7 Ekim Sonrası Körfez’de Neler Değişti?
03.10.2025 - 13:04 | Son Güncellenme: 07.10.2025 - 12:24
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan süreç, kısa sürede İsrail’in dünyanın gözleri önünde soykırımı devam ettirdiği Gazze ile sınırlı kalmayarak tüm bölgeyi içine alan bir çatışma haline dönüştü.
Aradan geçen iki yıl içinde İsrail, ‘güvenlik’ gerekçesiyle Lübnan’dan Suriye’ye, Yemen’den İran’a kadar pek çok ülkeye operasyonlar düzenledi. Bombaların Orta Doğu’nun alışıldık başkentlerine düşmesi her ne kadar artık kanıksanmış olsa da rutinin dışında yaşanan bir saldırı, bölgedeki çatışma halinin geldiği vahim boyutları göstermesi bakımından diğerlerinden ayrıştı.
9 Eylül 2025 günü Körfez ülkesi Katar’ın başkenti Doha’da Hamas heyetinin bulunduğu binaya gerçekleştirilen hava saldırısı, 7 Ekim sonrası sürecin en kritik eşiklerinden birini oluşturdu. İsrail’in nokta atışı olsa bile, bombalara hiç de alışık olmayan sakin bir başkentin sivil bir yerleşim bölgesine, üstelik ateşkes müzakerelerinin yürütüldüğü bir sırada gerçekleştirdiği saldırı, Hamas heyetinden beş kişi ile Katar güvenlik güçlerinden bir personelin hayatını kaybetmesiyle, yani Katar’ın kayıp vermesiyle sonuçlandı.
Gözden Kaçmasın
İsrail’in 7 Ekim sonrası artan saldırganlığında kritik bir eşiği temsil eden 9 Eylül saldırısı, yalnızca bir askeri operasyon değil, Körfez’in güvenlik mimarisinde ve bölge devletlerinin tehdit algısında da köklü bir kırılma meydana getirdi.
9 Eylül, 7 Ekim sonrası giderek belirginleşmeye başlayan bir eğilimin altını çok net ve somut bir biçimde çizmiş oldu: Körfez ülkelerinin güvenlik gündeminin merkezinde geleneksel olarak İran yer alırken, artık İsrail’in başlıca tehdit olarak görülmeye başladığı bir dönem söz konusu.
İsrail, 7 Ekim sonrasında kendi güvenliğini mutlak öncelik haline getirerek sınır ötesi operasyonlarını olağan bir pratik haline getirdi. Lübnan’da Hizbullah’a, Suriye’de yeni kurulan hükümete, Yemen’de Husilere, İran’da ise nükleer tesislere yönelik saldırılar düzenlendi. Bu operasyonların çoğu, diplomatik temasların sürdüğü anlarda gerçekleştirildi. Dolayısıyla İsrail’in mesajı netti: Diplomasi değil, askeri operasyon bu yeni dönemin en etkili aracıydı.
Doha saldırısı bu açıdan bir devamlılık arz etse de, sembolik gücü çok daha büyük oldu. Bunun ilk sebebi bugüne kadar Körfez ülkelerinin İsrail tarafından doğrudan bir saldırıya maruz kalmamış olmasıydı. Dahası, Katar yalnızca Hamas’ın siyasi bürosuna ev sahipliği yapan bir ülke değil, aynı zamanda ABD’nin en büyük bölgesel üssüne sahip bir güvenlik ortağıydı. ABD tarafından “NATO dışı başlıca müttefik” ilan edilen Doha, Washington’ın Afganistan’dan Irak’a pek çok askeri operasyonunun merkezi oldu. İsrail’in böylesine stratejik bir müttefikin başkentinde, devam eden müzakerelerin ortasında saldırı düzenlemesi, Körfez liderleri açısından ezber bozucu bir kırılmaya neden oldu.
ABD’nin güvenilirliği
Katar makamları, saldırı sırasında ABD’nin kendilerini ancak “10 dakika sonra” bilgilendirdiğini açıkladı. Amerikalı yetkililer ise saldırı öncesinde haberdar edilmediklerini savundu. Ancak her iki durumda da ortaya çıkan tablo aynıydı: Washington, bölgedeki güvenlik şemsiyesi rolünü yerine getirmekte başarısız olmuştu.
