel olarak Batı’ya ve özellikle ABD’ye bağımlılığın tüm savaşların belirgin bir özelliği olduğu görülüyor. Bu durum, 1973’te Mısır ile İsrail arasında yaşanan savaş sırasında Washington’ın gerçekleştirdiği askeri hava köprüsünde açık biçimde ortaya çıkmıştı.
Söz konusu bağımlılık, İsrail’in son iki yılda Gazze Şeridi’ne yönelik savaşında daha da belirgin hale geldi. Bu sadece İsrail’e askeri hava ikmalinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı. ABD güçlerinin çatışmalara katılımının yanı sıra, ABD ve Avrupa istihbaratının İsrail ile Gazze’deki direnişe karşı savaşında iş birliği yapmasını da kapsadı. Aynı tablo, Washington’ın bugün İsrail ordusuyla yan yana İran’a karşı yürüttüğü savaşta da açık biçimde görülüyor. Gerçek şu ki, mevcut Siyonist-ABD’nin İran’a karşı savaşını, dini arka planından ve zamanlamasından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bu savaş, İsrail’in her yıl İbrani takvimine göre Adar ayının 14 ve 15’inde kutlanan Purim Bayramı ile eş zamanlı başlatıldı. Bu bağlantının nedeni, söz konusu bayramın, eski İran’da geçen kurgusal bir hikayeden, Yahudi bir yazar tarafından yaratılan ve daha sonra Eski Ahit kitaplarından biri olan Ester Kitabı’na dahil edilen bir efsaneden kaynaklanmasıdır.
Söz konusu hikaye, olayın kahramanı Ester ve kraliyet sarayında hizmetçi olan kuzeni Mordekay’ın, MÖ 486 ile 465 yılları arasında Pers İmparatorluğu’nu yöneten Kral Ahasuerus’un veziri Haman’ın entrikalarından İsrailoğullarını kurtarmadaki rolünü anlatır. Bu efsanevi anlatıda tarihsel değer taşıyan belki de tek unsur kralın adıdır. Bugün İsrail’de “Haman” ile İran’ın dini lideri Ali Hamaney arasında, Ester Kitabı’nda geçen Pers İmparatorluğu ile günümüz İran’ı arasında karşılaştırmalar yapılmakta.
Bu bağlamda, haham Marşah Elad’ın şu sözlerini hatırlatmakta fayda var:
“Bu sadece bir metafor değil, İran’a karşı yürütülen mücadelenin, Purim Bayramı’nda anısı yaşatılan efsanevi savaşın bir temsili olarak tasvir edilmesidir. Böylece, başta Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailliler, Mordehay’ın rolünü üstlenen figürler haline gelir. Böylece efsane ile güncel gerçeklik arasındaki mesafe ortadan kalkar ve her olay, uzak geçmişteki mitolojik hadiselerin yeniden sahnelenmesi gibi yaşanır.”
Başka bir ifadeyle dini boyut daha görünür hale geliyor, güncel gerçeklik dini hafızayla daha sıkı biçimde ilişkilendiriliyor. Bu yaklaşım, İsrail'in son savaşlarında tekrar eden bir hal aldı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın savaşın başlamasından saatler sonra “İsrail’in zafer kazanması gerektiğini” belirterek Tevrat’tan “İsrail’in Tanrısı yalan söylemez” ifadesini alıntılaması ya da Netanyahu’nun Gazze’deki savaşın ilk günlerinde Filistinlileri Tevrat anlatılarındaki Amaleklilere benzetmesi, din ile siyaseti iç içe geçiren bu yaklaşımın yansımalarıdır.
Haaretz gazetecisi Ofri Ilani’nin yazdığı gibi, bu durum savaşı bir ritüele dönüştürüyor ve İsrail’in laik bir devlet olduğu fikrini tamamen ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte, İran-İsrail ilişkilerini “ebedi düşmanlık” anlatısına indirgemek de uygun değildir. İki ülke arasındaki ilişkiler dramatik dönüşümler geçirdi. Şah döneminde ilişkiler, İsrail literatüründe “Çevre Doktrini” olarak bilinen strateji çerçevesinde güçlü fakat ilan edilmemiş bir iş birliği şeklindeydi. David Ben-Gurion tarafından başlatılan bu yaklaşım, Türkiye, İran ve Etiyopya gibi Arap olmayan ülkelerle ilişkiler kurarak, İsrail’e karşı düşman Arap dünyasını çevrelemeyi hedefliyordu.
