ABD-İsrail İlişkilerinde 7 Ekim Dönemeci

Gazeteci Hakan Çopur, 7 Ekim 2023 sonrası ABD-İsrail ilişkilerindeki dönüşümü ve Biden ile Trump yönetiminin arasındaki farkları Fokus+ için kaleme aldı.
251002MTÇ Web - ABD-İsrail İlişkilerinde 7 Ekim Dönemeci-Hakan Çopur.jpg

02.10.2025 - 16:01  |  Son Güncellenme:  07.10.2025 - 12:25

ABD’nin geleneksel olarak en derin bağlara sahip olduğu “sihirli” müttefiki İsrail ile olan ilişkileri, 7 Ekim 2023’ün ardından yeni bir sürece evrildi. Hamas’ın saldırılarından önce de en fazla savunma yardımı yaptığı ve başta BM olmak üzere uluslararası arenada her zaman savunduğu İsrail, 7 Ekim’in ardından ABD için “Orta Doğu’da yaşanan yeni bir 11 Eylül” yaklaşımıyla ele alındı.  

Gerek Joe Biden yönetimi gerekse Donald Trump yönetimi Netanyahu’ya her anlamda el uzatırken, iki yönetim arasında bazı söylem ve uygulama farkları olsa da özünde iki Amerikan yönetimi de İsrail’den sınırsız desteğini esirgemedi.  

İsrail’in Gazze’deki soykırımı zamanla derinleşirken uluslararası kamuoyu yavaş yavaş İsrail’in karşısına geçmeye başladı; buna mukabil ABD yönetimi cansiperane bir şekilde İsrail’i savunmaya devam etti. Bu çerçevede 7 Ekim’den sonra ABD’nin İsrail politikasında yaşanan değişim ve Biden yönetiminden Trump yönetimine geçişte ortaya çıkan minör politika farklılıkları, bugünü anlamamızda bize ışık tutacak ipuçlarını barındırıyor.

7 Ekim: İsrail’in 11 Eylül’ü mü?

İsrail, kuruluşundan bu yana geleneksel olarak ABD’den en fazla savunma yardımı alan ülke olmasına ve Filistin halkına yönelik katliamlarına karşın ABD tarafından başta BM olmak üzere ilgili tüm uluslararası kurum ve kuruluşlar nezdinde korunmasına rağmen 7 Ekim’de Washington ve Tel Aviv’de yeni bir söylem ve yaklaşım ortaya çıktı: “Bu, İsrail’in 11 Eylül’üdür.”  

Irak'ı işgal eden ABD askerleri

“Holokost’tan sonraki en büyük felaket” gibi nitelemelerle ABD yönetimi, İsrail’in arkasına o kadar büyük bir destek koydu ki, Netanyahu yönetimi, soykırım suçlarına ve dünya çapında, hatta batılı ülkelerden gelen tepkilere rağmen halen Washington’ın desteğini alabiliyor. Nasıl ki ABD, 11 Eylül 2001’deki İkiz Kule saldırılarının ardından adeta “küresel bir savaş” ilan edip Afganistan ve Irak’ı işgal ettiyse, İsrail de kendi açısından 11 Eylül saydığı 7 Ekim’in ardından bölgede kaosun ateşini körükledi. “Gazze’yi dümdüz etmek” şeklinde özetlenebilecek bir politikayla yola çıkan İsrail yönetimi, bir yandan İran’ın nükleer silahlarını, öte yandan Hizbullah ile Husileri hedef aldı. Bu pervasızlığın son noktasında ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden biri olan Katar’ı dahi hedef alan İsrail’in Suriye’ye yönelik müdahalesi de bölge dinamiklerini ciddi derecede bozan bir “bölgesel savaş” hevesinin son parçası oldu.  

Tüm bu süreçlerde ise ABD, İsrail’in neredeyse tamamen arkasında durdu. Washington elitleri nezdinde Netanyahu’nun artık “ileri gittiğinin” düşünüldüğü yer, önce Batı Şeria’nın ilhak planı ve ardından Katar’ın vurulması oldu.

Biden’dan Trump’a geçiş: Kim daha fazla İsrail destekçisi?

7 Ekim’i başkanlık koltuğundayken karşılayan Demokrat Joe Biden yönetimi, İsrail’e koşulsuz ve sınırsız destek verdiklerini tüm dünyaya ilan ederken Tel Aviv’e her türlü silahı göndermekte hızlı ve cömert davrandı. Kendi seçmen kitlesinde ve liberal batılı çevrelerde yükselen “İsrail savaş suçları işliyor” söylemlerinin ardından “ABD silahlarının İsrail tarafından Gazze’de savaş suçlarında kullanılmadığından emin olmak” için bir kararname çıkardı. Biden yönetimi, kendi yaptığı incelemede, “İsrail’in insan hakları ihlalleri yaptığını ancak ABD yapımı silahları buralarda kullanmadığı” sonucuna ulaştı.  

Bu süreçte ABD yönetimi, uluslararası kamuoyundan gelen baskıları hafifletmek amacıyla, İsrail’in sivil alanları havadan bombalamak için kullandığı 1 tonluk Amerikan bombalarının sevkiyatını geçici bir süre askıya aldı. İsrail’in yanı sıra ABD Kongresindeki Cumhuriyetçiler de ayaklandı.  

