7 Ekim’den Sonra İsrail’in Güvenlik Çıkmazı 

Araştırmacı Mahmut Alrantisi, 7 Ekim 2023’ün ardından İsrail’in güvenlik anlayışında ortaya çıkan kırılganlığı, kalıcı Amerikan askerî üssü ve Batı Şeria’da Ürdün’e rol verilmesi gibi tartışmalar üzerinden Fokus+ için kaleme aldı.
web-odak-7-ekim-den-sonra-israil-in-guvenlik-cikmazi-mahmut-alrantisi

28.09.2026 - 15:17  |  Son Güncellenme:  28.09.2026 - 15:25

7 Ekim 2023’ün ardından İsrail’in güvenlik sisteminde ortaya çıkan kırılganlık artık yalnızca sahadaki gelişmeler ya da İsrail’in rakiplerine verdiği zarara rağmen hiçbir cephede kesin sonuç alamaması üzerinden değerlendirilmiyor. İsrailli elitlerin içinde bulundukları çıkmazdan kurtulmak için tartışmaya açtıkları fikirler de bu tablonun bir parçası hâline gelmiş durumda.

Kalıcı Amerikan askerî varlığının tartışılmaya başlanması ve Batı Şeria’daki bazı güvenlik ve idari sorumlulukların Ürdün’e devredilmesinin önerilmesi, meselenin yalnızca kullanılan yöntemlerin değiştirilmesinden ibaret olmadığını gösteriyor. Bu tartışmalar, İsrail’in uzun yıllardır benimsediği yöntemlerle kendi güvenliğini ve kontrolünü sürdürme kapasitesinin yeniden sorgulandığına işaret ediyor.

Öte yandan İsrail politikalarına yönelik uluslararası itirazların artması, bu tartışmaları daha da anlamlı hâle getiriyor. İsrail’in içeride yaşadığı güvenlik krizi, dış dünyada kendi anlatısını savunma gücündeki gerilemeyle aynı anda yaşanıyor.

İsrail’de kalıcı Amerikan askerî üssü önerisi

Amos Yadlin ve Avner Golov, İsrail’in Kanal 12 televizyonunun internet sitesinde yayımlanan yazılarında, İsrail’in Trump yönetiminin karşı karşıya olduğu büyük açmaz için bir çözümü bulunduğunu savundu. İkilinin önerisi, uzun yıllar boyunca reddedilen kalıcı bir Amerikan askerî üssünün İsrail’de kurulması.

Bugüne kadar böyle bir adımın, İsrail’in zayıflığının göstergesi olarak yorumlanabileceği ya da İsrail’in karar alma bağımsızlığını zedeleyebileceği endişesiyle bu seçeneğe mesafeli yaklaşılıyordu.

Ancak yazarlara göre son aylarda yaşanan gelişmeler hem İsrail’i hem de ABD’yi, İsrail’de kalıcı Amerikan askerî varlığı fikrini yeniden düşünmeye itiyor. Yadlin ve Golov, böyle bir adımın iki taraf için de kazanç sağlayacağını savunuyor. Buna göre Washington, yüksek koruma düzeyine sahip ve nitelikli askerî üslerden yararlanırken İsrail’in ABD açısından stratejik değeri de artacak.

İkilinin dikkat çektiği ilk gelişme, bölgedeki Amerikan güçlerinin geleceğinin sorgulanmaya başlaması. İran’la yaşanan ortak çatışma sürecinde, ABD’nin bölgede yıllardır benimsediği geleneksel istikrar modelinin sarsılması bu tartışmayı beraberinde getirdi.

İkinci gelişme ise İsrail’in ABD’deki konumunun giderek daha gergin bir hâle gelmesi. İsrail’e siyasi alanda verilen destekte ciddi bir gerileme yaşanırken, birçok kesim Tel Aviv yönetimini ABD’yi doğrudan çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine sürüklemekle eleştiriyor.

