ABD–İran Arasında Kapanmayan Dosya: Nükleer

Gazeteci Ali Çabuk ABD ile İran arasında yıllardır çözülemeyen nükleer dosyanın müzakereler, askeri baskı ve bölgesel dengeler üzerindeki belirleyici rolünü Fokus+ için kaleme aldı.
abd-iran-arasinda-kapanmayan-dosya-nukleer.jpg

10.02.2026 - 09:26  |  Son Güncellenme:  10.02.2026 - 10:06

Tarih, 1995. 

Tahran radyosu sabah haberleri için ilk yayına giriyor: 

“Burası Tahran, İslam Cumhuriyeti’nin sesi. ABD bir kez daha İran İslam Cumhuriyeti’ni müzakereye davet etti. AFP’nin aktardığına göre ABD Başkan Yardımcısı, ‘Amerika Birleşik Devletleri her zaman Tahran ve Washington’un geleceğini konuşmak için İran’ı müzakereye davet etmiştir’ ifadelerini kullandı.” 

Tahran radyosunda 31 yıl önce İranlıların gündemine giren ABD ile müzakereler, 2026 yılında hala konuşulmaya devam ediyor. İran ile ABD arasındaki müzakereler hiçbir zaman “ilk temas” olmadı. Her defasında “yeni” diye sunulan görüşmeler, aslında yarım kalmış konuşmaların, ertelenmiş hesaplaşmaların ve kapatılmamış dosyaların devamı niteliğindeydi. 

İran’ın nükleer programına ilişkin ABD ile doğrudan diplomatik temasın kurulduğu 2003 yılından bugüne kadar iki ülkenin hala nükleer müzakerede oluşu, tarafların konuşabildikleri tek ortak dilin “nükleer” olduğunu gösteriyor. Aradan geçen 23 yıla rağmen nükleer müzakereler, ABD ve İran için tamamen kopuşu göze alamadıkları bir diplomatik zemin oluşturmaya devam etmekte. Bu müzakereler, gerilimin patlamasını geciktiren yapısal bir dengeleme alanı olarak değerlendirilebilir. 

6 Şubat’ta ABD ve İran bir kez daha Umman’da dolaylı nükleer müzakereler için bir araya geldi. Tahran görüşmeleri “iyi bir başlangıç” olarak tanımlarken, Washington İran’a yönelik yeni yaptırım kararları alarak tehdit dilini sürdürdü. Umman’da müzakerelere katılan ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve eski başdanışmanı Jared Kushner, Umman Denizi’nde konuşlandırılan USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaret etti. Normal şartlarda bu ziyarete çok fazla anlam yüklenmeyebilir ancak Umman’da yapılan müzakereler sonrası ABD heyetinin savaş gemisine giderek poz vermesi, müzakerelerin sert çerçevesini Tahran’a hatırlatma niyeti taşıyor. Yani ABD yönetimi masaya oturmuş olsa da, savaş gemilerini Umman açıklarında tutmaya devam etmekte. İki ülke arasındaki gerilim bir süredir askeri unsurlar ile diplomasinin birlikte kullanıldığı tehlikeli bir aşamaya girdi. Ve ABD İran’a karşı havuç ve sopa denklemini eş zamanlı kullanarak “zorlayıcı diplomasinin” sınırlarını zorluyor.  

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, müzakerelerin geleceğine ilişkin olarak, “Tahran, karşı tarafın ciddi olduğuna kanaat getirirse görüşmeler devam eder. ABD’nin ciddiyetine dair karışık sinyaller var. Bazı göstergeler ciddi olduklarını düşündürürken, devam eden yaptırımlar ve askerî hamleler şüphe uyandırıyor” ifadelerini kullandı. Tahran’dan yapılan açıklamalar, ABD’nin baskı ve askerî tehdit diline son vermesi ve İran’a karşı bölgede konuşlandırdığı askerî yığınağı geri çekmesi beklentisini ortaya koyuyor. Mevcut tablo, tarafların henüz genel başlıklarda dahi bir uzlaşıya varamadığını; görüşmelerin daha çok pozisyon beyanı, taleplerin dile getirilmesi ve önerilerin sunulması düzeyinde kaldığını gösteriyor. 

Nükleer dosya tek başına yeterli mi? 

Bu kez masada sadece nükleer dosya yok. İran’ın balistik füze programı ve bölgesel dış politikası da ABD’nin gündeminde. Buna karşın Tahran yönetimi, Umman’daki görüşmelerin formatını ABD ile baş başa, dolaylı ve yalnızca nükleer dosyayla sınırlı tuttu. Taraflar arasında tamamen kopuşu önleyen nükleer dosyanın çözülememesi ya da rafa kalkması, uzlaşının neredeyse imkânsız olduğu balistik füze programı, vekil güçlere destek ve İsrail’e yönelik tehdit gibi başlıkları masaya getirecektir. Bugüne kadar nükleer dosya, bu konuların doğrudan çatışmaya dönüşmesini engelleyen bir kriz yönetimi alanı sağlamıştı.  

