ABD-İran Hattında Kritik Eşik: Savaş İhtimali Güçleniyor

Gazeteci Ali Çabuk, BM tarafından İran'a uygulanan yaptırımların yeniden devreye girmesiyle ABD ve Avrupa'nın İran'a yönelik artan baskı politikalarını Fokus+ için kaleme aldı.
251002MT%C3%87_Web_-_ABD-%C4%B0ran_Hatt%C4%B1nda_Kritik_E%C5%9Fik__Yapt%C4%B1r%C4%B1mlar_Geri_D%C3%B6nd%C3%BC%2C_Sava%C5%9F_%C4%B0htimali_G%C3%BC%C3%A7leniyor-Ali_%C3%87abuk.jpg

02.10.2025 - 12:47  |  Son Güncellenme:  02.10.2025 - 12:51

28 Eylül’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP/JCPOA) çerçevesinde kaldırılan tüm yaptırımların yeniden uygulanmasına karar verdi. Bu adım, nükleer anlaşmanın fiilen sona erdiğini tescillerken, İran’a yönelik uluslararası baskının askeri, ekonomik ve diplomatik boyutlarda yeniden meşruiyet kazanmasına yol açtı.

Bir gün sonra Washington’dan gelen mesaj, tansiyonu daha da yükseltti. ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı ortak basın toplantısında İran ile diplomasiye son verdiklerini ilan etti. Konuşmasına “İran, ticaret, İbrahim Anlaşmaları ve Gazze’de ateşkesi görüştük” sözleriyle başlayan Trump, sürpriz bir şekilde İran’ın da İbrahim Anlaşmaları’na dahil olabileceğini dile getirdi.  

ABD’de bu çıkış “diplomatik açılım” olarak yorumlandı ancak Tahran açısından bu ifade örtülü bir “rejim değişikliği” tehdidi olarak algılandı. Zira İran rejimi İsrail’i tanımamakta ve varlığını ideolojik düzeyde reddetmektedir. Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları’na katılım ancak rejim değişikliğiyle mümkün görülebilir.

İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş, bu tabloyu daha da pekiştirdi. Tahran, kapsamlı saldırıları rejim değişikliğini hedefleyen bir strateji olarak okudu. Şimdi ise İsrail basınında “İran ile ikinci savaş kapıda, bu kez daha şiddetli olacak” manşetleri atılıyor. ABD’nin Katar’a yakıt ikmal uçakları göndermesi, Hamas’a sunduğu barış planı ve BM yaptırımlarının geri dönüşü bölgesel askeri gerilimi hızla tırmandırıyor.

Snapback’in stratejik anlamı: Yaptırımların ötesinde meşruiyet krizi

Diplomasi cephesi ise çıkmazda. Tahran yönetimi, İngiltere, Almanya ve Fransa ile yoğun temas yürütse de “tetik mekanizmasının” devreye girmesini engelleyemedi. İranlı yetkililer, müzakerelerin sonucu önceden belirlenmiş bir formalite olduğunu savunuyor. Gerçekten de BMGK’nın aldığı karar, yalnızca askeri ve ekonomik baskının değil, diplomatik tecridin de devreye sokulduğunu gösteriyor. Özellikle İsrail ile yaşanan 12 günlük savaşın ardından, ABD öncülüğünde yeniden canlanan “maksimum baskı” politikası, bu kez Avrupa’nın aktif katılımıyla genişlemiş durumda.

2015 anlaşmasına göre, taraflardan biri İran’ı yükümlülüklerini ihlal etmekle suçladığında, tüm BM yaptırımları otomatik olarak geri dönüyor. ABD 2018’de anlaşmadan tek taraflı çekildiğinde İran da kademeli olarak yükümlülüklerini askıya almış, bunu anlaşmanın kendisine tanıdığı haklarla gerekçelendirmişti. Ancak İsrail ile son çatışma sonrası “tetik mekanizması” kaçınılmaz hale geldi. Tahran’ın Avrupa ile yürüttüğü görüşmeler sonuçsuz kaldı; İran hem ekonomik yaptırımların hem de diplomatik baskının hedefi haline geldi.

28 Eylül itibarıyla yeniden devreye giren “snapback” mekanizması, ABD-İran-İsrail üçgeninde askeri tırmanışı artırırken bu kez Avrupa’yı da sahaya çekti. İran açısından yaptırımların dönüşü, ekonomiden çok uluslararası alanda askeri ve diplomatik kuşatmaya meşruiyet kazandıran bir hamle olarak görülüyor. Daha önce ABD’nin tek başına yürüttüğü baskıya şimdi İngiltere, Almanya ve Fransa da katılmış durumda. Bu tablo Tahran için kritik, çünkü baskı artık yalnız Washington’un değil, uluslararası toplumun geniş kesiminin onayını almış görünüyor.