Bu nedenle yazarlar, siyasi desteğin gerilemesi ve bunun daha da derinleşebileceği endişesinden hareketle, Washington’daki siyasi ortam daha karmaşık bir hâle gelmeden önce uzun vadeli ve kurumsal askerî unsurların yerleştirilmesini öneriyor.

Bu yaklaşım aynı zamanda bölgede yaşanabilecek yeni gelişmeler ve özellikle Türkiye ile Suriye kaynaklı daha büyük bölgesel meydan okumalar konusundaki endişelerle de bağlantılı. Buna göre İsrail’de kalıcı bir Amerikan askerî varlığının bulunması caydırıcılığı güçlendirecek ve ilerleyen dönemde ABD’nin bu taahhütten geri adım atmasını zorlaştıracak.

Yadlin ve Golov, kalıcı Amerikan askerî varlığının İsrail’in “stratejik bağımsızlığı” olarak adlandırılan anlayışı zedeleyebileceğini de gizlemiyor. Ancak nihayetinde güvenlik açısından elde edilecek kazanımların olumsuzluklardan daha ağır bastığını düşünüyorlar.

Onlara göre İsrail’in hareket alanının bir miktar sınırlandırılması, ABD’nin İsrail güvenliğine yönelik taahhüdünün gerilemesi riskinden daha önemli değil. İki isim, oluşabilecek görüntü sorununun da söz konusu düzenlemenin bir savunma anlaşması değil, iki müttefik arasındaki ortaklık olarak sunulmasıyla aşılabileceğini dolaylı biçimde savunuyor.

Lieberman’dan Batı Şeria için Ürdün formülü

Geçen hafta eski İsrail Savunma Bakanı ve Knesset üyesi Avigdor Lieberman da Batı Şeria’daki güvenlik sorununa ilişkin yeni öneriler gündeme getirdi.

Kanal 7’nin podcast yayınında konuşan Lieberman, Filistin Yönetimi’nin iflas ettiğini öne sürerek Batı Şeria’daki A ve B bölgelerinin sorumluluğunu üstlenecek başka bir taraf bulunması gerektiğini söyledi.

Avigdor Lieberman

Eski bakan bu nedenle Ürdünlülerle bir anlaşmaya varılması gerektiğini savundu. Lieberman’ın önerisine göre Ürdün, bu bölgelerde Filistinlilerin günlük yaşamının yönetimini üstlenmeli ve bölgenin güvenlik ile idari sorumluluğunu tamamen devralmalı.

Programın sunucusu ise Lieberman’ın önerisine ilişkin endişesini doğrudan dile getirdi. İsrail’in güvenliğini başka taraflara teslim etme ve Arap unsurların İsraillileri korumasına izin verme fikrinin, İsrail’in daha önce yüzleşmek zorunda kaldığı güvenlik anlayışının temelinde bulunduğunu söyledi.

Sunucu, Filistin Yönetimi fikrinin başlangıçta Filistin terörüyle mücadele edeceği, Katar’dan Gazze’ye gönderilen paraların ise sükûnet satın alacağı düşüncesi üzerine kurulduğunu hatırlattı. Ardından Lieberman’a, İsraillilerden İsrail’deki nüfus merkezlerinin hemen yakınında konuşlanacak ve Ürdün komutası altında bulunacak birliklere nasıl güvenmelerini beklediğini sordu.

İsrail’deki endişenin kaynağı yalnızca bu açıklamaların kendisi değil. Bu fikirlerin, bölgeyi yakından tanıyan ve geniş güvenlik bilgisine sahip eski bir savunma bakanı tarafından dile getirilmesi de kaygıyı artırıyor. Bazı İsrailliler, Lieberman gibi isimlerin bu tür önerileri gündeme taşımasını İsrail güvenliğinden taviz verilmesi olarak değerlendiriyor.

BM Genel Kurulu’ndaki görüntü

İsrail’in karşı karşıya kaldığı siyasi yalnızlığın dikkat çeken görüntülerinden biri, 24 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaşandı.

