ABD-İran Müzakereleri Bir Anlaşma Üretir mi?

Araştırmacı Emine Gözde Toprak, ABD-İran müzakerelerinin anlaşmayla sonuçlanma ihtimalini, bölgesel gerilimler, askeri baskı ve diplomatik arayışlar ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.
abd-iran-muzakereleri-bir-anlasma-uretir-mi.jpg

09.02.2026 - 16:48  |  Son Güncellenme:  09.02.2026 - 16:54

Haziran 2025’teki 12 günlük çatışmanın ardından tesis edilen kırılgan ateşkes, tarafların temel ihtilaf başlıklarını askıya almıştı. Bu nedenle İran dosyasının kısa süre içinde yeniden gündemin merkezine yerleşmesi beklenen bir gelişmeydi. Bu geri dönüşü hızlandıran kritik eşik İran’da 28 Aralık’ta başlayan protesto dalgası oldu. İçeride derinleşen meşruiyet aşınması, dış aktörlerin süreci kendileriyle ilişkilendirmesiyle daha sert bir gerilime evrildi. 

Washington, protestoların Tahran’ın hem iç bütünleşmesini zayıflattığı hem de dış müzakere esnekliğini daralttığı varsayımıyla İran’ın zaman baskısı altında hareket edeceği kanaatine yaslandı. Bu okuma Donald Trump’ın söylemini sertleştirerek doğrudan İran yönetimini hedef almasıyla daha da pekişti. Eşzamanlı biçimde bölgeye dönük askerî konuşlanma ve yığınak işaretlerinin artması bölgeyi yeni bir askeri tırmanma hattına yaklaştırdı. 

Türkiye’nin rolü: Mekik diplomasisi, motivasyon ve sınırlar 

Tansiyonun yeni bir müdahale ihtimalini yeniden gündeme taşıdığı bu dönemde bölge ülkelerinin yürüttüğü aktif diplomasi tırmanmayı frenleyen başlıca unsur olarak öne çıktı. Bu çabanın merkezinde Türkiye yer aldı. Ankara hem Washington’la konuşabilen hem Tahran’la temas kanallarını açık tutabilen sınırlı sayıdaki aktörden biri olarak çatışmayı önlemeyi hedefleyen bir diplomatik hat kurmaya çalıştı. Türkiye’nin bu rolü üstlenmesinin arkasında üç yapısal motivasyon okunabilir: Birincisi, sınır güvenliği, göç ve ekonomik kırılganlıklar nedeniyle İran ve çevresinde oluşacak istikrarsızlığın maliyetinin doğrudan Türkiye’ye yansıması. İkincisi, enerji arzı ve ticaret hatları üzerinden bölgesel savaş senaryolarının yüksek ekonomik bedel üretmesi. Üçüncüsü ise Türkiye’nin son yıllarda arabuluculuk kapasitesini dış politika araç setinin daha görünür bir parçası haline getirme eğilimi. 

İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi

Bu yaklaşım, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son haftalardaki temas trafiğinde somutlaştı. 13 Ocak’ta Fidan’ın Abbas Arakçi ile telefon görüşmesi yaptığı; 15 Ocak’ta Türkiye’nin İran’a yönelik askerî müdahaleye açık biçimde karşı çıktığını vurgularken Washington’la temaslarını sürdürdüğü; 30 Ocak’ta Arakçi’nin İstanbul’a gelerek hem Türk yetkililerle görüştüğü hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la bir araya geldiği; aynı dönemde Fidan’ın ABD tarafında Steve Witkoff ile kapsamlı görüşmeler yürüttüğü bilgileri açık kaynaklara yansıdı. Bu temasların toplamı, Türkiye’nin aracı olmaktan öte tırmanmayı kesmeye dönük asgari zemini kurma çabasına işaret ediyor. 

Türkiye’nin son dönemde yürüttüğü mekik diplomasisi tırmanmaya açık ve temas kanalları daralmış bir kriz ortamında belirleyici bir işlev gördü. Ankara hem bölge başkentleriyle hem de Washington-Tahran hattıyla eşzamanlı temas yürüterek hızla çatışmaya evrilebilecek dinamiği frenleyecek asgari bir diplomatik zemin inşa etmeye çalıştı.  

Tahran’ın son dakika hamlesi: Neden İstanbul’dan Umman’a? 

Tam da bu zeminin güçlenmeye başladığı bir eşikte, Tahran’ın son günlerde mutabakatta geri adım attığı görüşmelerin İstanbul yerine Umman’a taşınmasını ve formatın daha dar, ABD-İran ikili çerçevesinde kurulmasını istediği görüldü. Bu hamle iki gerekçeyle açıklanabilir. 

Birincisi, gündem kontrolü. Washington’ın nükleer dosyanın yanı sıra balistik füze programı ve bölgesel vekil ağlarını da müzakere başlıkları arasına yerleştirmek istediği biliniyor. Bölgesel aktörlerin gözlemci olarak masada bulunması ise bu başlıkların “ABD talebi” olmaktan çıkıp “bölgesel güvenlik talebi” şeklinde çerçevelenmesi riskini artırır. Tahran, müzakereyi daha steril bir ikili zemine çekerek nükleer başlık dışındaki alanlarda taahhüt baskısını sınırlamayı hedefliyor. 