ABD ve İran; rejim değişikliği, ideoloji ve bölgesel nüfuz gibi başlıklarda uzlaşamayacaklarını biliyorlar. Nükleer dosya ise çatışmayı yönetilebilir bir çerçeveye sokarak müzakereleri savaşın alternatifi yapabiliyordu. Gelinen noktada savaş sınırları aşındırılırken, yalnızca nükleer dosyanın müzakere edilmesi doğrudan askerî çatışmayı engellemeye yetmeyebilir. Bu nedenle Tahran yönetimi, nükleer başlığın da içinde yer aldığı; bölge ülkelerinin dâhil edildiği ve bölgesel sorunların ele alındığı paket bir teklifi ABD’nin önüne koyabilir. 

Nükleer programda bölgesel bir konsorsiyum fikri de bu çerçevede gündeme gelecektir. Nükleer konsorsiyum, İran’ın nükleer programını sadece İran–ABD sorunu değil; bölgesel bir güvenlik konusu olarak ele alınması anlamına geliyor. Bu alternatif yol, İran’a bölge ülkeleri ile birlikte ortak uranyum zenginleştirme imkanı tanırken, Tahran yönetimi kendi topraklarında olmak şartıyla nükleer konsorsiyum fikrine sıcak bakıyor.  Ancak sadece nükleer dosyayla sınırlı bir müzakere, İran’ı savaş riskinden uzak tutmaya yetmeyecektir. Bu durumda Tahran, füze programı dışındaki bazı dosyaları da masaya getirerek daha kapsamlı bir çözüm arayışına yönelebilir. 

Bu süreçte başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin daha aktif rol oynaması muhtemel görünüyor. İran, geleneksel diplomatik yöntemleriyle savaşı önlemeye çalışsa da bu çabanın başarısız olması hâlinde tüm bölge bir savaş sarmalına sürüklenecektir. Bu nedenle ABD ile İran arasında Umman’da başlayan müzakereler, yalnızca İran’ın değil, tüm bölgenin kaderini etkileme potansiyeli taşıyor. 

İran’ın çifte baskı denklemi 

ABD-İran müzakereleri Tahran açısından sadece dış politika meselesi değil, aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’nin iç dayanıklılığıyla doğrudan bağlantılı bir süreç. İslam Devriminin 47’inci yıldönümüne girerken İran’ın oluşan yeni denklemde yönetmesi gereken iki baskı unsuru var. Dışarıda ABD ile müzakereler, içeride ise başlatılmayı bekleyen siyasi sürecin neden olduğu iç baskı. İran gibi ideolojik meşruiyetin ön planda olduğu bir sistemde bu yönetilmesi zor bir denklem. ABD’nin bu denkleme yaklaşımı ise son derece basit: İran’da iç gerilimlerinin artması Washington yönetimi açısından müzakerelerde “kaldıraç” etkisi yapabiliyor. Özellikle İran içerisinde müzakerelere ilişkin toplumsal beklentinin artması ve halkın günlük sorunlarını müzakereden çıkacak sonuçlara indirgemesi, Tahran yönetiminin süreç yönetimini zorlaştırıyor. İran içinde toplumsal yorgunluk, ekonomik daralma, elitler arası rekabet ve devlet kapasitesinin sınırları içeride kontrollü bir açılım ihtiyacını dayatıyor. 

Genel olarak İran konusunda yanlış bir ön kabul, ülkedeki tüm siyasi, ekonomik, toplumsal ve güvenlik kararlarının tek bir isim tarafından alındığı ve hayata geçirildiğidir. Bu yanlış ön kabul nedeniyle, Washington yönetimi çoğu zaman İran ile müzakereleri “liderin iradesini ikna etme” üzerinden okuyor. İran’da “devrim” lideri olarak bilinen Ayetullah Ali Hamaney, anayasal ve ideolojik olarak sistemin tepesinde yer alır. Yaygın olarak kullanılan “dini lider” ifadesi taşıdığı siyasi konumu tam anlamıyla ifade etmez ve yanlış anlaşılır. Ancak bu konum, sıklıkla varsayıldığı gibi tüm kararların doğrudan onun iradesiyle alındığı anlamına gelmez. Hamaney, ABD ile müzakerelere ideolojik düzeyde mesafeli bir liderdir ve bunun İran’a fayda sağlamayacağını defalarca dile getirmiştir. Buna rağmen, pratikte İran devleti yıllardır ABD ile müzakere masasından kopamadı. Bu çelişki, Hamaney’in “mutlak bir karar verici” değil, çoğu zaman kurumsal rekabetleri yöneten ve meşrulaştıran bir figür olduğunu gösterir. ABD ile müzakereler ve ülke içerisindeki siyasi tartışmaları bu bağlamda ele almak, İran’a dair daha gerçekçi bir okuma yapılmasını sağlayacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.