Donald Trump’ın saldırıyı sadece “talihsiz” olarak nitelemesi, Körfez başkentlerinde büyük hayal kırıklığı doğurdu. Zira daha 2019’da İran’ın Suudi Aramco tesislerine yönelik saldırısında ABD savunma sistemlerinin yetersizliği hafızalardaydı. Bugün ise Washington’ın, en yakın müttefiklerinden biri olan Katar’da İsrail’in böylesine cüretkar bir saldırısına sessiz kalması, ABD’nin güvenlik garantilerinin bağlayıcılığına dair şüpheleri daha da derinleştirdi.
Söz konusu güven kaybı aslında yeni değil. Özellikle ABD’nin beklenmedik bir şekilde Afganistan’dan çekildiği 2021’den beri had safhaya çıkmış durumda. 7 Ekim sonrasında ise İsrail’e verilen koşulsuz desteğin boyutları görüldükçe bu güvensizlik daha da derinleşti.
Arabuluculuk rolüne darbe
7 Ekim sonrasında yaşananlar, Körfez ülkelerinin arabuluculuk rolüne dair de birtakım sorgulamaları beraberinde getirdi. Hamas-İsrail arasında kritik arabuluculardan biri olan Katar, İsrail’in bu süreçte Hamas liderlerine yönelik suikastları nedeniyle zor anlar yaşadı. Katar Başbakanı’nın, “Taraflardan biri müzakereciyi öldürdüğünde arabuluculuk nasıl başarılı olabilir?” sözü, bunu en net ortaya koyan ifadelerden biriydi. 9 Eylül saldırısıyla bu zorluk çok daha üst boyuta çıkmış oldu. Müzakereler sürerken gelen İsrail saldırısı arabuluculuk rolünü zayıflatmasa bile aslında bir bakıma faydasız kıldı. Arabuluculuğun en temel koşullarından biri güvenlikken; tarafların kendilerini güvende hissetmedikleri bir başkentte müzakere yürütmek daha zor hale geldi.
7 Ekim sonrası yaşananlar ve son olarak Katar saldırısı yalnızca İsrail-Hamas arasında değil, çok farklı bölgelerde farklı taraflar arasında arabuluculuk yapan, dahası arabuluculuğu dış politikalarının temel sütunlarından biri olarak konumlandıran Körfez ülkeleri açısından pek çok soru işaretini beraberinde getirmiş oldu: Taraflardan birinin doğrudan bize saldırma riski varsa, yapılan arabuluculuğun gerçekten bir faydası var mı? Arabuluculuk kendi topraklarımızdaki güvenlik riskini azaltıyor mu, yoksa bilakis artırıyor mu? Maliyeti, potansiyel faydalarından büyük mü?
Yeni tehdit algıları
Uzun yıllar boyunca Körfez’in –bilhassa Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)– güvenlik önceliği İran olmuştu. Tahran’ın nükleer programı, “direniş ekseni” olarak bilinen vekil güçlere verdiği destek ve sınır ötesi saldırı kapasitesi, bölgenin kırmızı çizgilerini belirliyordu.
Ancak İran’ın hamleleri zamanla öngörülebilir hale geldi. Dahası 7 Ekim sonrası bölgede yaşanan gelişmeler –Lübnan’da İsrail’in Hizbullah’a vurduğu darbeler, Suriye’de yaşanan rejim değişikliği ve 12 günlük savaş boyunca İsrail’in (daha sonra ABD’nin de katkısıyla) İran’a verdiği hasar– Tahran’ın ve ‘direniş ekseni’nin belini ciddi anlamda büktü.
İran’ın gücü nispetinde azalan tehdit algısı, buna karşılık İsrail’in 7 Ekim’den bu yana durdurulamayan, bilakis desteklenen veya göz yumulan saldırganlığı, bölge başkentlerindeki algıyı güncelledi: İsrail bölgede artık İran kadar, hatta belki de ondan daha fazla istikrarsızlaştırıcı bir aktördü. İran yeri geldiğinde diplomasi yoluyla çevrelenebiliyor, kontrol altında tutulabiliyordu (nitekim Suudi Arabistan ve BAE son yıllarda Tahran’la diplomatik ilişkileri yeniden tesis ederek bu yola girmişti), ancak İsrail’i diplomasi veya diyalog ile durdurmak pek de söz konusu değildi.