İkincisi, arabuluculuğun ürettiği siyasal görünürlük ve bunun tetiklediği jeopolitik rekabet. Türkiye’nin, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kolaylaştırıcı rolünün güçlenmesi, süreci iki ülke arasındaki teknik bir pazarlığın ötesinden bölgesel bir diplomatik çerçeveye yerleştiriyor. Bu durum Tahran açısından yalnızca usul meselesi değil. Suriye’deki erozyon, Irak’ta artan baskı, Lübnan hattında daralan hareket alanı ve Körfez’deki dengeleme arayışlarıyla belirginleşen bölgesel kayıplar İran’ı “oyun kurucu” görüntüsünü korumaya daha fazla bağımlı hale getirdi. Bu nedenle Ankara’nın arabuluculuk üzerinden kazandığı görünürlük İran-Türkiye rekabetinde inisiyatifi Türkiye lehine çevirebilecek bir zemin yaratıyor. Böyle bir çerçevenin Tahran tarafından görmezden gelinmesi, İran’ın çevresel diplomaside geri çekildiği şeklinde okunarak jeopolitik itibar maliyeti doğurabilir.  

Tahran’ın daha dar ve kontrol edilebilir bir format arayışı bu bakımdan anlaşılır olsa da kısa vadeli gündem kontrolü orta vadede daha yüksek bir bedel üretme potansiyeline sahip. Sürecin bölgesel bir çerçeveye bağlanması, tarafların geri adımını zorlaştıran, tırmanmayı yalnızca erteleyen değil belirli eşiklerde sınırlandıran ve gerektiğinde durduran bir fren mekanizmasına da dönüşebilir. 

Pazarlığın gerçek düğümü 

Buna rağmen gerilimin seyrini belirleyecek ana değişken toplantının nerede yapıldığı değil neyin pazarlık konusu olduğu ve al-ver dengesinin kurulup kurulamadığıdır. İstanbul, Umman ya da başka bir ara formül yalnızca sahneyi değiştirir, yapısal sorunları değiştirmez.  

6 Şubat Maskat görüşmesi sonrasında ortaya çıkan işaretler İran tarafının nükleer program başlığında belirli teknik esneklik sinyalleri verebilse de füze kapasitesi ve bölgesel vekil ağları konusunda alanının son derece sınırlı olduğunu net biçimde ortaya koymuştur. Özellikle balistik füze kapasitesinin güvenlik doktrininin pazarlık dışı olarak görülmesi bu dosyayı Tahran açısından yapısal bir kırmızı çizgiye dönüştürüyor. Dolayısıyla müzakerelerin kilit sorusu şuraya düğümleniyor: İran’ın nükleer dosyada sunabileceği azami taviz ABD’nin kabul edebileceği asgari taviz eşiğini karşılayacak mı, karşılıyorsa ABD bunun karşılığında ne vermeye razı olacak? 

ABD Başkanı Donald Trump

Diğer yandan Washington’ın temel taleplerinden geri çekilmesini zorunlu kılacak bir baskının henüz oluşmadığını düşündürüyor. Sahadaki askeri konuşlanma ve İran’ın iç kırılganlığı ABD’nin kendisini daha avantajlı bir konumda görmesine zemin hazırlıyor. Bu tablo Washington’da bekleyerek kazanma yaklaşımını güçlendiriyor, İran’ın zamanla iç ve dış baskılar altında daha fazla daralacağı ve nihayetinde ABD’nin koşullarına yaklaşmak zorunda kalacağı varsayımı, uzlaşma olasılığını tümüyle dışlamasa da anlaşmayı bugünden yarına değil daha ileri bir tarihe erteleme mantığını besliyor. 

2026 süreci 2025 Nisan-Mayıs temaslarından farklı mı? 

2026’daki müzakere süreci 2025 ilkbaharındaki temaslardan iki temel noktada ayrışıyor. Birincisi, 12 günlük çatışmanın bıraktığı miras, tehditlerin inandırıcılık eşiğini yükseltti. Askerî seçenek artık yalnızca pazarlıkta kullanılan bir söylem değil tarafların gerçekçi biçimde hesaba kattığı bir ihtimal. İkincisi, İran’ın derinleşen ekonomik ve siyasi darboğazı Tahran’ın manevra alanını daralttı.  

Bu tablo, görüşmelerin atmosferini de değiştirdi. 2025 ilkbaharında daha teknik bir dil ve görece sınırlı gerilim içinde yürüyen temaslar, bugün daha geniş bir bölgesel bağlama taşınmış durumda. Bölge aktörleri daha görünür hale gelirken askerî baskı unsuru da ön plana çıktı. Dolayısıyla 2026’daki süreç, basitçe yeni bir tur değil 2025’te çözülemeyen başlıkların, savaş deneyimi ve iç krizlerle keskinleşerek yeniden masaya konulmasıdır. 

Değerlendirme 

Müzakerelerin fiilen başlaması, krizin çözüme girdiği anlamına gelmiyor zira henüz müşterek bir al-ver dengesi üreten bağlayıcı bir çerçeve oluşmuş değil. Taraflar masayı açık tutarken sahadaki hazırlıklarını sürdürerek birbirlerine “hazır olma” sinyali veriyor. Bu durum diplomasiyi, tırmanmayı frenleyen bir araç olmaktan ziyade tırmanmayı yöneten bir parçaya dönüştürüyor.  

Tahran cephesinde karar, büyük ölçüde Devrim Rehberi Hamaney’in yalın fakat sert bir risk muhasebesine sıkışıyor: Müzakere masasında geri adım atılması beklenen başlıklarda ödenecek stratejik bedel, askerî çatışmanın doğuracağı maliyetten gerçekten daha mı ağır ve eğer savaş kaçınılmazsa, ABD’nin kapsamlı bir müdahalesinin ardından rejim ayakta kalabilecek mi? Önümüzdeki dönemin ritmi teknik ayrıntılardan çok bu risk eşiklerinin nasıl yeniden tanımlanacağına bağlıdır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.