ABD–İran–İsrail Savaşında Çevresel Yıkım ve İnsanlığın Geleceği
01.04.2026 - 17:18 | Son Güncellenme: 17.04.2026 - 08:25
Uluslararası ilişkiler alanında savaş, sistemin kaçınılmaz bir gerçeği olarak görülse de hayatın devamlılığı doğrudan o savaşın yürütüldüğü çevrenin geleceğine bağlıdır. Bu noktada insanlık tarihi ile çevre arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Çevre, yalnızca doğal bir alan değil, aynı zamanda siyasal, ekonomik ve güvenlik dinamiklerinin şekillendiği temel bir zemindir. Bu nedenle çevre sorunları, güvenlik çalışmaları alanında pek çok akademisyen ve uzmanın temel inceleme konularından biri haline gelmiştir. Çünkü çevre, uluslararası sistemin dışsal bir unsuru değil, doğrudan sistemin kurucu bileşenlerinden biri olarak ele alınmalıdır.
İklim değişikliği de bu bağlamda yalnızca ekolojik bir kriz değil, aynı zamanda küresel yönetişim mekanizmaları ve güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı bir süreçtir. Bu nedenle çevre meselesi, yalnızca çevresel bir sorun olarak değil; “insan güvenliği” ile “devlet güvenliği” kesişiminde okunmalıdır. Günümüzde iklim krizi, güvenlik alanının yeni bir boyutu, hatta yeni bir mücadele sahası olarak ortaya çıkar. Ancak bu süreci anlamlandırırken yalnızca sonuçlara değil, bu sonuçları üreten yapısal dinamiklere de odaklanmak gerekmektedir. Bu noktada Anthropocene (Antroposen) ve Capitalocene (Kapitalosen) tartışmaları kritik bir savaş ekseni çerçevesi sunar. Bunun nedeni ekonomi ve ekoloji arasındaki ilişkinin son derece derin ve karşılıklı bağımlılıklar içeren bir yapıya sahip oluşudur. Jason W. Moore editörlüğünü yaptığı Anthropocene or Capitalocene? Nature, History, and the Crisis of Capitalism ve Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz tarafından yazılan The Shock of the Anthropocene adlı eserler, çevresel krizleri anlamlandırmada önemli bir teorik zemin sunarak çevresel krizlerin yalnızca insan faaliyetlerinin doğal bir sonucu olmadığını, aksine belirli ekonomik sistemler, teknik süreçler ve siyasal iktidar ilişkileri tarafından üretildiğini ortaya koyar.

Bu çalışmalar içinde Antroposen yalnızca insanın gezegen üzerindeki etkisi olarak değil; kapitalist üretim ilişkilerinin doğa üzerindeki yıkıcı etkisi olarak ele alınırken çevre krizi konusunda “hepimizin ortak sorumluluğu” olarak sunan yaklaşımlar eleştirilir. Çünkü çevresel yıkımın bireysel davranışlara indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok katmanlı bir savaşlar denklemi haline geldi. Bu nedenle de devletler dolaylı ya da doğrudan uluslararası sistem içerisinde hem çevreyi hem de insanlığın geleceğini koruma alanlarının güçlendirmeli. Ancak pratikte bu aktörler, yürüttükleri savaş politikaları aracılığıyla tam tersine, bu geleceği korumaktan ziyade yıkıma sürüklemektedir.
Gözden Kaçmasın
Bugün gelinen noktada da benzer bir tablo ile karşı karşıyayız. Gerek Rusya-Ukrayna Savaşı gerekse Orta Doğu’da devam eden çatışmalar, savaşların yalnızca siyasi ve askeri sonuçlar üretmediğini; aynı zamanda çevresel yıkımı derinleştirdiğini açık biçimde göstermektedir. Bu durum, savaşın artık yalnızca jeopolitik bir mesele değil, aynı zamanda küresel bir kriz alanı haline geldiğini ortaya koymaktadır.
Savaş-çevre ve gerçekler
Tarih boyunca çevre, savaşlarda yalnızca bir arka plan unsuru değil; aksine zafer kazanımını doğrudan etkileyen stratejik bir hedef alanı olmuştur. Bu bağlamda ekolojik denge, çoğu zaman bilinçli şekilde hedef alınmış ve savaşın bir aracı haline getirilmiştir. Çevre sorunlarının savaşlarla olan ilişkisi yeni bir olgu değildir; ancak bu ilişkinin uluslararası hukuk bağlamında görünür hale gelmesi özellikle 20. yüzyılın sonlarına denk gelmektedir. Kyoto Protokolü ya da Paris İklim Anlaşması bu alanlardan birkaçıdır.