İran İslam Devrimi sonrasında ise ilişki ideolojik bir düşmanlığa evrildi. Ancak bunun bir gecede ortaya çıkmadığını belirtmek önemlidir. Devrimin ilk yıllarında İsrail karşıtı sert siyasi söylem öne çıkmış olsa da, İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında Tahran yönetimi askeri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Tel Aviv ile gizli iş birliğine gitmişti. Bu çerçevede İsrail, İran’a Phantom savaş uçakları için yedek parçalar ve ABD menşeli diğer silahlar sağladı. Buna karşılık Tahran çok sayıda İranlı Yahudi’nin ABD veya İsrail’e göç etmesine izin verdi.
Ayrıca Lübnan’da Hizbullah’ın elinde bulunan ABD’li rehinelerin serbest bırakılması sürecinde rol oynadı. Bu gelişmeler daha sonra İran-Kontra skandalı olarak anılmıştı. Ayrıca İsrail, Irak’ın nükleer reaktörüne yönelik saldırı girişiminde İran’a istihbarat desteği sağladı. İran’ın bu operasyonu gerçekleştirmekte başarısız olmasının ardından İsrail hava kuvvetleri söz konusu reaktörü hedef aldı. Ancak bu savaşın sona ermesiyle İran, devrimci ideolojisinden vazgeçmedi ve devrimci söylemini İran sınırlarının ötesine taşımaya odaklandı. Bu kapsamda, Lübnan’daki Hizbullah'ı desteklemeye başladı ve bu da hızla İsrail için bir tehdit haline geldi. Sonuç olarak, iki ülke arasındaki pragmatik ilişki parçalandı ve yerini askeri, siyasi, medya ve istihbarat boyutları olan çok cepheli ve asimetrik bir bölgesel çatışmaya bıraktı.
Sahadaki tabloya bakıldığında, Washington’ın “Epik Öfke”, Netanyahu’nun ise “Aslanın Kükreyişi” adını verdiği İran’a yönelik mevcut savaşın, siyasi ve toplumsal düzeyde İsrail’de geniş bir mutabakatla karşılandığı görülüyor. Bu mutabakat, İran’ın İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyor ve ABD’nin savaşa liderlik etmesi ve gerçekleştirdiği geniş çaplı askeri yığınakla da güç kazanıyor. Söz konusu fikir birliği aynı zamanda, nihayetinde Netanyahu’ya fayda sağlasa da, muhalefet liderlerinin İran’a yönelik saldırıyı destekleyen açıklamalarında da yansıyor.
Normalde muhalif liderler sık sık, Netanyahu’yu yolsuzlukla ve İsrail'i zayıflığa ve çöküşe sürüklemekle suçluyor. Bu bağlamda, İsrail muhalefet lideri Yair Lapid, "Şu anda muhalefet ve hükümet yok, biz tek bir halkız" diye tweet attı. Solcu Demokrat Parti'nin başkanı Yair Golan da, savaşa desteğini dile getirdi ve İran tehdidini tamamen ortadan kaldırmak için hedeflerin dikkatlice seçilmesi gerektiğini, böylece İsrail'in gelecekteki yeni çatışma turlarına girmek zorunda kalmayacağını savundu. Golan ayrıca, İran’ın dini liderinin ortadan kaldırılmasına yol açan İsrail istihbarat üstünlüğünü övdü ve İranlıların “onları onlarca yıl baskı altında tutan bir diktatörden kurtulduğunu” öne sürdü.
Eski İsrail Savunma Bakanı ve Likud’un eski üyesi Moşe Ya’alon ise, hükümete olan güçlü muhalefetine rağmen, devam eden savaşın ilk gününde İsrail ordusunun, askeri istihbaratın ve Mossad’ın başarılarını övdü. Ya’alon, hükümeti yozlaşmış kişiler, aşırı sağcı dini görüşe sahip mesiyanik partiler ve askerlik hizmetinden kaçınan partiler tarafından kontrol edildiğini söyleyerek eleştiriyor. Tüm bunlar, derin siyasi ayrışmalara rağmen İsrail’de savaşın sesinin diğer tüm seslerin önüne geçtiğini gösteriyor. Ancak bu uzlaşmanın sürmesi, İran’ın savaşa dayanma kapasitesine, İsrail’e ne kadar zarar verebileceğine ve Washington ile Tel Aviv’in bu savaşın temel hedefi olan İran rejimini devirme yeteneğine bağlı.
Bu bağlamda İsrailli gazeteci Yossi Melman’ın, Şiilerin inanç temelli yapıları gereği yüksek dayanma kapasitesine sahip olduklarına dair değerlendirmesi dikkat çekiyor. Nitekim bu dayanıklılık İran-Irak Savaşı boyunca sekiz yıl boyunca kendini göstermişti. Benzer bir çerçevede yedek albay Moşe Elad, Maariv gazetesindeki yazısında şu temel soruyu gündeme getirdi: İran neden kaybettiğinde bile asla kaybetmez?