Başkanlık seçimlerine kadar Biden yönetimi İsrail’e sınırsız silah ve diplomasi desteği verirken, bir yandan da ara ara Netanyahu’nun katliam politikalarını hafiften de olsa eleştiriyordu. Zaman zaman haberlere yansıyan bu tür eleştirilere karşın Biden yönetiminin sahada İsrail ordusunu durduracak hiçbir adım atmadığı gün gibi ortadaydı. Bir süre sonra Netanyahu’nun, seçimlerde atını Demokratlar yerine Cumhuriyetçi Trump’a oynadığına ilişkin emareler çıkmaya başladı.

Günün sonunda Biden, kısmen de olsa İsrail’in Gazze’deki politikalarını eleştiren ama bunlara askeri destek ve diplomatik koruma sağlamaktan da geri durmayan bir çizgide seçimleri kaybetti. Başkanlık koltuğuna yeniden oturan Trump, “İsrail’in benden daha iyi bir dostu yok” açıklamasını yaptı.

Trump’la yeni dönem: Gazze’de çözüm istiyor ama…

20 Ocak 2025’te yemin ederek görevine başlayan Trump, Rusya-Ukrayna savaşı ile Gazze’deki krizi en hızlı şekilde bitirme sözü verdi. Biden’ın her iki krizin çıkmasında kötü roller oynadığını ve kendisinin bu sorunları çözeceğini söyleyen Trump, görevinin 9. ayında her iki krizi de sona erdirebilmiş değil. Esasen Gazze’deki krizin, kıtlığın ve “savaşın” bir şekilde bitmesini isteyen Trump, “bugüne kadar 7 savaşı sona erdirdim ama en zor olan İsrail-Filistin çatışmasını ben bitirdim” demek istiyor. Nobel Barış Ödülü’ne gözünü diken ABD Başkanı Trump, her ne kadar Gazze’deki insani krizin “bir şekilde” sona erdirilmesini istese de bugüne kadar İsrail’i bir noktaya getirmiş ya da somut adımlar atabilmiş değil.

İsrail’e silah ve savunma desteğini tam gaz sürdüren Trump yönetimi, Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan gibi bölge aktörleriyle birlikte Gazze’de bombaları durdurabilecek bir formül arayışında. Trump’ın her fırsatta “Ama 7 Ekim’i unutmayın” demesi ve esirlerin serbest bırakılmasına vurgu yapması ise hem İsrail’e hem de kendi kamuoyuna mesaj olarak öne çıkıyor.  Son açıklamalarında Gazze konusunda bölge liderleri ve Netanyahu ile görüştükten sonra “bir anlaşmaya varmaya yakınız” açıklamasını yapan Trump, henüz kamuoyuna açıklanmayan bir formül, Gazze krizini kısmen veya önemli ölçüde sona erdirecek bir siyasi süreç arayışında.  

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump

Trump’ın “Netanyahu’nun Batı Şeria’yı ilhak etmesine izin vermeyeceğim, artık durma zamanı, bu kadar yeter” şeklindeki açıklaması ise, Trump’ın Gazze konusunda bir çıkış yolunu beraber bulmak istemesi Türkiye ve bölge ülkelerine bir nevi siyasi mesaj olarak görülebilir.

ABD’nin 7 Ekim’den sonra İsrail’e verdiği desteğin sınırlarını tamamen açması, o günkü koşullarda Washington açısından politik olarak mantıklı, duygusal olarak da doğru geliyordu. Ancak Netanyahu yönetiminin hem Gazze hem de bölgede neden olduğu kıyamet senaryoları, bir noktadan sonra Kongre’deki bazı Cumhuriyetçileri bile “Bu durum artık ABD’nin ve İsrail’in ulusal çıkarlarına zarar veriyor” noktasına getirdi.  

Oldukça pragmatik bir lider olan Trump’ın bir yandan İsrail’e her anlamda destek vermeye devam etmesi, ancak öte yandan Gazze konusunda somut bazı adımlar atmaya çalışması, bugün geldiğimiz sürecin artık kimse için sürdürülebilir olmamasından kaynaklanıyor.  

BM Genel Kurulu marjında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bölge liderleriyle aynı masaya oturan Trump, Gazze konusunu “öyle ya da böyle” çözmek istiyor. Hem İsrail’in hem Filistinlilerin hem de bölge ülkelerinin razı olabileceği bir formül bulmak Trump açısından mümkün mü bunu hep beraber göreceğiz.  

Ancak açık olan şey şu ki, Fransa, İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi batılı ülkelerin dahi Filistin’i tanıması ve Gazze konusunda uluslararası kamuoyunun son noktaya gelmesi, ABD’yi daha net bazı kararlar almaya itebilir.  

“Evin şımarık çocuğu” sayılabilecek İsrail’in pervasız saldırılarının savunulacak hiçbir tarafı kalmadı. Bunu Oval Ofis’teki ABD Başkanı da görüyor. Peki çözüm nasıl mümkün olacak? Trump o çok sevdiği “anlaşma yapıcı” (dealmaker) başkan rolünü hakkıyla oynayabilecek mi? ABD, artık bir noktada Netanyahu’ya dur diyecek mi?

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.