Binyamin Netanyahu’nun konuşmaya başlamasıyla birlikte onlarca diplomat, İsrail’in politikalarını ve Gazze’de yürüttüğü savaşı protesto etmek amacıyla üst üste ikinci yıl Genel Kurul salonundan ayrıldı.

Bu görüntü İsrail’in bütün müttefiklerini kaybettiği anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’in eylemlerini gerekçelendirmek için kullandığı söylem ile uluslararası temsil çevrelerinin bu söyleme yaklaşımı arasındaki mesafenin giderek açıldığını ortaya koyuyor.

Binyamin Netanyahu

Üstelik bu kez itiraz yalnızca Netanyahu’nun konuşmasının içeriğine değil, doğrudan salondaki varlığına yönelmişti.

Bu nedenle BM Genel Kurulu’ndaki görüntü, İsrail’in karşı karşıya olduğu çıkmazın başka bir boyutuna işaret ediyor. İsrail’in kendi politikalarını dünya kamuoyu karşısında siyasi ve ahlaki açıdan savunmak için kullandığı anlatının etkisi giderek azalıyor.

Öte yandan Gazze’deki İsrail savaşı ve geride bıraktığı sonuçlar, İsrail’in uluslararası alandaki yalnızlığını daha da derinleştirdi. Bu durum, 7 Ekim’in etkilerinin o tarihten sonra alınan İsrail kararları ve uygulanan politikalar üzerinden devam ettiğini gösteriyor.

İsrail’de gündeme getirilen güvenlik fikirleri, siyasi ve güvenlik elitleri içinde derin bir endişenin bulunduğunu ortaya koyuyor. Tartışmalar yalnızca yeni güvenlik düzenlemeleri arayışının ötesine geçerek, İsrail güvenliğinin giderek daha fazla açık verdiği yönündeki algıya çözüm bulma çabasına dönüşmüş durumda.

Kalıcı Amerikan askerî üssünün “koruma” değil “ortaklık” başlığı altında gündeme getirilmesi, Washington’a artan bağımlılığı İsrail’in kendi başına hareket edebilme görüntüsünü koruyacak bir formül içinde sunma çabası olarak görünüyor.

Lieberman’ın Batı Şeria’daki A ve B bölgelerinin yönetimini Ürdün ordusuna bırakma önerisi ise mevcut İsrail güvenlik yaklaşımının resmî politikası hâline gelmese bile, siyasi ve güvenlik krizinin temel nedenleriyle yüzleşmeden kontrol yükünü başka bir tarafa aktarma eğilimini yansıtıyor.

Bu önerilerin daha derin anlamı ise İsrail’in güvenlik anlayışının ulaştığı karmaşayı ortaya koyması. Bir taraftan güvenliğini dışarıdan sağlamlaştıracak bir aktör ararken, diğer taraftan işgal altındaki toprakları yönetmenin maliyetini üstlenecek başka bir taraf arıyor. Bütün bunlar, İsrail’in uluslararası kamuoyunu kendi politikalarının doğruluğuna ikna etmekte zorlandığı bir dönemde yaşanıyor.

Ortaya çıkan tablo, stratejik bir panik hâline işaret ediyor.

Bu durum aynı zamanda 7 Ekim’in etkilerinin hâlâ devam ettiğini gösteriyor. 7 Ekim, etkileri sona ermiş bir olay olmaktan ziyade İsrail’in güvenliğini ve işgalini uzun yıllardır yönetmek için kullandığı modeli sarsmayı sürdürüyor.

Buna İsrail’in giderek artan uluslararası yalnızlığı ve BM Genel Kurulu’nda ortaya çıkan görüntü de eklendiğinde, 7 Ekim’in yarattığı sarsıntının etkisinin devam ettiği görülüyor. Aynı zamanda İsrail’in anlatısının ve kullandığı araçların, 7 Ekim’in yarattığı stratejik sonuçları hâlâ aşamadığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.