Elad’a göre bunun nedeni, İran rejiminin doktrini ve mantığıyla ilgilidir. Tahran'daki liderlik, teslim olmanın varoluşsal bir tehdit oluşturduğu, kayıp ve teslim olma kavramlarının İran Şiilerinin sözlüğünde bulunmadığı mantığıyla hareket ediyor. Bu nedenle, onun ifadesiyle, aldığı her yenilgi büyük bir zafer olarak kabul ediliyor ve Hizbullah’ta olduğu gibi, kendisi veya vekilleri tarafından alınan her yenilgi ilahi bir zafer olarak görülüyor. Bu durum, Trump ya da İsraillilerin varsayımları ile İran’ın yaklaşımı arasında derin bir kavramsal uçurum bulunduğunu gösteriyor. Trump, ticari bir mantığı öngörüyor ve karşı tarafın teslimiyetinin baskı uygulamakla bağlantılı olduğuna inanıyor.
Buna karşılık İran, devrimci varoluş mantığıyla hareket ediyor ve bir süper güce karşı ayakta kalmayı dahi başlı başına bir varlık şartı olarak görüyor. Bu temelde ve İran Devrimi’nin başlangıcından beri süregelen bu ideolojik çatışma ışığında, İran teslim olmayacaktır. Yüksek enflasyona, para biriminin çöküşüne ve artan işsizliğe rağmen teslim olmadı, çünkü İran din adamlarının görüşüne göre, acı çekmek halkı zayıflatmaz, aksine izledikleri yolun doğruluğunu kanıtlar. Benzer şekilde, yaptırımlar zayıflık olarak değil, İran’ın ilkelerine bağlılığının kanıtı olarak algılanıyor. Savaşın amacı artık İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmakla sınırlı değil, aynı zamanda İsrail’e ulaşabilecek balistik füzelerin geliştirilmesini durdurmakla da sınırlı değil.
Bu zorlu görevi karmaşıklaştıran önemli engellere rağmen, asıl amacın İran rejimini devirmek olduğu açıkça ortaya çıktı. Öte yandan, İsrailli yazar ve emekli tuğgeneral Yossi Kuperwasser, 23 Şubat tarihinde Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nde yayımlanan makalesinde, müzakere aşamasının yalnızca İran’da değil Gazze’de de sona erdiğini savundu. Kuperwasser, mevcut saldırının kritik bir dönemeçte gerçekleştiğini ve İran halkının Tahran’daki baskıcı teokratik rejimden kurtulmak için her şeyi riske atmaya hazır olduğunu göstermesinin ardından, İran’daki ayetullahları iktidardan uzaklaştırmak için altın bir fırsat sunduğunu ekledi.
Bu çerçevede, üst düzey İsrailli subayların, bu savaşın amacının "İran’daki rejimi devirmek için koşullar yaratmak, ardından Tahran’daki çıkarlarına saldırmak ve liderlerini hedef almak, böylece İran halkının son adımı atması için zemin hazırlamak" olduğunu söyledikleri aktarılıyor. Burada, İsrail istihbaratının İranlılar arasında yaygın olarak kullanılan uygulamalara ve programlara sızarak, rejime karşı isyana teşvik eden mesajlar gönderdiğini hatırlamak şarttır. Ancak, özellikle protestoların tek başına rejimi devirmek için yetersiz olduğu göz önüne alındığında, halk protestolarının İran rejiminin devrilmesine yol açacağı yönündeki romantize edilmiş Siyonist-ABD görüşünün geçerliliği konusunda önemli bir soru ortaya atılmalıdır.
Sahada örgütlü liderliğin olmaması, askeri kopuşların yaşanmaması ve başta Devrim Muhafızları ve Basij güçleri olmak üzere İran güvenlik güçlerinin etkin kontrolü nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanan geçmiş büyük ölçekli protesto örnekleri, bunu gösteriyor. Sonuç olarak, mevcut savaş sadece bir askeri çatışmadan daha fazlası gibi görünüyor, güvenlik hususlarının ideolojik ve stratejik hususlarla iç içe geçtiği uzun süreli bir çatışmanın dönüm noktasıdır.
Bununla birlikte, ABD’nin Tahran’a uyguladığı on yıllarca süren ağır ekonomik yaptırımlara rağmen dirençli olduğunu kanıtlamış siyasi ve güvenlik yapısı göz önüne alındığında, İran rejiminin hızlı bir zaferine veya içten çöküşünü beklemek derin karmaşıklıklar içeriyor. Bu nedenle, bu savaşın sonucu yalnızca savaş alanlarında değil, aynı zamanda her iki tarafın da yıpranmayı yönetme, bedeline katlanma ve yankıları önümüzdeki on yıllar boyunca bölge genelinde hissedilecek bir savaşta zaferin tanımına da bağlı olacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.