İran Dini Lideri Ali Hamaney

İran için yaptırımların geri dönüşü bir “meşruiyet sorunu”na dönüşürken, İsrail ile yaşanan 12 günlük savaş sonrası atmosfer 2015 öncesinden daha gergin. Tahran yönetimi, kuşatmayı kırmak için alternatifler arayışında ancak Avrupa ile diplomasi sonuç vermediği için daha radikal seçenekler gündeme geliyor. Ülkede nükleer silah geliştirme çağrıları artsa da bu, yönetim için “beka tehdidine karşı son seçenek” olarak görülüyor.

BMGK’nın devreye soktuğu yaptırımlar, ABD’nin uzun süredir masada tuttuğu şartlarla uyumlu. Washington, baskı politikasında bu kez BM’yi de yanına almış oldu. Oysa İran’a karşı ilk BM kararı Temmuz 2006’da çıkmış, uranyum zenginleştirme ve plütonyum faaliyetlerinin tümü askıya alınmıştı. 2010’da ise İran’ın füze ve silah faaliyetlerine yönelik en kapsamlı sınırlamalar getirildi. “Nükleer silah taşıyabilecek balistik füzelerle ilgili hiçbir faaliyette bulunmaması” şart koşuldu; bu yasak tasarım, geliştirme, test ve fırlatmayı da kapsıyordu. Beraberindeki yaptırımlar, İran’ın deniz ve hava taşımacılığı ile finans sistemini hedef aldı. Bugün yeniden devreye sokulan yaptırımlar, ABD’nin talepleriyle uyumlu şekilde işliyor. Son müzakere turunda Washington’un talepleri arasında “sıfır uranyum zenginleştirme” ve “balistik füze menzilini sınırlama” şartları bulunuyordu.

Diplomasiden direnişe: İran’ın önümüzdeki dönem stratejik yönelimi

İran cephesinde ise hayal kırıklığı hakim. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta yaptığı açıklamada Avrupa’nın bağımsız hareket edemediğini belirterek “E3 ile anlaşmıştık, şeffaflığa açık olduğumuzu ilettik. Ancak ABD heyetiyle görüştüklerinde geri adım atıyorlardı” dedi. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da ABD’nin gerçek bir anlaşma niyeti olmadığını, “uranyum zenginleştirmeyi sonlandırma karşılığında yalnızca üç ay yaptırım muafiyeti teklif ettiklerini” söyleyerek ortaya koydu.

Tahran açısından diplomasi masasında sonuç önceden belirlenmiş görünüyor. İran’ın önünde iki ihtimal bulunuyor: Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan (NPT) çekilmek ya da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile imzalanan nükleer işbirliği anlaşmasını sonlandırmak.  

Her iki seçenek de İran’ın nükleer belirsizliğini artırarak İsrail’in elini güçlendiriyor. NPT’den ayrılma şu anda öncelikli seçenek değil; bu nedenle İran, Ajans ile işbirliğini güncelleyerek BM yaptırımlarına karşı alternatif bir manevra geliştirdi. Ancak bu adım, ABD ve Avrupa’nın gözünde Tahran’ı öngörülebilir kıldı; bu da İran’ın diplomatik caydırıcılığını zayıflatıyor.

Tüm bu gelişmeler, İran’ın yüzünü Rusya ve Çin’e çevirmesine yol açıyor. Moskova ile 25 milyar dolarlık yeni nükleer santral anlaşması imzalandı, ayrıca Rusya’dan İran’a daha sık askeri kargo uçaklarının indiği bildiriliyor. Tahran’ın savaş uçakları ve hava savunma sistemleri talep ettiği de biliniyor. Resmi açıklamalar olmasa da işbirliği fiilen ilerliyor. İçeride ise öncelik “ulusal birlik.” Yönetim, olası bir kaosun ABD-İsrail eksenine malzeme sağlayacağını düşünüyor ve 12 günlük savaş sonrası oluşan birlik atmosferini korumaya çalışıyor.

Özetle, ABD ve Avrupa’nın koordineli baskısı İran’ı köşeye sıkıştırmış durumda. Diplomasi yolları daralırken, askeri tırmanış ihtimali her geçen gün güçleniyor. Tahran ise bir yandan Rusya ve Çin’le stratejik işbirliğini derinleştiriyor, diğer yandan içeride bütünlüğünü muhafaza etmeye odaklanıyor. Bu denklemde yeni bir çatışma senaryosu hiç olmadığı kadar yakın görünüyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.