Körfez ülkeleri, İsrail’in Gazze’deki yıkıcı savaşı, Batı Şeria’daki operasyonları, Lübnan ve Suriye’deki tırmandırıcı hamleleri ve nihayetinde Katar’daki saldırısını, bölgesel düzenin normlarını hiçe sayan bir davranış biçimi olarak görüyor. Bu durum, 2020’de BAE ve Bahreyn’in başlattığı İbrahim Anlaşmaları’nın genişlemesine dair umutlara da ciddi bir darbe niteliğinde. Bilhassa Suudi Arabistan’ın, 7 Ekim sonrası gelinen tabloda normalleşme yoluna girmesi imkansız olmasa da en azından kısa vadede daha zor görünüyor. 7 Ekim’le birlikte dünyanın gözü önünde İsrail’in soykırımına uğrayan Gazze halkına rağmen soykırımcı devlet ile normalleşmek, bölge halklarının kabul edebileceği bir politika olmaktan çıktı. Nitekim 7 Ekim öncesi normalleşen ülkelerde bile zaman zaman tepkilerin ve ciddi sorgulamaların yaşanması, bölgedeki liderleri daha temkinli olmaya mecbur bırakıyor.
Hamas’ın geleceği
Körfez açısından 7 Ekim’le başlayan sürecin sonuçlarını değerlendirirken, madalyonun öteki yüzüne de bakmakta fayda var. 7 Ekim tüm bu saydıklarımızın yanında, Körfez ülkeleri için (bilhassa Suudi Arabistan ve BAE) aslında hep arzu edilen “Hamassız bir denklem fırsatını” da beraberinde getirdi. Bu ülkelerin Gazze’deki vahşetin bittiği ama aynı zamanda Hamas’ın da olmadığı bir düzen istediği aşikar. Gelinen noktada tüm bölge ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Netanyahu ile birlikte açıkladığı 20 maddelik Gazze planı üzerinde anlaşmış olması da aslında çok şey söylüyor.
“Ne seninle ne sensiz”
9 Eylül’deki Doha saldırısı, 7 Ekim sonrası dönemin en kritik eşiklerinden biri oldu. İsrail’in Katar’da düzenlediği bu operasyon, yalnızca Hamas’a yönelik bir suikast değil; Körfez güvenlik dengelerini kökten değiştiren bir hamleydi. Bugün Körfez başkentlerinde 7 Ekim öncesinden farklı olarak İran’dan ziyade artık İsrail başlıca tehdit olarak görülüyor. ABD ise giderek daha az güvenilen, ancak yine de başka bir güçle ikame edilemeyecek bir güvenlik garantörü.
Burada ABD’ye olan güven kaybının bölge ülkelerini yeni ittifak arayışlarına iterken, aynı zamanda ABD’den tamamen koparmayacağının da altını çizmekte yarar var. Nitekim 29 Eylül 2025’te Trump tarafından imzalanan kararname ile ABD’nin Katar’a yönelik güvenlik taahhüdünün “NATO’nun 5. maddesine benzer” seviyeye çıkarılması önemli. “
Katar topraklarına, egemenliğine veya kritik altyapısına yönelik herhangi bir silahlı saldırının, ABD'nin barış ve güvenliğine yönelik tehdit olarak kabul edileceğini” ifade eden başkanlık kararnamesi, aslında Körfez’in karşı karşıya olduğu güvenlik dilemmasının güzel bir örneği. 7 Ekim sonrası bölgede yaşananlar bir yandan ABD'ye olan güveni iyice zedelerken, diğer yandan bu ülkeleri ABD ile daha güçlü ve kapsamlı güvenlik işbirlikleri yapmaya itiyor: Sana güvenmiyorum, ama beni koruman için daha güçlü garantilere ihtiyacım var ki bu güvensizlik çok da önemli olmasın.
7 Ekim sonrası yaşananlar ve bunun bir uzantısı olarak gelen 9 Eylül saldırısı, Körfez ülkelerinin bazı alanlarda halihazırda zaten var olan birtakım eğilimlerini daha da güçlendiriyor, güçlendirmeye de devam edecek: Her şeyden önce Körfez ülkelerinin kendi aralarındaki birlik ve uyumu koruyup pekiştirdiği, İran’ın marjinalize edilmeden diyalogla kontrol altında tutulmaya devam ettiği, Türkiye, Pakistan gibi bölgesel güçlerle savunma ittifaklarının daha da hız kazandığı, Çin ile ilişkilerin derinleştiği, tüm bunlar olurken giderek daha az güvenilen ama her şeye rağmen daha da güçlü bağlarla bağlı olunan ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kalınmaya devam edildiği bir dönem muhtemel.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.