Güvenlik konusundan bahsettiğimiz için, konu güvenlikleştirme kuramı açısından ele alındığında çevresel güvenlik, nesnel bir tehditten ziyade siyasal aktörler tarafından “söylem-eylem” yoluyla inşa edilen bir süreç olarak okunmalıdır. Çünkü bir meselenin güvenlik tehdidi olup olmadığı, onun nesnel durumundan ziyade siyasal aktörler tarafından nasıl tanımlandığına bağlı hale gelmektedir. Bu bağlamda Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde çevre anlaşmalarından çekilme kararı, yalnızca bir politika değişikliği değil; aynı zamanda çevre meselesinin güvenlik hiyerarşisinde yeniden konumlandırılmasıdır. Trump yönetimi, iklim değişikliğini ve çevresel krizleri varoluşsal bir tehdit olarak ele almamış; oysa Joe Biden döneminde iklim değişikliği yönetimin en önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Ancak Trump’ın ikinci başkanlık dönemi ile ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi, 2026 itibarıyla resmen yürürlüğe girmiştir. Kısacası Trump ve ABD dış politikasında karar alıcılar sınırsız bir şekilde yıkım mantığını ortaya koydu diyebiliriz.
Uluslararası insancıl hukuk ekseninde çevre, savaşın sınırlandırılması ve insan yaşamının devamlılığı açısından son derece kritik bir konumda yer almaktadır. İnsan kaynaklı ya da kapitalist sistem kaynaklı olsun, çevresel tahribatın boyutu ne olursa olsun, özellikle 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve 1977 tarihli Ek Protokoller ile savaşın yöntem ve araçlarının sınırlandırılması hedeflenmiş; bu çerçevede hem insan hayatının hem de çevresel sistemlerin korunması amaçlanmıştır. Bu noktada su, gıda, enerji ve genel olarak çevresel sistemler, sivil nüfusun hayatta kalabilmesi açısından korunması gereken en temel alanlar olarak öne çıkmaktadır. Ancak sahadaki gelişmeler, bu normatif çerçevenin giderek aşındığını göstermektedir.
Özellikle Ekim 2023’ten bu yana savaş alanlarında asker–sivil ayrımının fiilen ortadan kalktığı, savaş hukukunun büyük ölçüde göz ardı edildiği ve çevreye verilen zararın dahi askeri avantaj kapsamında değerlendirildiği son derece sorunlu bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu durum, uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinin yalnızca ihlal edilmediğini; aynı zamanda savaşın doğasının dönüşerek çevresel sistemleri doğrudan hedef alan yeni bir aşamaya geçtiğini göstermektedir.
Orta Doğu’dan küresel alana toksik gerçekler
UNEP, İran’daki petrol tesislerine yakın ve hatta kent içi alanlarda meydana gelen saldırıların uzaktan algılama yöntemleriyle doğrulandığını; ağır petrolden kaynaklı dumanın çocuklar dahil olmak üzere halk tarafından doğrudan solunduğunu ve bunun uzun vadeli insan ve çevre sağlığı açısından ciddi riskler yarattığını belirtmektedir.
WHO da partikül maddeler ve yanma kaynaklı kirleticilerin ciddi bir sağlık yükü doğurduğunu ortaya koymaktadır. Euronews’in aktardığı uzman değerlendirmelerinde ise “kara yağmurlar (black rain)”, hidrokarbon karışımlarına dair kanserojen bileşiklerin varlığına dikkat çekiliyor. Tam da bu noktada şu sorunun sorulması gerekir: Bu sürecin sonuçları ne olacaktır?
Karşımıza yalnızca bir enerji krizi değil; aynı zamanda derinleşen sağlık ve gıda güvenliği sorunları çıkmaktadır. Hava kirliliğinin artmasıyla birlikte akut sağlık problemlerinin yaygınlaşacağı, toprak ve suya çöken kirleticilerin ekosistem üzerindeki baskıyı artıracağı açıktır. Körfez’in yarı kapalı bir deniz olması nedeniyle olası petrol ve kimyasal sızıntıların balıkçılıktan içme suyuna kadar tüm sistemi etkileyeceğini öngörmek hatalı olmayacaktır.

Buna bir de nükleer risk başlığı eklendiğinde tablo çok daha korkutucu bir boyuta ulaşmaktadır. Bushehr ve Dimona dahil bazı ana tesislerde doğrudan hasar teyit edilmemiş ya da reaktörlere zarar gelmemiştir; ancak bu durum “risk yok” anlamına gelmemektedir.
Mevcut tabloyu daha somutlaştırmak gerekirse, 28 Şubat–14 Mart 2026 tarihleri arasında savaşan tarafların karbon yoğun silah kullanımı, savaş uçakları ve gemilerin operasyonları ile petrol depolama tesisleri ve sivil altyapının bombalanması sonucunda yaklaşık 5,6 milyon ton karbondioksit (CO₂) ve diğer sera gazlarının salındığı tespit edilmiştir. Bu yalnızca doğrudan askeri faaliyetlerin yarattığı emisyonu göstermektedir. Ayrıca İran Kızılay’ının yaklaşık 20.000 sivil binanın hasar gördüğüne dair raporları temel alındığında ise bu sektörden kaynaklanan ek emisyonun yaklaşık 2,4 milyon ton CO₂ eşdeğeri olduğu hesaplanmaktadır.
Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, bu emisyonların bir yıl boyunca aynı yoğunlukta devam etmesi durumunda, dünyanın en düşük emisyona sahip 84 ülkesinin toplam yıllık karbon salımına eşdeğer bir düzeye ulaşacağı görülmektedir. Bu tablo, savaşın yalnızca jeopolitik değil; aynı zamanda derin bir çevresel ve insani kriz ürettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
An itibarıyla Orta Doğu’da devam eden savaş süreci, yalnızca doğrudan şiddet (bombardıman ve buna bağlı emisyonlar) üzerinden değil; aynı zamanda Gazze örneğinde açıkça görüldüğü üzere yapısal şiddet ve çevresel yıkım üzerinden derinleşmektedir. Artık savaşın hedefi yalnız askeri unsurlar değildir; gezegenin ekolojik sistemi doğrudan hedef alınmaktadır. Enerji kaynaklarının, su tesislerinin ve nükleer altyapının hedef haline gelmesi, bölgesel ölçekte çok katmanlı bir güvenlik krizini beraberinde getirmektedir. Enerji altyapısının vurulmasıyla birlikte büyük ölçekli karbon salımı ortaya çıkmakta; atmosfer ve iklim sistemi doğrudan etkilenmektedir. Bu durum, savaşın yalnızca bugünü değil, geleceği de tahrip eden bir süreç olduğunu göstermektedir. Gazze’de ortaya çıkan tablo bu yıkımın en somut örneklerinden biridir. Bölgedeki enkazın temizlenmesinin yaklaşık 7 yıl süreceği ve yaklaşık 60 milyon ton moloz oluştuğu belirtilmektedir. UNOPS İcra Direktörü Jorge Moreira da Silva, bu molozların yalnızca fiziksel bir yıkımı temsil etmediğini; aynı zamanda asbest gibi sağlığa son derece zararlı kimyasallar ve insan kalıntıları içerdiğini vurgulamaktadır.
Bu, savaşın bitse dahi etkilerinin uzun yıllar boyunca devam edeceğini göstermektedir. Henüz bu yaralar sarılmadan İran–ABD–İsrail savaşıyla birlikte bölgeye yaklaşık 8 milyar insanı dolaylı ya da doğrudan etkileyebilecek yeni çevresel krizlerin eklendiği görülmektedir. Çünkü bu savaş artık cephelerle sınırlı değildir; savaş cepheleri ile çevre güvenliği aynı düzlemde birleşmiştir. Dolayısıyla bugün gelinen noktada açık olan şudur: Bu savaşın kazananı olmayacaktır. Çünkü kaybeden yalnızca taraflar değil; siviller, yaşam alanları ve gezegenin kendisidir. İnsan hayatı doğrudan hedef alınmasa bile, suyun, havanın ve toprağın kirletilmesi yoluyla dolaylı biçimde yok edilmektedir. Bu nedenle savaş artık yalnızca askeri bir mücadele değil; aynı zamanda insanlığın geleceğini tehdit eden bir çevresel güvenlik krizi olarak karşımızda durmaktadır.
Son noktada fiziki enerji ve altyapılarının doğrudan hedef alındığı bu denli komplike bir savaş alanında, çevre konusuna yeterince hassas ve rasyonel yaklaşılmadığı açıkça görülmektedir. Özellikle ABD’nin Venezuela ya da diğer bölgelerden sağladığı enerji kaynaklarını güvence altına alma yaklaşımıyla hareket ederken, çatışma sahasında enerji altyapılarının hedef alınmasını ve ortaya çıkan çevresel zararları ikincil bir mesele olarak görmesi son derece sorunludur. Bu yaklaşım, çevresel tahribatı stratejik maliyet hesabının dışında bırakarak, kısa vadeli askeri ve ekonomik kazançları öncelemektedir. Oysa enerji tesislerinin vurulması yalnızca ekonomik dengeleri değil; atmosferi, su kaynaklarını ve ekolojik sistemi doğrudan etkileyen zincirleme bir yıkım üretmektedir. Bu noktada gözden kaçırılan temel gerçek şudur:
Tek bir Güneş’in aydınlattığı, tek bir atmosferin altında nefes alınan bu dünyada, çevresel yıkımı görmezden gelmek yalnızca bir ihmal değil; insanlığın ortak geleceğini bilinçli biçimde riske atmak ve gezegenin sürdürülebilirliğini geri dönüşü zor bir kırılmaya sürüklemektir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.